Ud ve Mızrap

Bugünkü yazıda geçen sene keşfettiğim, sonrasında ise benim müzik alışkanlıklarımı bayağı değiştiren bir gruptan sana bahsedeceğim.

Kendileri Le trio Joubran. Filistinli üç kardeş. 3 nesildir ud yapımcılığı ile uğraşan bir aileden geliyorlar. Hem zanaatkar hem de sanatkarlar. Bu olayı çok seviyorum. Çaldığın aleti yapabilmek mükemmel bir şey olsa gerek. Her kıvrımına hakim olduğun, bırak hakim olmayı her kıvrımını kendin verdiğin bir şeyi kullanmak ayrı bir haz verse gerek. Şahsen ben motorumun kendi bakımını yaptığımda bile ayrı bir mod’a sahip oluyorum. Adamlar ud’u kendileri yapıp kendileri çalıyor. İnanılmaz.

Filistinli olmaları dolayısı ile o toprakların havasını istemeden de olsa yansıttıklarını hissediyorum dinlerken.

Seninle, hakkında zamanında yazdığım aşağıdaki yazı ile birlikte paylaşmak istedim:

İşte bu şarkıda bence öyle bir şarkı,sanki bazı sesleri kulağıma sanki kalubelada çalınmış. Aynı insanlar gibi bazı ezgilerle de tanışıklığım sanki bu dünyaya gelmeden çok önceleri elest bezminde kararlaştırılmış.
Dinle. İşte öyle bu dünyaya gelmeden kulağa çalınan bir şey gibi masar. Udi ile Ud yapımcısının aynı olduğu; zanaatkar ile sanatkarın birbirine karıştığı yerler buralar.

Dinle. Her notasında yetiştiği toprağın acısı, kederi, hüznü var. Her telde kopan, kaybedilen o güzel canlar.

Dinle. Müzik ve inançla tartışılmaz. Ancak şunu hiç unutma dedi çocuk, dinlerin tarihi en kanlı tiranlıkların tarihinden bile daha az kanlı olmaz.

Dinle.Tam da bu parçanın doğduğu coğrafyada, inandığı şey uğruna fersah fersah uzak bir kıtadan gelmiş ve bir buldozerin altında kalarak can vermiş dünya güzeli bir kızın ölmeden önce annesine yazdığı son mektubun şu son satırlarını okurken dinle:

“…I should at least mention that I am also discovering a degree of strength and of basic ability for humans to remain human in the direst of circumstances – which I also haven’t seen before. I think the word is dignity. I wish you could meet these people. Maybe, hopefully, someday you will.”

Dinle. Belki mızraplarının ucu ateşten. ama o topraklardan çıkıp da, yürek dağlamamak ayıp olurdu zaten…

PS:

Kalubela:inanışa göre, insan ana rahmine düştükten 40 gün sonra vücuduna ruhun üflendiği an.

Elest Bezmi:kur-an’ı kerim’de anlatılır ki: Allah dünyada hiç bir şey yokken, hatta dünya yokken, ruhlar alemini yarattı.sonra bütün ruhları bir araya toplayıp sordu,elestü bi- rabbikum? yani: ben sizin rabbiniz değil miyim? ruhlarımız bu soru karşısında ‘kalu: bela’ dedi: ‘sen bizim şüphesiz rabbimizsin’.. bu meclis varlığın ilk toplantısıydı.bütün ruhlar orada şahit tutuldular, ta ki dünyaya gelip bir bedene girdikleri vakit sözlerinden dönmesinler… ezel bezmi’nde yan yana olanlar, birbirlerini görenler, konusanlar; bu dünyaya geldiklerinde de yan yana ve yakın olurlar… (aşk, işte o ezel gününe dayanır)

Esenlikle,

uee

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir