Kadimlerin Sofrası 2. Bölüm (Mekanın Dem’ini)

Gecede düzen, denge ve zarafet vardi.

Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş, belli ki bu geceyi hazırlamak için, eski zaman alimlerinin yıldızlara baktığı dönemlerden beri hummalı bir çalışma yapılıyordu. Ama gecenin asıl erdemi, aynı zamanda bu hazırlığı hiç de zor değilmiş gibi göstermesindeydi.

Bu gece için Mimar Sinan, Antonio Gaudi ve Leonardo da Vinci beraber çalışmışlardı. Öncelikle  Anadolu’da , İspanya’da ve Floransa’da yaptıkları ne varsa hepsini unutmaları istenmişti. Bu gece baştan sonra farklı inşa edilecekti.

Sadelik Leonardo için en yüksek gelişmişlik düzeyi idi. Antonio için o düzeye sadece doğa taklit edilerek ulaşılabilirdi. Mimar Sinan ise yalnızca aşk ile yapılan eserlerin mükemmeliğin ortak özelliği olduğunu güneşe ve aya, hiç kavuşamadığı Mihr-i Mah’ına, bakarak anlatmaya çalıştı.

Yıldızların arasında çok yaşlı bir bilgi ağacının altındalar. Bir taraftan fezadan ılık ılık deniz sesi geliyor. Tüm dünyayı görebilecek bir uzaklık burası… Ama dünyayı öyle çok da küçük görmeyecek kadar yakınlar. Atmosferden ha çıkmış ha çıkacaklar.

Boşluktalar… Ama boş değiller …

Etraflarında hiç bir şey yok, ama savrulmuyorlar…

Masada uzun saplı kaşıklar ve bıçaklar var. Zarif ve sade sürahilerin bir kısmı şarap ile, bir kısmı da içinde  turuncu balıkların yüzdüğü su ile dolu. Bu herkesin su yerine şarap içip çakır keyif olabilmesi için uygulanan eski bi Fransız aristokrat geleneği olsa da, bu gece amaç bambaşka…

Eski öğretilerde suda sağlık, şarapta gerçek gizliydi -in vino veritas, in aqua sanitas-. Ancak kadim gizem bu sözü ‘in vino feritas’ şeklinde  tamamlıyordu. Şarapta gerçeklik olduğu kadar, vahşilik ve tutku da vardi. Ve Hayyam’ın şarapları içildikçe, gerçekler uğruna kendilerini öldüreceklerdi o gece. Hiçbir şeyin  kayıt altına alınmadığı ve kimsenin gecenin karanlığından sağ  salim ayrılamayacağı bir gece…

O gün herkesin kendi yaşamı uğruna, gerçeklerin sırrına ermeleri ivmelendirilmişti…Ölüm fikri hayatın en etkili katalizörü değil miydi?

Masanın üzerinde bir ustura bulunuyor. Occam`in usturası… Karşı karşıya olduğumuz bir problemde her şey eşitse, en basit açıklamanın doğru olduğunu hatırlatmak için oradaydı. Nitekim, Arapça kökenli  ‘akıl’ sözcüğü etimolojide deveyi bir yere bağlamak için kullanılan ipti. Ya da nesneleri birbirine bağlama anlamındaydı, akıl etmek de haliyle iki şeyin arasında bağlantı kurmak ve buradan bir bilgi oluşturmak anlamına geliyordu. İki nokta arasındaki en kısa mesafe geometri de “doğru” idi. Yani bir ”doğru” elde edebilmek için iki noktayı birbirine en kısa mesafeden bağlamak gerekiyordu. İşte bu yüzden konuyu karmaşık hale getiren hipotezleri kesip atmaya yarayan bir ustura gerekiyordu. Demagogların lafı dolandırdıklarında boğazlarına dayanan bir ustura. Bundan dolayı hepsi zamanının ilerisinde yaşamış alimler, konuyu mümkün olduğu kadar basitleştirmeye çalışacaklardı. Ama özünden koparacak kadar daha basit degil!

Harrari, bu noktaya nasıl geldiğimizi konuşarak başladı. Referans noktası önemliydi. “Koltuklarınıza bakın!” dedi. Bundan 70000 sene evvel tek önemi “önemsizliği” olan ATA’larımızdan, Nasıl bir gezegenin kumanda koltuğuna oturmuştuk? Harrari, Ateş’in diğer tarafında oluşan gölgesine baktığında maymundan çok farklı olmadığını görüyor, hatta bireysel olarak tam orada, tek başına, bir şempanze kadar hayatta kalamayacağını anlatıyordu. Teke tek düşünüldüğünde, bir maymun bir insanı yerle yeksan ederdi. Asıl fark, gruplaşmalarında idi. Bu herkes masadaki o uzun saplı kaşıklarla birbirini beslemezlerse aç kalacakları demekti. Toplu şekilde uyumlu ortaklıklar kurmazlarsa o masada bile duramayacakları belliydi.
Eline aldığı uzun bir bıçakla, Hitler’in görüş olarak kendisine karşı olan Nazi Subaylarının hepsini öldürdüğü o  kanlı geceyi hatırlattı. Uzun bıçaklar gecesini. Ne de olsa Kabil ve Habil’den beri insanlar kardeşlerini öldürüyordu. İçlerinde Tanrı’sına çocuğunu kurban etmeyi göze alan Peygamber’inden tut, kardeş katlini vacip kılan padişahlarına kadar daha nicesi vardı bu bıçağın ağzında. İnsanların ilk kullandığı alet, bir bıçak ya da sopa değil, başka bir insandı.
Homo sapiens ona çok benzediği ama hiç bir zaman ondan olamayacağını fark ettiği akrabasını tehdit olarak algılamış, onu avlamış, parçalarına ayırmış ve yemişti. Önlerindeki ateşe benzer bir Ateş’te pişmişti çoğunun eti. Kokusu hala fezadaydı.
Belki de herkesin başkasının bilmediği bir hikayesi, her hikayenin de herkesin bilmediği bir sebebi vardı. Ve sonuçta insanoğlu, tarihin kanlı duvarına kazıya kazıya körleştirdiği bıçaklarla, bıçağının körleştirdiği insanların hikayelerini yazıyordu.
Masadakiler kendi doğalarındaki vahşeti dehşet içinde dinlediler. Atom bombası gibi tüm ırkı ortadan kaldıracak bir silahı icat eden türün, bunu insanlığın en barışçıl zamanları yaşatmasına neden olduğu ironiyi işittiler. Zaman’ın bu kısa tarihinde birbirleri ile nasıl uyumlu yaşamaları gerektiğini hatırladılar ve birbirlerinin şerefine kadehlerini kaldırdılar. Aynı havarilerinden bazılarının İsa’ya ihanet ettiği son akşam yemeği gibi….İçtiklerinin birbirlerinin kanı olmadığını umarak…
Hiçlik… Sessiz… Durgun. ..”Başlangıçta, başlangıç bile yoktu” dedi. Başlangıcın varlığı bir zamana tekabül eder. Başlangıçta o da yoktu.

Sagan, o geceleri masal dinler gibi dinlediğim, kadife gibi sesiyle konuşmaya başladı. Harrari dünya tarihini zamana taksim ederken; o, zamanın tarihini dünyevi bir şekilde hepimize anlatmakla görevlendirilmişti. Yıldızların nasıl doğduğunu anlattı.

Bir yıldızın yakıt olarak kullandığı hidrojeni bitince, füzyon tepkimelerinde daha ağır elementler oluştuğunu söyledi. Yakıtı biten yıldızın yer çekimine karşı dengede tutan bir kuvveti olmayınca , çekirdeğinin buna dayanamarak içine doğru çöküşe geçtiginden bahsetti. Bu sırada oluşan şok dalgaları yıldızın geri kalanını patlatıyor ve yaşam için gereken tüm o elementler uzaya dağılıyordu. İşte şu anki yaşadığımız dünya da, o dağılmayla meydana gelen gaz bulutlarından oluşmuştu. Bir yıldızın ölümünden milyarlarca yaşam, milyarlarca mekan doğdu. Yani biz ve etrafımızdaki her şey, bir süpernova patlamasının bir sonucuyduk. Biz, bir yıldızın tozuyduk…

Bruno sessizdi. Ona göre kadim bilgi her zaman her yerde ifşa edilmez, kaynağı asla ama asla söylenmezdi. Gerçekleri söyledikten sonra hiçbir zaman dönüşün mümkün olmadığını biliyordu.Doğrusundan vazgeçmemek, bilgisinin kaynağını söylememek uğruna tam 2555 gün kilise tarafından işkence görmüş, artık doğruları söyleyemesin diye dili kesilmişti. Ateşe bakarken, bedeninin Campo de’Fiori meydanında herkesin huzurunda cayır cayır yakıldığı o anı aklına getirdi. Şimdi, orada Vatikan’a bakan duvarın tam karşısında heykeli vardı. Heykelde de, kadimlerin masasında da aşağıya doğru bakıyordu. Alevin en harlı yerinde gözlerini kıstı:

“Alışmayan göze ışığı, azar azar vermek gerekiyor” dedi içinden. O gece azar azar konuşacaktı.

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir