Kadimlerin Sofrası – 5. Bölüm (İnsanın Dem’ini)

Peki ya kimiz biz?
Her ne kadar artık ismimizi söyleyip, tek kelimelik bir cevap ile geçiştirmek artık mümkün olsa da; gerçek nadiren saf ve asla tek kelime ile anlatılacak kadar basit değildi.

Bazen “beşer” diye seslendiler bize, bazen “insan” dediler, kimi zaman “homo” diye dalga geçip -ki bunu yazanla burada dalga geçilmesi gerektiği yerde- kimi zaman sapiens`in tillahi olduğumuzu  “sapiens sapiens” ismi ile tekrarlayarak bir daha düşünmemizi sağladılar .

 Rumi konuşmaya başladı:

-“Beşer, et ve kemikten yapılmış olandır. Şaşırtmacalı ve ölümlüdür. Beşer, kaba derimiz anlamında dış görünüşümüz gibidir de…Hataları olan varlıktır beşer. İnsan olmanın bir tık öncesidir. Beşer ve Basur kelimeleri aynı kökten gelir. Basur hastalığının adında bile bize etten yapılma olduğumuzu hatırlatan bir beşer vardır.”

İnsan ise, nisyan ve ünsiyet`ten türemiştir. İnsanın en önemli iki özelliği tam burada gizlenmiştir. Hem unutan hem de tanışık olan… En sevdiğini unutan ve en acımasızı bile alışkanlık haline getirebilen bir kelimeydi insan…
“Onun için kim olduğunu, ne olduğunu ve ne istediğini sıklıkla hatırlatmalı.” dedi kendine ve masadaki herkese…
`İnsan` kelimesi kendi kendini çağıran (recursive) bir matematik fonksiyonuydu…

Bir şairin hakkında söylediği gibi:
-“Ünsiyetten ve nisyandan türemişse insan, nasıl unutmasın alıştığını; nasıl hatırlamasın unuttuğunu?”

Noah:

Homo sapiens, homo olması itibariyle ondan yaşlı Habilis ve Erectus kardeşlerinin en genç üyesi  bir hayvan, “sapiens” olması itibariyle bunları yazacak kadar olayların farkında bir adamdı (wise man). Onun için, görmezden gelemeyeceğimiz kadar benzer, tolerans gösterebileceğimizden çok farklı olan kardeşlerini  ortadan kaldırmıştı. 

Düşünüyorum öyleyse varım diyerek, bu farkındalığının da farkında olması onu sapiens v2.0 haline getirmişti. Homo Sapiens sapiens…

İsa:

İnsan “kutsal” kitaplara göre hem Eşref-i mahlukat (yaratılanların en şereflisi), hem de esfel-i safilin (aşağıların en aşağısı, sefillerin sefili) idi. Bu ikisi arasında gidip gelen, kökleri çok derinde, dalları gökyüzünde devasal bir ağaç gibiydi.
“Ya da bir ip” dedi hiçlikten gelen über ateist bir Alman filozofu :
 
-Hayvan ile üst insan arasında gerilmiş- bir ip ki uzanır bir uçurumun üzerinde.İnsanı büyük yapan bir amaç değil, bir köprü olmasıydı. İnsanın sevilebilecek tarafı, bir öteye geçiş ve bir batış olmasıydı. 
Sıradan bir hayvan iken, yaşadığımız gezegenin en büyük Tanrı’sı ve en büyük zavallısı haline gelen mahlukattı. Noah’un bu dünyada belki de farkında olmadan Tanrı rolüne soyunup, o rol ile ne yapacağını kesinlikle bilmeyen bir türdü insan…
İyiliğe olan ünsiyeti ile binlerce insani gemilerle soykırımdan-savaştan kurtaran da insan, üstün ırk ile munis olup milyonları öldürüp, o soykırıma neden olan da insandı. Schindler de insan, Hitler de insandı. Barış Manço da insan, ziyaret ettiği yamyam kabileler de insandı.
5. senfoniyi icra eden insan, nasıl olur da atom bombasını icat eder diye düşündü Beethoven… Şüphesiz bunların hepsini bir anda hatırlasaydı paralize olur hiçbir şey yapamazdı. Bütün acıları nisyan ile unutup yaşama devam etmemizi sağlayan insan, bütün güzel günleri hatırlamaktan da aynı özelliği ile feragat etmişti. Bu belki insana ait en muhteşem ve en korkunç gerçekti.

Ev sahibinin kapıyı çalışından  yola çıkarak kaderine bilenip, olumsuzluğunu bestelere kazıyan Beethoveen;

Atom bombası gibi ölümcül bir nesneyi icat edip, sonra bu durumdan büyük bir barış dönemi çıkaran Oppenheimer;

Bütün tanımlamalardaki çelişkili ikililikler;

Hakkında hem her şeyin yazıldığı hem de henüz hiçbir şeyin yazılmadığı bir senfoniydi insan…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir