Polımatların Sofrası (Zamanın Dem`ini)

Zamanin oncesinde, sessizlik, karanlik ve sonsuzluk vardi. Zaman, mumkun olan en kucuk an`a kadar masadakilere taksim edilmis, boylece herkesin kolayca yasananlari unutmasi istenmisti. Unutmak ancak hatirlananlari un-ufak etmekle mumkundu.

Hangi zamandayiz?

Bu yazi soldan saga yazildigi icin biz zamanin soldan saga dogru aktigini, zaman kavraminin bir sayi dogrusu uzerinde ilerledigini dusunuyoruz, yaziyi yukardan asagi yazan cinliler icin zaman yukaridan asagiya dogru akmakta. Tarihin tekerrurden ibaret oldugunu soyleyenler icin bir dongu zaman. Bu bizim nerede oldugumuza ve nasil iletistigimize gore degisiyor mu? Zaman- mekan`la hasir nesir miydi? Zaman sembollerle ve formullerle anlatilabilir mi?

Bunu anlatmak icin Albert, gokyuzunden butun yildizlari eliyle sildi. Butun gezegenleri ortadan kaldirip, etraftaki tum isiklari sondurdu. Simdi etrafta ne goruyorsunuz diye sordu masadakilere? Bazilari hiclik dedi, bazilari karanlik oldugunu soylediler, kutsal kitabin alimleri “sir” adi verilen bir maddeden bahsedip, daha detaya girmekten kacindilar. CERN’de calisanlar hix’ten bahsettiler, inanmadiklari tanrinin bir parcasindan bahsedebildikleri kadar… Albert, onlara goremedikleri ama hissedebildikleri bir seyden bahsediyordu. Fizikci olan Isaac icin bu fazla uhrevi, bir din alimi olan Isa icin cok sorgulayici idi. Masada kendine destekci bulamamis, kimse onun olusturdugu uzay-zaman egrisinde sadece kendi agirliklarindan dolayi “yavas yavas acele ederek” (festina lente) ona dogru hareket ettiklerini fark edememisti. Nasil uzay-zaman dokusu herhangi bir yercekimi ile bukulup, cisimleri kendine gore cekiyorsa, Albert da konustukca masada agirligi artiyor, etrafindakileri yakinindan ve benzer goruslerden baslayarak kendi fikirlerine dogru cekiyordu. Bu cekim Newton`un denklemindekine benzese de aslinda elma gibi bir dususten ibaret degil uzay-zaman orgusunde bir cismin -ve masada albetin dusuncelerinin- agirligiyla olusan bir egimden ibaretti. Isaac, formulunu yazdigi ama hayati boyunca tanimlayamadi `g` nin anlatilisini dinledikce kendinden geciyor, aslinda yavas yavas yukaridaki tahmin ettigi kara deligin icine dogru suruklendiklerini farkediyordu. Altinda oldugu agactan bir elma dustu. Ama bu sefer kafasina degil. Elma, uzay-zaman orgusunun icinde bir cukur meydana meydan getirdi. Artik o da, kucuk bir egimle Albert`a dogru hareket ediyordu.

“Dusunceler cok agirlasir bazen” dedi.

-Dusuncelerin cok agirlasmasi ancak cok buyuk dikkat ile olur. Cunku her konu kara delik gibi dipsiz bir kuyudur aslinda. Hepsi bir derinlik gerektirir. Optik olarak, Gozumuz ne kadar 180 derecelik bir genis aci ile gorme yetisine sahip olsada, derinlik ancak ıkı gozun birbiri uzerıne pekistigi 114 derecelik alanda meydana gelir. Ayrintiyi gormemiz icin, konuyu daraltmamiz gerekir. Tanri eger varsa detaydadir. Daraldikca, derinlesiriz, derinlestikce agirlasir, agirlastikca kendi icimize dogru yogunlasiriz. Etrafa butun gereksiz sacilimlari yaptigimizda, elimizde cekirdegimizin sonsuz yogunlugundan baska bir sey kalmaz. Isik icimize hapsolup deligin dibine dogru bizi gotururken, bir bilgi huzmesi, disari dogru da seyahat edebilir mi? Kadim bilgi aciga cikabilir mi?

Dikkat etmemiz lazım. Zira körlügüne karsı gercekten kördür insan…

Daniel, Albert’in bu goruslerini dinlerken ortalarinda yanan atese odaklandi. “Od” farsca da ates demekti. Odak atesin merkezi anlamina geliyordu. Ayni kelime Leonarda icin ‘Foc’ idi ve oda ayni anda atese ‘focus’ lanmisti. Ellerine aldiklari ‘pogaca’ ve ‘foccacia’ ayni koktendi. Zaman onlar icin, o ilk “sey”e isim vermeleriyle baslamisti. Evren (Uni-verse) her ismin bir oldugu bir yerden geliyor ve bir yere gidiyordu…

Daniel, bilgi uretiminin artmasi ile dikkatin nasil azaldigindan bahsetti. Geldigimiz cagda bilginin refahi,  ilginin fakirligine yol acmisti. Insanlar sosyal mecralara artik bilgi paylasmaya degil, ilgi dilenmeye gidiyorlardi.  Bu ilgi acligi, ilgi cekmek ugruna yapilan dezenformasyon benzeri “fastfood” urunlerle beslenmeye yol aciyor ya da bunun farkina varanlari, herseye karsi ilgisiz hale getiren ya da tum bildiklerini kusan “anoreksik” bir vakaya donusturuyordu.

Harrari:

-Dunyada aslinda obezite ve ona bagli hastaliklardan yasamani yitiren insan sayisi, acliktan yasamini yitirenlerden daha fazla.

Bilginin fazlasi ve yanlis manipulasyonu belki de asillardir bizimle sirayet eden cahilligimizden daha zararliydi. Konuya odaklanmak lazimdi.

Peki odaklanirsak ne olacakti? Atesin merkezine ilk dusenler, bilim adamlari degil asiklar olmustu. Aska dusenler (fall in love)  baktiklari seye o kadar cok dikkatlerini verdiler ki bir zaman sonra, her yerde o baktiklarini gorduler. Oyle ki onlar icin zaman kavrami bile degismisti.

Kara deligin icinde zaman, disaridan farkli ilerliyordu. Albert, gorelilik kuramini anlatirken kullandigi tesbihi hatirlatti.

-Guzel bir bayanla yediginiz yemekte, bir saat, bir dakika gibidir, kizgin komurlerin ustunde yururken ise 1 dakika 1 saat. Biz buna gorelilik diyoruz.

Iste bir sekilde asik olup; isik ile beraber ayni hizda kara deligin dibine dogru seyahat edebilseydik, arkamizda kalan zamanin cok hizli bir sekilde gectigini gorecektik. Dolayisiyla kara delikten tekrar ciktigimizda (bizim icin bir an’da), disarida yuzyillar gectigini farkedecektik. Dondugumuzde hayat bambaska olacakti.

Atesin icine dusen bir kivilcim gibi yanarken, oyle bir enerji topu haline gelerek artik kendilerinden vazgectiler. Latince de tutkulu bur sekilde bir seye baglanmak da, bir sey icin yanmak ta ayni kok olan “ardere” den turemisti. Hallaci Mansur’un Enel Hakki da,Yunus Emre’nin Vahdet-i Vucudu da, Spinoza’nin her seyin kendinden bir parca oldugu tanrisi da ayni cekim kuvvetinin bir fonksiyonu hatta bir sonucuydu. Bu derinlige erismeyenlerin Hallacinin derisini yuzerlerken tepki vermemesini, Hypatia`nin istiridye kabuklari ile iskence edilirken dediklerinden vazgecmemesini, Bruno`nun yakilirken bunu onemsememesini anlamalari mumkun degildi.

Hayyam elindeki sarap sisesini dikerek

“Sarhos adam biri iki gorur.”dedi, “asik adam iki’yi bir.”

Fizige gore gorulebilir yani makroskopik hayat, yillardan beri Newton matematigi ile anlasilir ve anlatilirdi. Ancak, evrenin ilk olustugu ve yukaridaki gibi yogunlastigi tekillik noktasindan bahsediyorsak, artik orada Quantum matematigi ile konusmak gerekirdi. Asiklarin dunyasi, bu buyuk cekim kuvvetinin icinde o kadar kuculmustu ki artik sadece quantum formulleri ile aciklanabilir hale gelmisti. Dolayisiyla, asik adamin davranislari normal hayattaki adamin rasyonel calisan mantigiyla aciklanamazdi. O tekillik noktasinda, quantum formullerini kullanarak, evren tek bir nokta halinde iken parcaciga ait bir dalga denklemi yazilirsa, bu su anda ki evreni betimlemek icin kullanilabilecek bir fonksiyon olurdu. Cogu insana gore dalga fonksyonlari deterministik ozellikteydiler ve bu yoruma gore denklemin icindeki tum parcaciklar birbirlerinden ne kadar uzak olurlarsa olsunlar ayni anda birbirlerinden haberdarmis gibi davranirdilar. Einstein buna dolaniklikta “belli belirsiz bir mesafeden urkutucu etki” (spooky action at a distance) demisti. Bilimden anlamayanlar buna mucize dediler. Mucize terminoloji de “acz’e dusen” demekti. Gunumuz insani “serendipity” ile yetindi. Kozmik Sakaci, tilsimli bir eda ile hayatimizin siradanligini bozuyordu. “Tesaduf”, bize hakikatin gonderdigi bir haberci idi sadece.

Tesaduf, mucize, spooky, serendipity, kozmik sakaci…Bunlarin hepsi tek bir dalga denkleminin farkli tanimlariydi…

Guzeller guzeli Hypatia`nin gozleri parladi birden:

-“Tanri detayda sakli” degil dedi, Evrenin 15 milyar yil oncesine ait quantum formulune bakarak.

O, muthisem bir detaydi.

Asiklar, gonulleriyle atese gonullu olup, yakilanlar degil isteyerek yanilanlardi.

Ve aslinda bir dalga denklemini ancak bir muzik anlatirdi:

Papanin cennetine inanmayan Hypatia`ya…

 

 

 

 

 

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir