Kadimlerin Sofrası 3. Bölüm (Zamanın Dem’ini)

Zamanın öncesinde , sessizlik, karanlık ve sonsuzluk vardı. Zaman, mümkün olan en küçük  an`a kadar masadakilere  taksim edilmiş, böylece herkesin kolayca yaşananları unutması istenmişti. Unutmak ancak hatırlananları “un-ufak” etmekle mümkündü.

Hangi zamandayız?

Bu yazı soldan sağa  yazıldığı için biz zamanın soldan sağa doğru aktığını , zaman kavramının bir sayı doğrusu  üzerinde  ilerlediğini düşünüyoruz. Yazıyı yukardan aşağı yazan Çinliler için zaman yukarıdan aşağıya doğru akmakta. Tarihin tekerrürden ibaret olduğunu  söyleyenler için bir döngü zaman… Yani zaman, bizim nerede olduğumuza ve nasıl iletiştiğimize göre değişiyor mu? Zaman, mekan`la haşır neşir miydi? Zaman, sembollerle ve formüllerle anlatılabilir miydi?

Bunu anlatmak için Albert Einstein, gökyüzünden bütün yıldızları eliyle sildi. Bütün  gezegenleri ortadan kaldırıp, etraftaki tüm ışıkları söndürdü. Şimdi etrafta ne görüyorsunuz diye sordu masadakilere? Bazıları “hiçlik” dedi, diğerleri zifiri karanlık olduğunu söylediler, kutsal kitabın alimleri “sır” adı verilen bir maddeden bahsedip, daha detaya girmekten kaçındılar. CERN’de çalışanlar, Tanrı parçacığı olarak adlandırdıkları hix’ten bahsettiler, inanmadıkları tanrının bir parçasından bahsedebilecekleri kadar…

Albert, onlara göremedikleri ama hissedebilecekleri bir şeyden söz ediyordu. Fizikçi olan Isaac Newton için bu fazla uhrevi, bir din alimi olan Gregor Mendel için çok sorgulayıcı idi. Masada kendine destekçi bulamamış, kimse onun oluşturduğu uzay-zaman eğrisinde sadece kendi ağırlıklarından dolayı “yavaş yavaş acele ederek” (festina lente) ona doğru hareket ettiklerini fark edememişti. Nasıl uzay-zaman dokusu herhangi bir yerçekimi ile bükülüp cisimleri kendine çekiyorsa, Albert da konuştukça masada ağırlığı artıyor, etrafındakileri en yakın görüşlerden başlayarak kendi fikirlerine doğru çekiyordu. Bu çekim kuvveti, Newton`un denklemindekine benzese de aslında elma gibi bir düşüşten değil;  uzay-zaman örgüsü üzerinde bir nesnenin -yani Albert’ın düşüncelerinin- ağırlığı ile oluşan eğimden  ibaretti. Isaac, formülünü yazdığı ama hayatı boyunca tanımlayamadığı  `g` nin anlatılışını dinledikçe kendinden geçiyor, aslında yavaş yavaş yukarıda tahmin ettiği kara deliğin içine doğru çekildiklerini fark ediyordu. Altında olduğu ağaçtan bir elma düştü. Ama bu sefer kafasına değil. Elma, uzay-zaman örüntüsünde içinde bir çukur meydana getirdi. Artık o da, küçük bir eğimle Albert`a doğru hareket ediyordu.

“Düşünceler çok ağırlaşır bazen” dedi.

-Düşüncelerin çok ağırlaşması ancak çok büyük dikkat ile olur. Çünkü her konu kara delik gibi dipsiz bir kuyudur aslında. Hepsi bir derinlik gerektirir. Optik olarak, gözümüz her ne kadar 180 derecelik bir açı ile görme yetisine sahip olsa da, derinlik ancak iki gözün birbiri üzerinde pekiştiği 114 derecelik alanda meydana gelir. Ayrıntıları görmemiz için, konuyu daraltmamız gerekir. Tanrı -eğer varsa- detayda gizlidir.

Daraldıkça, derinleşiriz. Derinleştikçe ağırlaşır, ağırlaştıkça kendi içimize doğru yoğunlaşırız. Etrafa bütün saçılımlarımızı yaptığımızda, elimizde çekirdeğimizin sonsuz yoğunluğundan yani kendi özümüzden başka bir şey kalmaz. Işık içimize hapsolup bizi deliğin dibine doğru götürürken, bir bilgi hüzmesi, dışa doğru da seyahat edebilir mi? Kadim bilgi buradan kendini gösterebilir mi?

Dikkat etmemiz lazım. Zira kendi körlüğüne karşı kördür insan…

Daniel, Albert’ın bu görüşlerini dinlerken ortalarında yanan od’un ateşine odaklandı. “Od” Farsça’da Ateş demekti. Odak Ateş’in merkezi anlamına geliyordu. Aynı kelime Leonarda için ‘Foc’ idi ve O da aynı ateşe ‘focus’ lanmisti. Masadaki  ‘poğaça’ ve ‘foccacia’ ayni köktendi.İşte zaman böyle başlamıştı. O ilk “şey”e ismini  vermekle.

Evren, yani  Uni-verse, her ismin bir olduğu yerden geliyor ve yine o tekil yani Uni’que yere gidiyordu…

Daniel, bilgi üretiminin artması ile dikkatin nasıl azaldığından bahsetti. Geldiğimiz çağda bilginin refahı,  ilginin fakirliğine yol açmıştı. İnsanlar sosyal mecralara artık bilgi paylaşmaya degil, ilgi dilenmeye gidiyorlardı.  Bu ilgi açlığı, ilgi çekmek uğruna yapılan dezenformasyon benzeri “fastfood” ürünlerle beslenmeye yol açıyor ya da bunun farkına varanları, her şeye karşı ilgisiz hale getiren ya da tüm bildiklerini kusan “Anoraksik” bir vakaya dönüştürüyordu.

Harrari:

-”Dünyada aslında obezite ve ona bağlı hastalıklardan yaşamını yitiren insan sayısı, açlıktan yaşamını yitirenlerden daha fazla.” dedi.

Bilginin fazlası ve manipülasyonu belki de asırlardır bize sirayet eden cahilliğimizden daha zararlıydı.

Konuya odaklanmak lazımdı.

Peki ya odaklanırsak ne olacaktı?

Ateş’in merkezine ilk düşenler, bilim adamları değil aşıklar olmuştu. Sigmund Freud kuramları için, “ne zaman bir sonuca ulaşsam, oraya benden daha önce gitmiş bir Şair vardı.” diyerek bunu kastetmişti.

Aşka düşenler (fall in love)  baktıkları şeye o kadar çok dikkatlerini verdiler ki bir zaman sonra, her yerde o baktıklarını gördüler. Hallacı’nın ”Enel Hakk’ı”, Spinoza’nın kendinden mütevellit Tanrısı buradan gelmekteydi. Öyle ki onlar için deliğin merkezinde iken zaman ve ölüm kavramları bile değişmişti.

Kara deliğin içinde zaman, dışarıdan farklı ilerliyordu. Albert, görelilik kuramını ilk defa fizik bilmeyen birine anlatırken kullandığı teşbihi hatırlattı:

-“Güzel bir bayanla yediğiniz yemekte, bir saat, bir dakika gibidir. Kızgın kömürlerin üstünde yürürken ise 1 dakika 1 saat… İşte biz buna görelilik diyoruz.”

İşte bir şekilde aşık olup; ışık ile beraber aynı hızda kara deliğin dibine doğru seyahat edebilseydik, arkamızda kalan zamanın çok hızlı geçtiğini görecektik. Muhtemelen önümüzdeki zamanın arkamızdakinden çok farklı hızla akması bizi adeta bir spagetti gibi uzatarak canımıza okuyacaktı. Dolayısıyla eğer spagetti olmaktan kurtulabilirsek kara delikten tekrar çıktığımızda -bizim için bir an’da- dışarıda yüzyıllar geçtiğini fark edecekti. Döndüğümüzde hayat bambaşka olacaktı.

Ateşin içine düşen bir kıvılcım gibi yanarken, bir enerji topu haline gelerek artık kendilerinden vazgeçtiler. Latince’de tutkulu bir şekilde bir şeye bağlanmak da, bir şey için yanmak da aynı kök olan “ardere” den türemişti. Hallac-I Mansur’un Enel Hakkı da,Yunus Emre’nin Vahdet-i Vücudu da, Spinoza’nin her seyin kendinden bir parça  olduğu tanrısı da aynı çekim kuvvetinin bir fonksiyonu hatta bir sonucuydu. Bu derinliğe erişmeyenlerin Hallacının derisini yüzerlerken tepki vermemesini, Hypatia`nin istiridye kabukları ile işkence edilirken dediklerinden vazgeçmemesini, Bruno`nun yakılırken bunu önemsememesini anlamaları mümkün değildi.

Aynı zamanda bir matematik alimi olan Ömer Hayyam elindeki şarap şişesini kafasına dikerek:

“Sarhoş adam biri iki görür.”dedi, “Aşık adam iki’yi bir.”

Fiziğe göre görülebilir yani makroskopik hayat, yıllardan beri Newton matematiği ile anlaşılır ve anlatılırdı. Ancak, evrenin ilk oluştuğu ve yukarıdaki gibi yoğunlaştığı tekillik noktasından bahsediyorsak, o boyutta Newton’un kuralları işe yaramamaktaydı. Artık orada Quantum matematiği ile konuşmak gerekirdi. Aşıkların dünyası, karadelik gibi bu büyük çekim kuvvetinin içinde o kadar küçülmüştü ki artık sadece quantum formülleri ile açıklanabilir hale gelmişti. Dolayısıyla, aşık adamın davranışları normal hayattaki adamın rasyonel mantığıyla açıklanamazdı. O tekillik noktasında evren tek bir nokta halinde iken, quantum formüllerini kullanarak bir dalga denklemi yazılırsa, bu şu andaki evreni betimlemek için kullanılabilecek bir fonksiyon olurdu.

Çoğu bilim insanına göre dalga fonksiyonları deterministik özellikteydiler ve bu yoruma göre denklemin içindeki tüm parçacıklar birbirlerinden ne kadar uzak olurlarsa olsunlar aynı anda birbirlerinden haberdarmış gibi davranırdılar. Einstein buna dolanıklıkta “belli belirsiz bir mesafeden ürkütücü etki” (spooky action at a distance) demişti. Bilimden anlamayanlar buna mucize dediler. Mucize terminoloji de “acz’e düşen” demekti. Günümüz insani “serendipity” ile yetindi.

Kozmik Şakacı, tılsımlı bir eda ile hayatımızın sıradanlığını bozuyordu. “Tesadüf”, bize hakikatin gönderdiği bir haberci idi sadece…

Tesadüf, mucize, spooky, serendipity, kozmik şakacı…Bunların hepsi tek bir dalga denkleminin farklı tanımlarıydılar…

Güzeller guzeli Hypatia`nın gözleri parladı birden:

-“Tanrı detayda saklı değil!” dedi, Evrenin 15 milyar yıl öncesine ait quantum formulune bakarak.

O, müthişem bir detaydı.

Aşıklar, yalnızca gönülleriyle ateşe girip yakılanlar değil,  isteyerek yanılanlardı.

Ve aslında bir dalga denklemini ancak bir müzik anlatırdı:

Papa’nın cennetine inanmayan Hypatia`ya…

 

 

 

 

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir