Kadimlerin Sofrası – 6. Bölüm (Hikayenin Demin’i)

 

Evren koskocoman bir hikayedir. Bu sayfada yazanlar gibi…Biz, bu hikayenin kendi payımıza düşen kısmı ile ilgileniriz. Geçmişe bakarak, hikayemizin neden böyle olduğunu anlamaya çalışırız…

Daha önce masadakilerle,

Karadeliğe düşen bir süpernova patlamasının sonucunda oluşan galaksiyi, galaksinin seyahat ederken kendi noktasından oluşturduğu zamanı, bunları anlatmak için kullanmaya başladığı isimleri ve hepsini kavrayacak, anlatacak, hatırlayacak, unutacak, yüceltecek, kötüleyecek insanı anlattık.

Belki bu hikayeye inandık, belki inanmadık.

Peki hikayenin kendisi? O nasıl oldu? Hikaye, kendi oluşumunu anlatabilir mi?

Bir bebek kendi doğumundan bahsedebilir mi?

Öykünün  kendisi bir bebek gibi o ilk eşyaya ismini vermemizle başladı  ve sonra diğerleri ile akıl dediğimiz ip ile bağlandılar. Ama tek başına bizim ona isim vermemiz bir işe yaramazdı.

Bir öykümüz varsa onu anlatmak isteriz. Bak, ben anlatıyorum. Ona inanmayı ve inanılmasını isteriz. Hatırladığımız ve gerçek olduğunu düşündüğümüz öyküler, başkalarının da o öyküye inandığına inandığımız öykülerdir.

İşte, masalın burası bilinmez. Bizim önce bir öykümüz mü vardı ona inanılmasını istediğimiz, yoksa bir inancımız mı ardımızdan anlatmak istediğimiz?

Yumurtadan civciv çıkar, bunu biliyoruz…

Her iki ihtimalde de öykünün demin’ini yani “dili” anlatmamız gerekir.

Dedikodu teorisine (Gossip theory) göre insan çevresi hakkında diğerlerine duyuru-dedikodu yapabilmek için kognitif özelliklerini kullanmaya başlıyor. Buna göre bizi doğada tehdit eden bir kaplanı, hemen hemcinsimize yani başka bir insana gammazlayabiliyoruz. Bunu aslında diğer canlılar da yapıyor. Hatta maymunlarda yapılan deneyler, onlara bir sırtlanın mı yoksa kaplanın mı saldırdığı konusunda farklı şekillerde birbirlerini uyardıklarını gösteriyor. Yani tek akıllı biz değiliz. İnsanın asıl olayı, o tehditin, boyunu, özelliklerini, mesafesini, tipini kısaca hemen her şeyini betimleyebilmesi… Bu sayede, diğer türlere yem olmama konusunda ileri bir donanıma sahip olduk. Ama bu açıklama konunun hepsi değil…

Diğer bir teoriye göre biz, kendi türümüz içinde birbirimizi taklit ederek hayatta kaldık. Yani hayatta kalanların yaptıklarını yapıyor, ölenlerin ise ölümüne neden olan şeylerden kaçınıyor, böylece vahşi doğada kendimize bir gün daha zaman tanıyorduk. Lakin, bu herkesin hoşuna gitmedi. Özellikle hareketleri kopya çekilen o kabilenin en ön sıradaki çalışkan çocuğu bu olayı içerlemişti. Kendisinin bir sürü deneme-yanılma ile uğraşarak öğrendiği ve yaptığı şeyleri, aleti, edevatı, elalem görerek pat diye kopyalıyordu. Tabi patent yok, copyright yok…

İşte bu yoklukta, bizim çalışkan çocuk, onları öldürmeden bu işi çözmeye kalkışacaktı. Büyük ihtimalle bir kaç yıl, birbirlerini öldürdüler. Ancak daha sonra, bunu şikayet etmeyi denedi bir gün o calıskan çocuk. Anlatmaya calıstı, calısarak yaptıklarının taklit edilmemesini. Birbirlerini öldürmeden yaptıkları bu kavga medeniyetin ilk adımıydı. Anlaşmazlıklar anlatmalara dönüştü. O anlatmaya başladıkça isimler sicimlerle cisimlere bağlandı. Akıllar noktadan noktaya iplerini gerdiler. Hikaye bir gergef gibi gergin cümleleri işlemeye başlamıştı.Ama hepsi bu da değil.

Anlaşmazlık sonucu bazı kabileler yollarını ayırdılar. Bazıları birbirlerini terketti. Onların kullandıklar isimler, aletler, araçlar farklılaştı zamanla. Herkes hem çevresine, hem de anlaştığı insanlara göre kurdu isimlerini, cümlelerini. Diller ayrıldı. İnsanlar ayrıldı. Hikayeler farklılaştı.

Hangi teori ne kadar doğru bilmiyoruz, belki ikisi de doğru ve birlikte evrildiler. Lakin öykünün ve insanın asıl evrimi, ilginctir; etrafta olan şeyleri değil, olmayanları anlatmasıyla başladı. İnsan da işte tam bu noktadan itibaren diğer canlılardan farklılaşmıştır. Artık kuşlar, maymunlar gibi sadece gördüklerimizden degil, görmediklerimizden de bahsetmeye başlamıştık. Hikayeler anlatmak, hem geçmişe, hem geleceğe dair bir kurgu yaratmaktı. Olmayan şeylerin kurgusu peşinde koştukça biz, bunlardan bazıları olmaya başladı. Bazen de sadece peşinden çok koştuğu  için, bazı şeylere varmış olmayı arzuladı. Bu şekilde kendi putlarını kendi aklıyla yaratmıştı.

Bu okuduğun satır, önceden yazarın kafasındaki bir kurgu idi ve şimdi yazı haline gelmis sen onu okuyorsun. Okuduğun bilgisayarı veya telefonu bunlar daha ortada yokken birileri düşledi ve tasarladı, şimdi ellerinde dolaşıyor. Bu evler, bu şehirler, bir mimarın zihnindeydi bir zamanlar, şimdi bizim zihnimiz ve bedenimiz onun içinde. Yazılı, sözlü, sembollerle, araçlarla hepsi bu yaşadığımız hikayenin hem nedeni, hem de sonucu…

Geçmiş  ve gelecek ne varsa hepsi bir hikayedir o yüzden. Ve biz o hikayenin neresine düştüğümüzün merakıyla, bize ezberletilenlerle, öğretilenlerle yaşamaya çalışırız…

Kendi hikayemizin güzel olmasını ve çoğu  zaman onun kahramanı olmayı dileyerek…

Ve hikayesi olmayan dilenci, ölmeye mahkumdur…

 

 

 

 

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir