Zor

Nedir zor? Nedir zor olmayan? Nedir gerçekten başarmak? Kim o ego denilen düşman?

Yer: Kapadokya, Mesafe: 90 K, Yükselme: 2000+ metre,

Ben, Gökhan ve atlarımız…

Ürgüp merkezdeyiz. Sabah sabah formalarımızı giymiş, jeller, pekmezler, barlar popomuzun hafif üstündeki ceplerde. Herkes en fiyakalı bisikletini getirmiş. Belli ki tüm ekipmanlar görücüye çıkmadan gıcır gıcır parlatılmış. Biz de gece yatmadan pırıl pırıl parlattık. Herkes pek janti. Diyorum ki bu bisiklet gerçekten fiyakalı adamların işi…

Ben işin zorluğunu merak ediyorum. Kafamda düşünceler. Bu benim ilk bisiklet yarışım. Eskiden de aslında yarışırdım. Daha çocukken. Mahallede arkadaşlarla bisikletlerimizi alıp Tepebaşında arabalarla yarışırdık. Şimdi olsa yapamam. O derece tehlikeli. O zamanlar cesurum tabi. Sonra bir gün duran arabaya çarpınca korkudan altıma işediğimi hatırlıyorum. Gerçek anlamda. Ardından yarışmayı bıraktım. O gün bugündür kimseyle yarışmam. Yarışma konusuna tekrar dönücem. Sonra Stockholm’de de Como’da da neredeyse tüm ulaşımımı bu iki tekerlek, iki bacakla sağlamıştım. Tabi pek maddi durum yok o zaman. 2. Dünya savaşından kalma kullandığım bisikletler (ama inanılmaz güzel) Ya da süpermarketlerin sattigindan (Bennet). Velhasıl, bisikletle ilişkimiz eskidir…

Uzaktan Erciyes’in puslu silüetini görüp, huzuruna çıkmadan kendi kendime antreman gibi bir strateji belirliyorum: “65K Warm-up (ısınma), 25K Climb-up (tırmanma)”.

Rapor değil benim yazacağım. Yanlış anlaşılmasın. Yarış raporu okumasını severim de yazmasını pek beceremem. Daha ziyade ne kadar mükemmel, ne kadar azimli ve dayanıklı insanlar gördüm onlardan bahsedeceğim. Bu zor gibi görünen neden o gün benim için daha kolaydı onu söyleyeceğim:

Yarışın daha başlarında rastladığım ayna-kolu çalışmayan, muhtemelen bundan dolayı benden yaklaşık %10-%15 fazla enerji harcayan bir kadın bisikletçi vardı yanımda pedallayan. Kilometrelerce beraber gittik. O halde, bozuk vitesle yarışı bitirdi. Hem de birinci oldu. Belli ki ayna-kol çalışmıyor ama baldır-bacak çalışıyordu. Benim yarışım şüphesiz vitesleri düzgün çalışmayan birinden daha zor değildi.

Finişe gelenlerden birisini gördüm sonra vites kolu kırılmış. Bütün Erciyes’i sadece 2 vites kullanarak tırmanmak zorunda kalmış. Nasıl bir azimdir aklım almıyor. Çoğu insan bırakır gider bisikletini oracıkta. Beni buradan alırlar der oturur olduğu yere. Adam o halde gözümün önünde finişten geçti. Benim yarışım vitessiz Erciyes’i tırmanan o abiden daha zor değildi.

Tırmanırken yanından geçtiklerime selam veririm genelde. Bir tanesini surat ifadesi fena acı içindeydi. Ne oldu dedim. Her yerime kramp girdi diyordu. Biraz rahatlatmaya çalıştım, birkaç yöntem gösterdim. Ama pedallamaya devam etti. Bence durmayı hiç düşünmedi bile. Benim yarışım o bacağına kramplar giren arkadaştan zor değildi.

Katılımcıların ortalamasından biraz daha iyi bir sürede bitirdim. Bitişte baktığımda 4 saate yaklaşıyordu. Ama kafamda hep o gerçek vardı. Bu dayanıklılık isteyen bir yarış. Değil 4 saatte, 5 saatten fazla sürede bitirmek daha kolay yapmaz böyle yarışları. Maratonlar ve ultralar için de aynısını söylerim hep. Tam tersine 3 saatten sonra daha uzun sürmesi demek bir taraftan da sonra ağrının, kas katılığının, acının da daha uzun sürmesi demek. Zamanında bitmeyen projelere benzetirim ben bunu. Onun için ben ve önümdekiler bir tarafa, arkadan gelip de bitirenler bence çok daha fazla alkışı hak etti. Benim yarışım arkamdan gelenlerden daha zor değildi.

Organizasyon ekibi, Türkiyenin ilk Gran Fondo’ sunun yaratıcıları, sponsorları… Kim bilir, bu ülkede böyle şeyleri organize etmek için ne zorluklarla uğraştılar. Ne bürokratik işlerle boğuştular, ne engellere takıldılar…Benim için birkaç saatlik katılımım olan yarışı hazırlamak onlar için aylar sürdü. Hepsinin ellerine sağlık. Mükemmel bir organizasyondu. Benim birkaç saatlik yarışım onların aylar süren çabasından zor değildi.

Ve organizasyon gönüllüleri. Bize istasyonlarda su veren, istasyonlarda can-hıraş yardım eden o güzel insanlar. En kısa sürede pit-stop’umuzu yapıp yola devam etmemiz için koşuşturanlar. Biz birkaç saniye onlara temas edip, yardım alıp, belki teşekkür bile edemeden sularımızı doldurup yanlarından geçtik. Onlarsa 40 derece sıcağın altında saatlerce beklediler. Şimdi hepsine yine teşekkür ederim. Benim yarışım orada o sıcağın altında saatlerce bizi bekleyen insanlardan zor değildi.

Yolda görüp, alkış tutanlar, bizi görünce kornaya asılanlar, bizim için yol kapatıp her geçişte selam veren polisler, jandarmalar…Yandaki evin çatısından tezahürat eden çocuklar, Erciyes’e doğru yol ayrımı olmasa da nereye gideceğimi gösteren o tatlı teyzeler, İl sınırında kayseriye hoşgeldiniz diye bekleyip beşlik çaktığımız abiler, Elinde hortumuyla bizi bekleyip, geçerken üzerimize buz gibi suyu tutan yardımsever amcalar,”hakikatli tırmandığımı, “maşallahım olduğunu” söyleyip bana o yokuşlarda inanılmaz moral veren dedeler… Ben o çöl sıcağından sadece bir kaç saat tadıp geçtim. Onlarsa hayat boyu o coğrafyada yaşam mücadelesi veriyorlardı. Eminim benim yarışım onların hayat mücadelesinden daha zor değildi.

Peki nedir zor?

Bence sevdiğin şeyleri ve sevdiğin kişileri bulmak zor olan. Sonrası kolay. Hangi köprüyü yıkacağına, hangisinden geçeceğine karar vermek zorluğun aslı. Bir kez o kararı verdin mi, bir kere o insanları buldun mu (ya da onlar seni buldu mu); bence gerisi acayip kolay, gerisi tamamen halay…

Eski bir arkadaşım yazmış mesela fotoğrafımın altına. “Sen yaşamak için ne yapıyorsun?” diye. Merak edenlere açıklayayım. Ben burada bir avuç çok yetenekli ve güzel insanla Türkiye’nin en büyük enerji santrallerinden birini yapıyorum. Rakamlarla yazıyım, Ankara’nın enerji ihtiyacının %60’ını Türkiye’nin ise %2’sini karşılayacak kapasitede bu bahsettiğim proje. Nükleer felan da değil merak etmeyin:) Milyar dolardan bahsediyorum yani. Dediğim gibi öyle çok insan değiliz bu taşlın altına elini atan. Feysbukta genelde göremeyeceğiniz, burada yazılmayacak kadar ciddi işler bunlar. Elektriğini de verdik yeni, hayırlısıyla devreye alıyoruz seneye. Dolayısıyla benim birkaç saatlik yarışım, haftanın her günü mesai harcadığımız, orada her gün kat kat yükselen o güç santraline harcanan binlerce saatlik emeğin yanında zor değil.

Yani hayata dair güzel şeyleri, güzel insanlarla yapmak için gece gündüz çalışıyorum kısaca. Ondandır ailem ve etrafımdaki insanlar bu yaşımda sayfalarca yazabileceğim tecrübe (kariyer) kazandırdılar bana. Başarılı bulmuşlar demek ki 4 farklı ülkenin en iyi üniversitelerinden toplamda 5 diploma verdiler. Hele dünyanın her yerinden çok güzel arkadaşlıklar edindim ki buna ne kadar şükretsem az gelir…Yani ben çok çalıştım hala da çalışıyorum. Sadece sporda değil, hayata dair sevdiğim her yerde, her alanda çalışıyorum…Genelde biraz daha fazla yaşamak için normal bir insandan daha erken kalkıp, daha geç yatacak kadar deli-dolu ama çok emek harcayarak yaşıyorum.

O yokuşlar öyle tırmanılıyor, o dağlar öyle aşılıyor, o boğazlar öyle geçiliyor, o güç santralleri öyle kuruluyor yani… Hiçbirini ama hiçbirini öyle mükemmel yapamıyorum. Yapıyorum desem esas yapanlara haksızlık olur. Yapıyorum desem gelişme hemen durur. Yaparken belki sayısız hata yapıyorum, tökezliyorum, düşüyorum. Ama deniyorum. Hiç vazgeçmiyorum. Herkes de denediğimi biliyor. Bunun kısa yolu, hilesi yok. Varsa da ben onu bilmiyorum. Bilmek istemiyorum. Benim bildiğim şey, mükemmel insanlarla çevrili olduğum. Sevdiğin insanlarla, sevdiğin şeyleri yapabildiğin basit bir hayat. Basit bir hayat güzeldir. Hayatı basitleştirmekse zor…

Dolayısıyla benim yarışım o gün kimseninkinden daha zor değildi. Ama hayatım, hayatı sadece izlemeyi tercih edenlerin çoğundan çok daha zor.

Yazının başında da bahsettim. Bu bir yarış değil. Hiç bir zaman olmayacak. En azından benim için. Sadece sevdiğin şeyi sürekli yapmanın ovasında yeşillenip, büyüyen ağaçlar bunlar. Dün Everest benim için evin oradaki tepeydi, şimdi Erciyes, yarın Alpler ve belki bir gün gerçek Everest. Dün 3 kilometre koşuyordum şimdi 50. Dün suda çeşitli çırpınışlar sergiliyordum şimdi 10 kilometreden bahsedebiliyorum. Bunun için sanılanın aksine her geçen gün daha fazla zaman harcamıyorum. Hobilerimle ölüp, onlarla da yaşamıyorum. Sadece hevesle başlayıp zorluğunu görünce hemen bıraktığımız şeylerin aksine hiçbir zaman sevdiğim şeyi bırakmıyorum o kadar. Soğuk, sıcak, yokuş, asfalt, ıslak, kuru, viraj, dalga fazla farketmiyor. Bir şeyi icra ederken yaptığım şeyin sırlarını bana açmasını bekliyorum. Bir gün hiç beklemediğim bir anda sırlarını bana açacak o, biliyorum. Bunun süreklilik dışında pek az formülü var. O da süreklilik sağlamak için teknik-destek formüller. Gittikçe büyüyor pabuçlar, yollar büyüyor. Ama doğa gibi azar azar ve kendi kendine. Güzel ve sakince. Bazen çevremize doğru, bazen kendimize…

Dolayısıyla, buradan çıkardığımız bazı önemli kazanımlar var:

Bunu benim gibi anayasa kabul edenlerle her gittiğimiz yerde yavaş yavaş acele ederken her zaman “en çok öğrenen, en çok keşfeden, koşarken Eyfel’i de gören, en çok eğlenen” kürsülerini biz aşındıracağız.

Bazen o yolları tırmanırken, ya da o sularda yüzerken kendi deliliğimize gülerek, kadehlerimizi o anları yaşayabilen çok az insandan biri olma şerefine kaldırıp, mürdüm eriği ile marine edilmiş bir güveç sofrasında, o akşam hayatın bize bahşettiği bütün tatlarını yudum yudum yudumlayacağız.

Tüm enerjimizi tüketsek de şükürlerle uyuyup, sevdiklerimizle uyanacağız. Eğer onlar yanımızda değillerse o gün bir şekilde, bütün o yorgunluğa rağmen sırf biraz daha vakit geçirmek için yüzlerce km gidip yine yanlarına sokulmasını bileceğiz. Bunu yapanlara saygı duyacağız. Hiç olmadı koşup, yaşadıklarımızı ve salaklıklarımızı güle güle anlattığımız en güzel sofraları yine biz kuracağız.

Çevremizde gerçekleşen olaylara inat, sevdiğimiz işe, insana, ilgi alanına, her ne ise ona sıkı sıkı sarılacağız. Her şey geçince, geride yine biz bize kalacağımızı bileceğiz. Hepsinin kıymetini bilip, kimseye “acil durumlarda camı kırıp, kullanılacak” muamelesi yapmayacağız.

Yolumuzu kaybettiğimizde, düştüğümüzde, akıntı bizi bir şeklide başka yere sürdüğünde; yani bir şekilde hayatta işler istediğimiz gibi gitmediğinde doğa ve insanla savaşıp bir şeyleri yıkmak yerine, kendimize ve başımıza gelenlere gülerek elimizden geleni yapıp, kendimizi o durumdan bir şekilde kurtarıp “kahır ve küfür”lerle değilde, “bunu da öğrendik” ve “buna rağmen”lerle başardık diyebileceğiz.

Müptezeli hiç sevmedik, hiç sevmeyeceğiz. Az ve özün peşinde, biz bize özel olan ne ise, zor gibi görünse de o sırrın peşinden gideceğiz.

Masallar her ne kadar bizi rahatlatsa da, biz aynı o maraton macerasında olduğu gibi hayatın acılı bütün gerçeklerini kabul edeceğiz,

Onun içindir ki hayatta ve sporda “yokuşları, düz yollara” ve “ne öğrendin’i, kaçıncı oldun” lara hep tercih edeceğiz.

Öyle deli işlere girişeceğiz ki bazen, usludan yeğ olacak hep deliliğimiz.

Emektir kısaca bunun adı.

Usul usul en yaramaz yolculuga emek’leyecegiz.

“Emek”lemek çok mu zor?

2015 Kapadokya Bisiklet Festivali Granfondo Anısına,

Esenlikle,
uee

Luigibook page 1301

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir