Kadimlerin Sofrası – 7. Bölüm (Duyunun Demin’i)

Hemen her şey bir hikayedir.

Ve hikayeler kendi varlıklarını ancak onu dinleyip, onlara inananlarla sürdürürler.

Bu hikayedeki herkes, sizi kendisine inandırmak için burada…

Tarihin sayfalarından kopup, sizinle sırlarını paylaşmaya geldiler…

Sizi her şeyin bir öyküden ibaret olduğuna inandırmaya…

Tüm öyküleri ispatladıkları bir zaman diliminde, bir gece vakti, bir muhabbetin dem’inde…

Kendini doğrulayan hikaye…

Peki her şeyin hikaye olduğunu nasıl ispatlarsınız?

Hikaye olmayan kısmını bulup, geri kalanını sorgulayarak…

İbn-i Heysem, 10.yy’da İslam’ın altın çağında yaşamış bir optik uzmanıydı. Kitabıl el-menazır (goruntuler kitabı)’ı yazmıştı. Burada gözün yapısı, yanılsama (illüzyon), serap olayı, perspektif, ışığın kırılması ve fotoğraf makinesinin atası olan “karanlık oda”dan (beyt el-muzlim) ilk defa o bahsetmişti…

Birden bütün  ışıkları kapattı ve alevler içindeki bir ateş parçasını  gökyüzüne fırlattı. Bir anda gökyüzünde dalga dalga renkler belirmeye başladı. Daha önce hiç görmediğimiz, görmediğimizden dolayı isim vermediğimiz, vermediğimizden dolayı hikayemize dahil edemediğimiz binlerce milyonlarca dalga…

İşte dedi.

Heysem:

-“ Elektromanyetik spektrum bu.”

Daha önce görmediğimiz kızılotesi kısmını göstererek, iste yılanlar bunu algılıyabiliyorlar, gama kısmını göstererek iste güneşimizde bizim göremediğimiz şekilde olanlar, Hiroşima ve Nagasaki’de olanlar işte bu algılayamadığımız radyoaktif dalgalar yüzünden. Görebilseydik uranyuma daha farklı gözle bakardık. Halbuki biz kendi görme duyumuzla belki keşfedebildiklerimiz (bunlar da belki hepsi değil) sadece 10 milyonda birini algılıyoruz. Ve bu dar alandaki gözümüzle görebildiğimiz farklı dalga boylarına bütün renkleri sığdırıyoruz.

Sagan:

-Gama, X-ray, kızılötesi, morötesi, mikrodalga,uzundalga,kısa dalga, dalga dalga…

 

Gözümüzle göremediğimiz daha milyonlarca dalga boyu gökyüzünde öylece dalga dalga süzülünce, masadakiler gözlerine belki ilk defa gerçekten inanamadılar.


Gözümüzün görebileceğinden çok daha fazla türde ışık, düşünebileceğimizden çok daha farklı hayat var. Doğa algımızı sadece görülebilen ışıkla sınırlamak, tek bir pencereden bakmak, dünyayı sadece bizim yaşadığımızdan ibaret saymak; tek bir oktavla müzik dinlemek gibi olurdu. Bunlar aynı şeyin farklı görüntüleri değilller. Ve bizler aynı yaşamın farklı çeşitleri değiliz. Her bir ışın değişik bir cisim ve olayı ve her bir kişi kozmosta değişik bir yolculuğu açığa çıkarıyor.

-Gözlerimizi daha yeni açtık.

Ardından aynı göze görünen farklı dalgalar gibi, daha önce hiç duymadıkları sesler duymaya başladılar.

Örneğin bunlar cok alçak ses dalgaları ve filler ayağındaki organlar ile bu ses dalgalarını duyabiliyorlar. Bunlar 20 Hz’den daha azlar. İnsanın genelde duyabileceği sesler 20 ila 20000 Hz arası bir frekansta.  Pavlov’un köpekleri ise genellikle 20000 de fazlasını duyabiliyor ve buna bizim duyamadıgımız bu seslere tepki veriyor. Aynı bu şekilde köpekleri terbiye etmek icin Galton köpek düdüğünü icat etmişti. Hava molekülleri ile sınırladıgımızda bile atıyorum en fazla 10000 de 1 ses dalgasını duyabiliyoruz.

Koku ve dokunma cok karışık duyular. Kokunun kendi ismi yok mesela. Girersek simdilik masadan kalkamayız. Kokuyu ve dokuyu kahvenin demine bırakıyoruz. Bunların sınırlarını hiç hesaba katamadığımızı varsayıyorum. Duyularımızla etrafımızda gerçekleşenlerin en fazla 10 milyarda birini algılayabiliyoruz (rakamla 0.0000000001%).

Evren 14 milyar yaşında. O da bildiğimiz kadarıyla. Biz iyi ihtimalle 100 yıl yaşıyoruz. Yani tüm zaman diliminin 10 milyonda birini ancak deneyimleyerek ondan birebir haberdar olabiliyoruz.

Kainat masadakilerin hesaplarına göre 25 milyar ışık yılı genişliğinde… Biz 13 bin metre capında bir gezegenin içindeyiz.  Çok basit ve en saçma modelleme ile evrende bir “pale blue dot” dan daha küçük  olduğumuzu  varsayabiliriz. Yüzde işaretinden sonra tam 56 tane 0 ve ardından bir.  10′-58

Yani zaman, mekan ve duyu algımız hemen her şeyin toplam her şeyin 10 üzeri 78debiri. O da en iyi ihtimalle…

Bütün algımızla samanyolunda bir proton kadar bile değiliz…

Yaşadıklarımız, zamanımız, algımız kısaca hemen her şey bu evrenin büyüklüğü ve gerçekler nazarında hiç gibi…

Gördüklerimizden, duyduklarımızdan, yaşadıklarımızdan ötesini kime nasıl söyleyebilirdik…

Hiçten öteye nasıl geçebilirdik? Kendimizi bu duyularımızla sınırlı cezaevinden nasıl azat edebilirdik?

Varlığımızı sürdürerek nasıl devam edebilirdik?

Algıladıgımızdan daha fazlasını idrak etmeye çalışarak.

Bir hikaye ile…

Ve bizim sadece bir hikayemiz var değildi, binbir gece masallarımız vardı…

Dünyanın derdi bilinmezse de, sohbet demini alıyordu.

Daha yeni başlıyorduk…

 

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir