Bremen Gırnatacısı

Bremendeyim,
Şehir merkezinden nehir kenarındaki kocaman bir parka doğru yürüyüşe çıktım. Haritaya bakmadan ilerliyorum. Daha çok yerdeki çivilere bakıyorum. Yıllardır çoğu insanın geçtiği bir kervan yolunu gösteriyor bu çiviler. Limandan şehir meydanındaki açık markete giden kadim bir yol bu.Öyle ki, evvel zamanda nehir yolu ile gelen mallar, o çivili yoldan geçerek meydandaki pazarda satılırmış ver hala da satılıyorlar.
Ne yapıp ne ettiğimi anlatmak değil derdim. Bilirsin hep “o an”ın peşindeyim. Bir alt geçide doğru yöneliyorum. Yönelirken uzaktan bir ses geliyor. Bir klarnet sesi. Meraklı adımlarım hızlanıyor. Tünelin içinden geliyor evet. Hemen dönüp bakıyorum. Orta yaşlı bir adam çalıyor. Tek başına. Hiç de işlek olmayan, kuş uçmaz, kervan geçmez, o hikayedeki hiç bir hayvanın çengisiyle eşlik etmediği  bir yer altında.
Pek rahatsızlık etmeyecek bir uzaklıktan yanına oturup dinlemeye başlıyorum. Belki bilmezsin. Eskiden klarnete biraz meraklıydım. Hatta dünyanın her bir yerinden klarnet albümleri yapmıştım kendime. İçlerinde dinleyince “Şenlendiren” “Hüsnü”leri , “Çağrı”larına kulak verdiğimiz “Serkan”ları, gönlümü “Kandıralı” çok olan “Mustafa”larından tut, yunan mitolojisinde klarnet tanrısı olarak geçen “stavros pazarentsis” ler, klarneti saksafon olarak çalan, ney olarak çalan nasıl isterse öyle ve her yeriyle çalan “ivo papazov”lar, Çallınca gırnatasını da dinleyeni de ağlantan “vaislis saleas”lar vardı albümde. Hatta sokak sanatçıları da vardı. Çüngü gırnatayı en güzel çingeneler çalardı. Bak eski günlere gittim yine. Severdim, hala severim arada da dinlerim kısaca. Dinleye dinleye yavaş yavaş kulağımın da evrildiğini söyleyebilirim.
Özellikle klarnette, iyi üfleyenle o kadar da iyi üfleyemeyen diğer çalgılara nazaran daha kolay ayırt edilir bence. Yüksek oktavlara çıkmak öyle zordur ki bu mereti üflemede, çoğu klanetçi denemez bile. O riske girmez. Yavan-yüzeysel çalar. Ama yine de nota-parça çıkar. Dinlenir yani. Derinlik bu değildir ama. Derin olan gırtlaktan çıkmaz çünkü klarnette. Derinlik ciğerden sonra da diyaframdan gelir. O diyaframı kuvvetlendirmek için senelerce pratik, o ciğeri ateşlendirmek için ise çok yanmış olmak gerekir.
Buna istinaden bu adamın tanıdığım bildiğim çoğu ünlü kişiden daha iyi çaldığını söyleyebilirim.
Dahası mı? dahası var. Evet. İçi yanmayan kimse o kadar pratik yapıp diyafram felan uğraşmaz klarnette. Kah aşık olur birisine cevap bulamaz, kah memleketinden gitmek zorunda kalır bir sebeple geri dönemez…ya da o an etrafındakiler olması gerekenler değildir. İşte o zaman bazısı eline alır bu mereti. Nefesini boş yere tüketmemek için çalar klarneti. Ciğeri yanmıştır çünkü. Bakar umut yok. Tepki yok. Vuslat yok. Alır eline üflemeye başlar.Üfler ama sevdiğinin ruhuna üflermiş gibi. Üfler ama kendi içindeki ateşi söndürmeye çalışırmış gibi. Üfler ama dalından düşmeye yüz tutmuş bir sonbahar yaprağını nefesiyle havada asılı tutmaya çalışırmış gibi.
üfler yavaş yavaş ama derin,
Oktav yükselir gittikçe ama narin,
Ciğer yanar ama Bremen’de hava serin,
Bak kıyametler kopuyor belli ki içinde,
ama alt geçit sakin…
Esenlikle,
uee 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir