Hem sever, hem üzülürüm dinlerken. Dinlenirim bazen de…

Binlerce kez dinlemişliğim vardır herhalde.  Şarkı zaten güzel de; sözleri…

Ölen sevgilinin ölümsüz hikayesi. Belki de son ama en son hediyesi, isteği, dileği…

“Bir insan nasıl ayrı iken birlikte olur, Sevgi boşlukta nasıl var olur?” Anlatır sakince.

Evet. “Transcience”. Fanilik. Geçicilik. Süresizlik aslında. Son zamanlarda çok ama çokça rastlıyorum bu söze. Tesadüf değil tabii ki. Lügatımda tesadüfün üstünü çoktan çizdim . “On transience” diye bir makalesi var Freud’un. Arkadaşıyla çok güzel çiçeklerle dolu bir bahçede dolaşırken arkadaşının bir anda hüzünlenmesinden ve bunların bir gün yok olacağı düşüncesiyle yas tutmasından bahsederek başlıyor. Freud’a çok güzel şeyleri yaşarken gelen bu fanilik düşüncesi iki farklı hisse yol açar: Bir tanesi arkadaşınınki gibi keder ve matem ve diğeri de isyan. İnsan böyle güzel renklerin gözlerinin önünden gideceğin, kışın geleceğini, güzel olan şeylerin biteceğini kabul etmek istemez der. Ama geçer…  İşin bir de diğer tarafından bahseder. Bu fanilik matemle birlikte bir şeyler daha olduğunun farkına varmamızı sağlar. Hiçbir şeyin kesin ve ölümsüz olmadığının ve bizim kısıtlı zamanımız olduğu gerçeğinin. İşte bu anlayış aynı bu sonlu zaman diliminden aldığımız hazzı da arttırır. Çünkü her şey biter ve bu gerçek bizi bitmeden akışa bakıp daha fazla lezzet almamıza iter. 

Burada Gazali aklıma gelir: “Say ki öldün; yalvardın, yakardın, sana bir gün daha verildi.bugünü o gün bil, öyle yaşa!“. Dikkat edin.  Bu her günü hayatınızın son günüymüş gibi yaşamak ile aynı şey değil. Kesinlikle bir “Carpe Diem” değil. Gazali daha öteden sesleniyor. Gidip tekrar geri gelmekten…

Sadece bir gece açan çiçek, sürekli açık olandan daha az güzel değildir çünkü.  İnsanın bedenindeki ve yüzündeki güzelliğin giderek gözden kaybolacağı gerçeği bile taze bir tebessüm vermeli o an yüzümüze. O güzel gözlere. Çünkü Freud’a göre güzelliğin ve mükemmelliğin değeri o maddenin kalıcılığında değil, o anın bizde uyandırdığı hislerdedir.

Peki ya o çiçek, o obje, o kişi gidince? Yine aynı makaleye göre savaşın bitişi gibi olur. Kendi kırılganlığımızı keşfedişimizden başka bir şey kalmaz belki elimizde.  Yıkımın ardından daha temelden bir yapım başlar muhtemelen. Hislerimiz  solan çiçekten sonra daha taze bir çiçeğe geçer. Yok olmaz ama; ya şekil değiştirir ya devam eder. Kaybettiğin her şey bir gün sana başka bir surette geri döner.  Ve artık aynı bu sözlerde bahsedilen gibi “Hiçbir zamandan ondan bağımsız olamazsın, İçindeki bir kabarcık gibi süzülecek, Hiçbir zaman elveda demeyecek, gökyüzünü tarifleyecek.”

Bu şarkı gibi bir geçiş olur işte. Toprağın altına geçer en sevdiğin önce. Üzerinde yatılır, üstü temizlenir. Sonra ağaç olur. Gölgesinde oturup trenler seyredilir. Gökyüzünün nasıl olduğunu anlatırsın ona.  Gökyüzünün düşer sonra sözlerin üzerine. Böylece sevgi ayrılır madde ile. Ve seyahat eder özgürce.

“boşluğa karıştım ben

uçuyorum artık havada,

gölgemde dur,

artık herşey benden oluşuyor.”

 

Ve artık  kafanı koyduğun her yer artık evin olur…

 

Esenlikle,

uee