Bugün yine yeni bir hikaye ile beraberiz. Menümde biraz mistik şeyler var. Kesin olarak kavrayamadığım şeyler. Esrarlı şeyleri severim zaten. Belki de bu yüzden psikoloji ilgi alanım. İnsanın hareketleri ve düşünceleri arasındaki biraz biyolojik, az biraz kimyasal, az çok sempatik, kimi zaman nevrotik bağlantılar hep dikkatimi çekmiştir. İnsanlık olarak her gün yeni bir çekmecesini açtığımız gizemli dolaplar bunlar… Belki de Heisenberg’in belirsizlik ilkesinde dediği gibi “hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğimizi kesin olarak bildiğimiz şeylerden biri”. Bu ifadeyi de çok severim. “Hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğimizi kesin olarak bildiğimiz şeylerden biri.” O bunu atomun hem yerini hem de hızını aynı anda bilemeyeceğimiz konusunda söylemişti. Ben de burada insan için söylüyorum.  Hatta aslında bilemesek de öğrenmeye çalışmanın çok güzel olduğunu düşünüyorum. Aslında yolun kendisi değil miydi zevkli olan. Evet bunu bize belki okulda öğretmediler. Nice önemli şey gibi. Ama Murakami’nin de dediği gibi:  “okul, işte öyle bir yerdir. Okullarda bizim öğrendigimiz en önemli şey, en önemli şeylerin okullarda öğrenilemeyeceği gerçeğidir.” Her ne kadar bizim gibi belki de haddinden fazla okuyan insanların yüzüne belki de tokat gibi çarpan bir cümle olsa da kısmen hak verdiğimi söyleyebilirim. Bu konu zaten yine çok okuyanlar tarafından  Dunning-Kruger sendromu gibi çalışmalarla da ispatlanmış durumda. Hal böyleyken dilersen bu bahsettiğim yarı mistik alemlere dalıp egolarımızı biraz kenara bırakalım.

Quo Vadis? Diye sorar İsa. “Nereye gidiyorsun?” Aslında bu tekrar tekrar farklı yerlerinde sorulur semavi kitapların belli satırlarında. Aslında hikayeden anladığım kadarıyla İsa havarilerinden Petrusa cevap vermiştir bu deyişle:

16: 5 – “Şimdiyse beni gönderenin yanına gidiyorum. Ne var ki, içinizden hiçbiri bana, ‘Nereye gidiyorsun?’ diye sormuyor.

Aslında dahası varmış:

Bizim Aziz peter, imparator Neron’un zulmunden kurtulmak için Romadan kaçarken yolda İsa peygamber ile karşılaşır ve ona ”quo vadis?” diye sorar, buna karşılık isa peygamber: ”Romaya, yeni baştan çarmıha gerilmeye gidiyorum, zira sen benim kurtaracağım insanları terk ediyorsun” diye cevap verir.

Kuran’da da  buna benzer”el fela ya kedun” diye bir ibareye sıkça rastlayabiliriz mesela. “Ne kadar az düşünüyorsun!.”

Basit bir nereye gidiyorsun sorusunun beni getirdiği noktaya bakar mısın? Nereye gittiklerini bilen ya da bildiklerini zanneden yollarından birkaç insan var ki onlara “adanmışlar” diyorum ben kısaca. Bu bahsettiğim öyle bir adanma ki canlarını bu uğurda heba etmekten zerre çekinmemişler. İnsanın kendi canına kıymasını tabii ki tasvip etmiyorum. Ama kendi canına bile kıyacak duruma gelen psikolojiye işaret ediyorum.

Bu adanma durumunun çok çeşitli sosyolojik nedenleri var tabi. Ama burada bunları sayıp seni sıkmayacağım. Bir insan Hasan Sabbah’ın vaad edilen cenneti için canına rahatlıkla kıyabilirken(egoizm), kimisi normal hayatta da silik olup, kendini yok sayarak, bulunduğu grubun içinde benliğini kaybedip çevresi için kendinden vazgeçebiliyor (alturism). Dediğim bunların sosyolojik ayrıntısına girip seni sıkmayacağım. Ama aşağıda sayacağım birkaç örnek var ki bence nereye gittikleri konusunda kendilerinin hiçbir şüphesi yok.

Bunlardan birincisi: Thich quang duc. Adının nasıl telaffuz edildiğini bilmiyorum. Bununla ilgilenmiyorum. Sadece Vietnamda ki faşizmi ve rejimi protesto etmek için üzerine benzini döküp kendini ateşe verdiği bir sahne var ki onu aklımdan çıkaramıyorum. Lotus pozisyonunda, hiç kılını kıpırdatmıyor yanarken. Bu nasıl bir benlik (ya da hiçlik) seviyesidir, nasıl bir bilince ulaşmaktır henüz kavrayabilmiş değilim. Nasıl bir insan hiç acı hissetmez? Nasıl sesini bile çıkarmaz cayır cayır yanarken. Ama kavradığım bir şey var. Ancak nereye gittiğini bilen bir insan bu kadar rahat can verebilir. Yolu belli olan biri. Kendini yolunda hiç eden biri. Adanmış bir insan son nefesine kadar yanarken hiç kıpırdamaz.

Gelelim, ikinci  ve son hikayeye. Bu hikaye esasen aşağıdaki şarkı (ilahi) nin hatırlanma hikayesidir.

Devrin en ünlü Melami mürşidi Sütçü Beşir Ağa, 90 yaşında, Sarayın emriyle Sarayburnu’nda boğdurulur (Melamiler aslında bir tarikat olmayıp, modern dünyanın inanç felsefesini asırlar önce benimsemiş bir grup. Genellikle kendilerini gizlediklerinden toplum içinde kim olduklarını göstermezler. Şarkının sözlerindeki “sayılmayız parmak ile” buna işaret etmekte) .  Bunun üzerine 40 ihvani saraya gidip bunun haksız bir infaz oldugunun ilan edilmesini ya da kendilerini de idam etmelerini söylerler. Sonunda onlar da idam edilirler.İdama giderken yolda bu ilahiyi söyledikleri rivayet olunur. (Sözlerdeki “Tükenmeyiz kırmak ile” de bunu anlatıyor)

Bu yol şüphesiz onlar için Allah’da yok olmak (fenafillah) ya da burdan gidip Allah’da var olmak (bekabillah) mertebesine giden yol olacaktır.

Evet hikayeler böyle. Bu ilahi ve rastlaştığım güzel mealiyle seni yalnız bırakıyorum:

***

Zahit bizi tan eyleme. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir ey zühtüne(ibadetine) güvenen. Hiçbir şey zannettiğin kadar değildir. Hiçbir şey hafsalanla sınırlı değildir.Onun için, ta’neyleme kimseye.Küçümseyerek bakma, küfretme. Hafife alma en hafif görüneni bile. Hafif sandığının altında eziliverirsin sonra.

Hiç ummazsın da, tek bir “hû” yeter buna..

Küçümsediğin kimin yolunda yürümekte veyahut kimi himaye etmekte bilemezsin. “Her seher açılıp da solmayan”ın ahını alma sakın.O’nun ahı sana ağır gelir.. Taşıyamazsın.

*****

Biraz garibim di mi? Değişik şeyler paylaşıyorum.

Ama,

“Gören bizi sanır deli,

usludan yeğdir delimiz”

Hadi ben deliyim,

Siz nereye gidiyorsunuz ?

Sizin davanız nedir?

Esenlikle,

uee