Polimatların Sofrası (Ses’in Dem’i)

 

What we do in this life echoes in eternity!

 

İnsanlıktan utanacağımız haberlerle başlıyoruz:

-Sırf Amerika kıtasında obezite ve obeziteye bağlı hastalıklardan ölenlerin sayısı, bütün dünyada açlıktan ölenlerin sayısından fazla. Ve dünyanın bir tarafında bu kadar fazla kaloriden ölen insan varken, halen açlıktan ölen insanlar varlar ve  her gün ölüyorlar.

-Dünyada geçen sene intihar ederek kendini öldüren sayısı, savaşlar dahil birbirini öldüren kişi sayısından daha fazla.  Psikolojik rahatsızlıkları ve ona bağlı depresif hastalıkları sayarsak durum daha kötü. İçimizdeki savaş, artık gözümüzle gördüğümüz etrafımızdaki savaştan çok daha büyük.

-Dünyada neredeyse bütün dünya tarafından konuşulan mülteci krizi için gereken maddi miktar  17 milyar dolat civarında, dünyanın toplam yıllık ekonomisi ise 80 trilyon dolar değerinde.  Yani tüm bu mültecilerin hayatarını kurtarmak için gereken paranın 4700 katı. 4700 liranin 1 lirasini bile kaybetmeyi goze almiyoruz. 4699 lira ile kalan ihtiyaclarimizi zaten karsilamaz miyiz? Sadece Amerikanın silah sanayine ayırdığı miktar bu meblağın tam 41 katı. Ve bununla tabii ki oyuncak silah üretmiyor.

Dünya özellikle kendi türümüzün katkılarıyla, çok boktan bir yer….

Cennete gitme vaatleriyle, insanların cehenneme çevirdiği bir gezegen burası.

Bu gezegende adalet diye bir şey olmadığını rahatlıkla anlarsınız, ne herhangi bir yaradanın, ya da doğa ananın böyle bir adalet kaygısı olduğunu düşünmüyorum.

Bütün bu kötü gidişatı kötü gören insanlar, her nedense kendi gelecekleri konusunda inanılmaz hayalperest ve olumlular. Her şey yıkılsa da ben bir şekilde yırtarım diyen insan sayısı, farkındalığın sorumluluğu ile beraber elini taşın altına koymaya çalışan insan sayısını tank paletleri gibi ezip geçiyor.

Eğer biraz haberleri okursanız, her tarafınızdan kaos ve ümitsizlik fışkırır. Size temin ederim, bütün yaşam enerjiniz, damarlarınızdan oluk oluk çekilir her okuduğunuz kanlı haberde.

Neden? Çünkü biz tam olarak öyle istiyoruz. Haberlerin utanacağımız cinsten olmasını…

Ne kadar teknolojik gelişim yaşasak da insan hep aynı kaldı çünkü tarih boyunca. Etrafımızdaki dünyayı ve kullandığımız aletleri geliştirdik ama biyolojik ve psikolojik açıdan sapiens aynı sapiens. Onun için, masadaki herkesle ortak bir dil konuşabiliyoruz. Onun için çoğumuz kendi yöresinin müziğinden zevk alıp, şarapla ya da kendi içkisiyle aşk şiirleri yazabiliyoruz. Onun için yüzyıllar boyunca farklı çağlarda yaşasak da aynı ateşin etrafında sohbetteyiz…

Dertlerimiz neredeyse aynı imiş her çağda. Her çağda yobazlar olmuş, her çağda zulüm, her çağda savaş, her çağda aşk…Biçimleri aynı, dokuları farklı ama oyunlar hep aynı…

Dolayısıyla, hepimiz teması farklı ama kahramanları aynı bir film stüdyosunda gibiyiz. Roller belli belirsiz. Düzensizlik belli belirsiz. Miktarı bazen daha az, bazen daha fazla… Ama insanlık her zaman kendi içinde de aynı problemleri yaşamış, aynı soruları sormuş.Kadim insanlar, genelde bu soruları cevaplayanlar değil, yolda soruları daha değişik sorularla değiştirenler olmuş…

Haberler kötü evet. Bunun iki nedeni var. Bu en ilkel en primitif özelliğimizden geliyor. Hayatta kalmak için çevrede olan kötü olaylara dikkat ediyoruz. Dikkat etmek zorundayız, yoksa ölürüz diye sinyal veriyor beynimiz. Dikkat etmeyenler ve buna göre fazla cesırca hareket edenler zaten öldüler. Biz, binlerce yıllık evrim tarihinde en korkak olup, bu korkaklıkla beraber güvenli ve stoklu hareket edenlerin çocuklarıyız. Ah, amigdala beynimiz…Dolayısı ile eğer bir şey kanıyorsa, bizi ilk o yönlendiriyor.”If it bleeds, it leads…” Bizim için, kanlı sayfalara bakmak öncelik her zaman. Ve onlar öncelik oldukça, Haberlerciler de bu talebi karşılamak için daha fazla kötü haber yapıyor. Dolayısı ile haberciler değil, haberler kötü. Çünkü biz, olağandığı olmadığı sürece hiçbir şefkat hikayesi dinlemek için gazetelere bakmıyoruz.  Yani ortalıkta bu kadar kötü haber olması, bizim kötü haber görmek isteğimizden kaynaklanıyor.

İkincisi ise küreselleşen ve size Toronto’nun bir gecesinden yazdığım şeyleri okuyabildiğiniz bir global network ağından bu kötü haberlere ulaşma yüzdeleriniz, günümüz dünyasında tavan puan yapıyor. Artık, soğuktan ölen bir çocuğun haberini alma ihtimaliniz daha fazla. Ona yardım edebiliyorsak ne ala, ama yardım edemiyorsak, bu sadece bizi hayata daha öfkeli, küskün ya da demotive hale getiriyor. Eğer biraz empatiniz varsa paralize olmamak içten bile değil… Empatiniz yoksa, sadece söyleyecek bir şey yok. Seri katillerin de bilinen tek ortak özelliği empatilerinin olmaması. Öyle diyim… Empati ağır konu. Önemli tamamen başka bir hikayenin konusu.

Hayatta olmuşlar ve olanlar, tam bir kaos. Yani bilimsel açıdan böyle. Matematiksel olarak Kaos denklemleri ile ancak modelliyoruz yaşananları. Bing bang’den beri olayları deterministik bir formülle yazıp, gelecekte neler olacağını kesin olarak  bilemiyoruz. Çünkü moleküler seviyede hem parçacık hem de dalga gibi davranıyor onun bunun atomik partikülleri. Bir elektronun hem yerini, hem de hızını aynı anda hesaplayamacağımızı farkettiğimiz gün belki de hayatın kaos tan kurtulamayacağını da farkettik. Hep bir bilinmeyen olacak çünkü. Ve parçacığın Kopenhag yorumuyla tatmin olmayıp, oyun teorisinde de 1. ve 2. dereceden kaos teoremlerini hayatımızdaki olayları yorumlamak için kullandık. Neydi bunlar?

Basit anlatalım. Birincisi, bir kelebeğin kanat çırpışı, dünyanın diğer bir yerinde fırtınaya neden olabilirdi. Dolayısıyla, bu etkiyi ve bu etkiye neden olan farklı hava hareketlerinin girişmişlik halini hiç bir zaman modelleyemeyecektik…

İkincisi ise, bir olayın nasıl olacağını bilsek bile bunu bilmemizin olayın akışını değiştirmesi…Örneğin piyasalardan haberdar olmamız, doların yarın ne kadar olacağını bilerek, bugün bir aksiyon almamızı beraberinde getiriyor ki bu da, yarın ki piyasayı otomatik olarak değiştiriyor. Aynı elektronun yerini öğrenmek için ona bir ışık demeti gönderdiğimizde enerji seviyesini değiştirmemiz gibi. Bilgi ve haber, hiç bir yerde, öğrenildiği gibi durmuyordu. Hatta bilen ve haber alan da artık aynı  seviyede değildi. Bilginin sorumluluğu da, Kadim bilginin her zaman ve her yerde paylaşılmamasının gerekliği de, Ezoterizmin kendisi de buradan geliyordu.

Dolayısıyla, hayat kesin olarak ne olacağını bilemeyeceğimizi kesin olarak bildiğimiz denklemlerden biri olarak modellenebilir. Kesinlikler yok. Olasılıklar var. Fermat’dan bu tarafa gelen, Reimann matematiği, Einstein fiziği bunu en son kuantum gravitasyona kadar bu şekilde getirdiler. Lakin, kuantum ve olasılık konusu da ağır. Belki başka bir hikayenin konusu.

Benim geleceğim nokta şu, hayatın bu kadar kaotik olduğu konusunu öğrendik ama bu konuda çok yalnız kaldık. Canlı bir organizmayı, cansız bir organizmadan ayıran en önemli özellik, belli bir düzene sahip olmak istemesi.  Hücre, zarı itibariyle seçici geçirgenlik yapar ve kendini cansız ortamdan izole eder. Bu bir Kaosu düzenleme çabasıdır. Termodinamik olarak entropiyi azaltma çabasıdır. Ama biz bu çabada, çok yalnız kaldık…

Lakin bize bir hikaye anlatılmıştı. Bu hikaye benin hikayesi idi. Belki de ilk kez bize, birey dediler. Anlatilan birey yaklaşımı  esasen 18 yy`da cikmis ve gunumuze kadar ticari balonlarin icinde seyahat etmis, moder n bir halk hikayesiydi. Bireyin bahsedildigi bir individual yani bölünemeyen anlamindaki “indivisible core” kavrami, atomu parcalanamayan en kucuk yapitasi olarak goren sistemin bir ogretisiydi. Atom kavramini insaliga kabul ettirmek icin bile insanlik buyuk caba harcamisti. Yunan filozoflari 2000 sene bunu soylese de bu hikayeye inanmamiz 2000 yil alacakti. Einstein bunlari dusunurken, elinde 1905 yilinda hic bir referans ve dipnot kullanmadan yazdigi ve bunu ispatladigi o makaleyi tutuyordu. 4 senede yazdigi 4 makaleden 2si insanlık olarak herseye baktigimizda gordugumuzu sonsuza dek degistirecekti. Eski yunan filozoflarindan domecritus`un  2000 sene once dedigi gibi kucuk tanelerden meydana geliyorduk ve artik bunun ispati vardi. Nasil tanelerden geldigimizi tane tane anlatiyordu. Ancak günümüzde daha da ileriye gittik. Atomun içine girdik. Birey olan tek insan da, o tek atom da parcalanabilirdi artık.  Biyolojik ve psikolojik olarak bireyin içinde bir çok sistem vardı ve yaprak dökerken bir yanimız,  diger yanimız bahar bahce olabilirdi. Dört mevsimin dördünü de aynı gün yazmıştı Vivaldi. Ne var ki kendimizi bu kadar yüceltmek uğruna, medeniyetin en kutsal değerinin, bireysel egolarımız olarak görmekten bir an şüphe duymadık.

 

Kaldı ki, vücudumuzdaki 100 trilyon organizmanın sadece 10 trilyonu bize aitti. Ben derken, birey derken, kimi neyi kastediyoruz siye sormak gerekirdi. Kendinden bazı ortamlarda biz diye bahseden saçma adamlar, ilk defa bilimsel olarak ve farkında olmadan haklı çıktılar.

 

Atom ve birey, İkisinin de parçalandığında ortaya saçacağı muazzam bir  enerji var. Ama bu yapıcı da yıkıcı da olabilir. Nitekim deli kuvveti diye bir şey geçekten var. Bilimsel olarka ispatlnmış bir gerçektir delilerin sıradışı kas kuvveti. İnsan da ise pozitif ya da negatif  hareket eden enerji anlamında E-Motion (duygu) demişler. Eğer bu enerjinin farkına varmak, disipline etmek yogasından buddhasına kadim ilimlerin hepsinde binlerce yıldır öğretilen bir disiplindi. Siddhartha onaylarmışcasına sakince kafasını salladı.

Yani kaosu öğrendik ama birey hikayemizi sürdürüyoruz. Bu çok büyük bir ikilem. Dünyanın kaosuyla tek başına başa çıkmamız matematiksel olarak imkansız. Aldığımız kötü haberlerin etkisinde, bir şey yapamıyorsak eğer, paralize olmadan durmak, pesimist olmamak, eğer biraz farkındaysan üzülüp öfke duymamak gerçekten imkansız.

Dolayısıyla, bunun iki tane çıkış yolu var. Birincisi izole bir hayat yaşamak. Alacağımız haber miktarını sıfır olmasa da azaltarak, hiç değilse etkimizin olamayacağa şeylere karşı, kafamızı biraz kuma gömmek. Açıkçası kuma gömmek duyduklarımızı ve duyacaklarımızı tam olarak sıfırlamıyor. Yine de Az enstrümanla, ahenkli bir melodi çıkarmaya çalışmak, çok enstrümanla aynı melodiyi çalmaktan daha kolay olacaktır. Bunun en güzel örneği uzakdoğuda, himalayalarda, tapınaklarda yaşayan insanlar. Kendi ortamlarındaki, kaotik bilinmeyenleri o kadar kısıtlıyorlar ki, kendi içlerindeki harmoniye  ve ahenki yaşam çalışmasına daha fazla kulak verebiliyorlar. Hem de kaosun bu disiplini bozmasına izin vermiyorlar. Bizim bunu yapamamız için uzakdoğuya mı gitmemiz gerekir? Gitmeden de çoğu gürültü dediğimiz dalgayı engelleyebilir miyiz?

İkincisi ise, izole olmasa da kendi harmonik çevreni kurmak. Seninle, ağlayıp, gülecek, yiyecek, icecek, beraber üzülüp, zorlukları beraber kaldıracak insanlarla bir senkronizasyon yakalamak. Böylece empati alanını genişletip, pozitif özellikleri biraraya getirip, birey safsatasından kendini kurtarmak. Başkalarıyla, ahenkli bir ilişkiyi yakalamak kaotik olaylara bakışınızı her zaman değiştirir. Kendinizi geliştirmenin bilmem kaç yolu, kariyer basamaklarının tırmanmanın size özel çözümleri yerine, çevrenizdeki insanların problemlerine çözümler yaratmak, birbirinize destek olmak ahengi yakalamak için asıl çözüm olacaktır. Çünkü bizi tek bir ben kurtaramaz. Orkestradaki tek bir çalgının müthiş çalıyor olması eseri güzel yapmaz. Sonu ve başı belli olan bu filmin başrolünde olmak da önemli ama tek olmamak da önemli. Dokusu ve kokusu aklınızda, hep yanınızda olan insanlarla beraber olmak. Hem zaten fazla figüranı olan hiç bir film çok güzel olmaz. Tek başına da film olmaz. Gönül bağı ile bağlanmalıyız. Ses, mekanik bir bağ kurar. Bu bağ siz beraber değilken birbirine bağlanmaz. Ses boşlukta ilerlemez. Hava da giderse dalganın gücü zayıflar. Rumi ve Şems ise Sükut eder beraber. Sükut, elektromanyetik bir dalga gibidir. İlişkilerde böyle bir dakgayı iletmesi zordur ama bir kere yakalandığınızda, boşlukta ilerler…

Aslında bir de üçüncüsü var. Evet, atomu parçalayabiliyoruz, vücudumuzu da öyle. Artık, beynimize, nörokimyasallara, kalp ritmimize dair daha çok şey biliyoruz. Duygularımızı ve beynimizi hacklemek artık eskisinden daha kolay. Fight or flight hormonlarını salgılayan mekanizmaları tetikleyerek, nerede ve nasıl olursa olsun kendimizi biraz daha rahat hissedebiliriz. Kalp atışımızı, nefesimizi belli bir pratikle eğiterek hem ritmimi, hem de beyin dalgalarımızı belli bir senkronizasyona sokabiliriz. Meditasyon ile, spor ile, hayata koyacağımız sabitler, saç ayakları ve yapacağımız belli ritueller ile kaotik hayatın önüne kendi senkronlu çitlerimizi kurabiliriz. Bir defa da hepsini bitirmek yerine, günde beş defa aynı secdeye varmanın birbirinden farkını, dini pratiklerin neden böyle düzenli dağıldığını farkettin mi?

Bütün bunlar nereden geliyor. Bütün bunlar farkında iseniz dalga teorisinden geliyor. Hayattan aldığımız haberler bir dalga gibi yayılıyor. Dolayısıyla yankılanıyor, yansıyor, rezonansa giriyor ve ne kadar çok haber gelirse o oranda kaotikleşiyoruz. 150 kişiden oluşan ve hemen herkesi yüzyüze tanıdığımız o eski kabilelerde yaşamıyoruz artık. Binlerce insanla etkileşim halindeyiz ve gezegenin neredeyse tüm insanlarının bilgisi, onların sorumluluğunu da beraberinde getiriyor. Dalgalar üst üste biniyor, frekanslar karışıyor, kakafoni oluyor.

Lakin, güzel bir müziği, kakafoniden ayıran ne var?

Birincisi tekrar… hayatta da müzikte de rutin ya da rituel sürkeli yaptığımız tekrarlar, onu belli bir disipline belli bir ahenge sokar. Ne oldukları, hangi enstrümandan çıktığı bağımsız, sevdiğiniz güzel müziklerin hepsinde sizi kaostan kurtaracak bir tekrar vardır. Çok sevdiğiniz müziklere bakın, değişik gelen melodilerin altında bile aynı tekrarlar, aynı dizilimler, farklı enstrümanlardn çıkan aynı notalar vardır.

İkincisi, ünsiyet. İnsan kelimesi ünsiyetten gelmemiş miydi? Alışkanlığımız… Müzik kültürü de, alışkanlıklar da halktan halka farklılık gösterir. Neden çünkü çocukluktan beri dinlediğimiz müzik de, yaptığımız ve yaşadığımız hayata dair pratikler de çevremizden gelir. Dolayısıyla aşina olduğumuz müzik ritmine ve hayat ritmine yatkınızdır. Batı müziğinde aksak ritm sevilmez dolayısıyla, biz de moğolların türkülerini dinleyemeyiz. Batı müziği ile büyümeyen birini, belli bir yaştan sonra Mozart hayranı yapmak çok zor. Bazı hayatlar da, aynı şekilde içinde şekillenmediğimizden bize yaşanmaz gelir. Dokusunu ve kokusunu bildiğimiz türde müzik dinlemeye, dokusunu ve kokusunu bildiğimiz hayatı yaşamaya yatkınızdır. Bu yersizlik ve yurtsuzluk da olsa. Yeni doğan bir bebeği düşünün. En sevdiği ve rahat ettiği sesler arabanın motor sesi, elektrikli süpürge sesi, fanın sesi ya da saç kurutma makinasının sesidir. Çünkü anne karnında buna yakın sesler duymuştur 9 ay boyunca. Bu seslere alışmıştır. Doğduğunda etrafta anne karnındaki sesleri duyamayınca yabancılıkla ağlamaya başlar. şşşşşşh şşşşşşşşh şşşşşşşşşh sesiyle sakinleştirmeye çalışmamız da bundandır. Kulağına içerde duyduğu seslere benzer sesler fısıldarız. Yaşamlarımızın büyük çoğunluğu alışkanlıktır. Ya kulağımızı eğiterek o müziğe de alışmalı, ya da o hayatlara karşı durmayarak, onun rutin ve ritulleri içerisinde kendi alışkanlıklarımızı harmonize edecek yollar aramalıyız. İşi güzel yanı bu seslerin orjinallerine ihtiyaç duymamamız, benzerlerini bile imite ederek taklit edrek aynı rahatı, aynı huzuru elde edebiliyoruz bebekteki gibi. Ya da kuş seslerini artı evde ya da parkta bir rituel halinde dinleyebiliriz. Bir şekilde hayattaki bu harmoniyi oluşturmalıyız. Yoksa ne müzikten bir şey anlarız, ne de yaşamaya çalıştığımız hayattan. Ve ev dediğimiz yer, hepimiz için farklı olsa da, o çevremizdeke seslere alıştığımız, onları tehdit olarak hissetmediğimiz yerdir.

Eğer spor yaparken hızımızı arttırmak istiyorsak, kalp ritmimiz de beraberinde artar. Bununla uyumlu müzikler tercih ederiz. Dinlenmeye geçtiğimiz de ise dinlemek istediklerimiz çok daha sakindir. Bir uzun yol koşucusu ise bir sprinterin müzik listesi birbirinden çok farklıdır, koşudaki ritmleri de…

Aynı zamanda aynı senkronda yürüyen, aynı ritmde koşan kişilerin birbirlerine hak verme olasılıklarının arttıklarını yaptığımız deneylerden biliyoruz. Hatta, birbirini seven insanların biraraya geldiklerinde bir süre sonra kalp atışlarının senkron hale geldiğini de biliyoruz. Yani sistem iki yöne de çalışıyor. Aynı ritmde olmak düşünceleri birleştirirken, birleşmiş olmak da sizi aynı ritme sokuyor.

Hayatta, yaşadığımız gerçeğin ne olduğunu tam olarak bilemeyiz. Müzikte de çoğu zaman sesin kaynağını kulağımızda duyamamız gibi..Dolayısıyla aldığımız haberler, gerçekler değil, onların yansımaları olabilir. Başka seslerle rezonansa girmiş halleri olabilir. Bir haber, aynı ses gibi etrafında bir yoğunluk var ise hemen yayılır, eğer etrafı boşlukta ise aynı vakumlu ortam gibi kimselerin bilemeyeceği şekilde kaynağında kalır. Ormanda tek başına bağıran ve kimsenin duymadığı bir insanın varlığı bile sorgulanır. Kendi varlığımız için biz etrafımıza ihtiyaç duyarız. Çevremizden bize bir şey yansıması gerekir ki varlığımızın farkındalığımızın farkına varalım. Hayatımız boyunca gerçek görüntüsünü göremediğimiz ve göremeyeceğimiz tek yer kendi yüzümüzdür. Belki bundandır, etrafımızdakilerin yansıması ile kendimizin bir görüntüsünü çıkarırız. “Echo” ile “ego”; “yansı” ile “yankı” kelimeleri birbirine rastlantısal biçimde benzemezler. Hepsi birbiriyle örülüdür insanın kumaşında.  Bazen bağlandığımız eşyalarla bazen de insanlarla yaparız bunu. Dolayısıyla, hadis-i şerifte belirtildiği gibi “insan aynadır”. Ama sesleri yansıttığından her zaman doğruları yansıtmaz, yankı ile yansıtır. Çevrenin ne söylediğini önemli olabilir ve bütün bir etiket teorisi (bkz. labeling theory) bunun etrafında gelişmiştir. Ama bu gerçekte kim olduğunuzu söylemez. Gerçeğe en yakın ses, echo yapmayan, sesin kaynağının çok yakından geldiği, yansımanın olmadığı, ve yoğunluğu fazla olan çevreden gelir. Ses, havada yankılanır, ancak katıda çok hızlı iletildiğinden yankı yapmaz. En yakındakileriniz sizin ne olduğunuzu en doğru ihtimalle ve yankısız yansıtır. Yakınınızda birileri yoksa hem kendi varlığınızdan hem de her yaptığınızdan şüphe duyabilirsiniz. En büyük felsefecilerde bu şüpheciliği, boşluğa düşmüşlüğü ve nihlizmi görebilirsiniz. Ama hiç bir aile fotoğrafında, ya da Einstein’ın Milena’ya yazdığı hiç bir mektupta bunu göremezsiniz.

Bir kokunun, bir tadın, bir dokunuşun replikası belki  zordur ama müzik ile ses ile gerçek sesler çok güzel  ve çok kolay taklit edilebilir. İzlediğimiz filmelerin çoğunun diyaloglar haricindeki sesleri, gerçek materyallerden değil, meyve sebze den çıkan değişik seslerden yapılır. Dolayısıyla, çoğu ses gerçekmiş gibi imite edilir. Ancak güzellikte burdadır. Sesler bize gerçeğin ötesinde bir gerçeklik sunarlar. Müzik meta-fiziğe açılan bir kapı gibidir. Bundandır Oscar wilde, geçmişte “doğanın kopya etmekle güzel şeyler yapılabilir ancak, doğadakini aldatmakla müthiş şeyler ortaya çıkar” demiştir.

Hayatımızda sürekli ses olması, ahenkli olduğu sürece güzeldir. Güzel müzik her zaman dinlenir. Kuş seslerini sevmemiz, binlerce yıldır kuş sesleri etrafında şekillenen çevremizde, bize herşeyin normal olduğuna dair bilinçaltı sinyaller gönderir. Kuşlar daha uçmamış ise etraf güvenlidir.Doğanın sesi binlerce yıldır arka planımızda olduğundan, arka plandaki bu ses bize huzurlu ve ahenkli gelir. Hatta cennet hayaletimizde bile su sesi, kuş sesi arka plandadır.

Ve doğada da, hayatta da hiç bir zaman sıfır sessizlik yoktur. En sessiz, yankının sıfır olduğu bir odada bile kendi damarlarımızdan akan kanın ve organların sesini duyarız ki bu en ürkütücüsü ve belki de en dayanılmazıdır. Çevremizdeki herşeyden uzaklaşmak ve kaçmak çözüm değildir. Onları ahenkli bir kuş sesine çevirmek çözümdür.

Bazen müziği farklı melodilerle değiştirmek gerekir. Beynimiz bir süre sonra aynı şeye olan isteğini rutinde kaybeder. Burada melodiye bir çeşitlilik katmak gerekir. Belki yeni bir enstrüman, belki yeni bir ses.  Gürültü ve kaos ile değil! Ve müziğin olması, sükutu da önemli kılar. Sessizlik, dikkatinizi toplayıp, ahengi nasıl tekrar yaratacağınızı da söyler, sesin önemini de, hatta, müziğin kendisi sessizlikte yazılır. Sessizlik anı, dinleyenin beyaz bir kanvas gibi istediği duygularla dolduracağı, boşluklar bırakır çoğu zaman. Onun için boşluğun nerede bırakıcalağı çok önemlidir. İşte de, hayatta da verilen araların neresi olduğu genellikle o araların bizim için ne ifade edeceğini ve kalitesini belirler.

Müzikle duygular paylaşılır, birliktelik sağlanır. Çünkü müzikte diyalog vardır. Her enstrüman kendi görevini aslında eşit seviyede yapar. Hiç bir enstrüman diğerinden daha fazla hak iddia etmez güzel müzikte. Hepsi bir sendroma hizmet eder. Eğer, birinin parçada diğerinden daha fazla hakkı olup, susmazsa, ahenk bozulur, gürültü başlar. Hayatta da güzel diyalolar, her iki tarafın benzer haklara sahip olduğu ortamlardan gelir. İki taraf benzer haklara sahip değilse, aradaki farkı duygular aşamaz. Empati yine bu seviyeyi eşitlemek için kullanılacak bir köprüdür. Duyguları paylaşmadığın bütün konuşmalar bir yerden sonra seni de gürültünün içine alacaktır. Ahenk, senkronizyonla yakalanır. Farklı çıkarlar sohbette de, müzikte de ahengi bozar.

Müziğin kişinin psikolojik etkisinin sandığımızdan fazla olduğu söylenir. Yani kötü bir soundtracki olan güzel bir film yoktur. Müzik bir film tek başına mükemmel yapmaz ancak kesinlikle kötü müzik tek başına iyi bir filmi mahvedebilir. Hayatındaki kaoslar, gürültüler,  eğer onları kontrol altında tutmazsan senin hayatını da mahvedebilir. Ama sadece onları kontrol altında tutuyor olman da aynı film gibi iyi bir hayatı garanti etmez.  Bir çok çeşit güzel müzik olduğu gibi güzel her hayatın da kendine özgü bir ahengi vardır.

Ne kadar müzikte de tekrarı sevsek  de beynimizi arada sırada farklı uyaracak değişiklikler, müziğe daha fazla dikkat etmemizi ve farkındalığımızı arttırır. Sürekli aynı çeyi tekrarlayan pop şarkıları onun için geçicidir. Biçimleri vardır ama dokuları yoktur. Bir teoriye göre üflemeli çalgılar, en primitif insanın ilkel beynine seslenerek, etraftaki hayavanlara benzer bir ses çıkararak bizi uyarırlar. Ve hayatta da rutinlerin, rituellerin arasında zaman zaman uyarılmak farkındalığımızı arttırır.  Ufak geziler, ufak tanışmalar, ufak yeni deneyimler…Bu ufak değişikliklerin beynimizdeki yankısı ufak değildir.

Ve sesler biz ölsek de devam eder. Sesler, bir insanın ölümden sonra devam eden nefesidir. Hiç kimse bir şair, öldükten sonra bir şiir haline geldiğini düşünmez. Ya da bir yazarın hayatından sonra roman olduğunu söyleyemeyiz. Çoğu yazarın, kendi roman kahramanları ile hiç ilişkisi yoktur. Ama ses, kaynağını göstermese de, gerçekleri söylemese de kaynağına dair ipuçları verir. Perdenin arkasından gelen ses gizemdir. Phytagoras hayatı boyunca böyle ders vermiştir. Görüntüsü söylediklerinin ötesine geçmesin diyerek…Görünmeyen bir ses kaynağı, bazen otoritedir. Oz büyücüsü ve 1984 te sesin saihibi gösterilmez. Yankılanan ses, ya ilahidir ya da iç sesdir. İçimizde yankılanır. Hiç yankılanmayan ses, o ortama ait değildir, etrafta kimse olmadığından yankılanmaz. Yorumcunundur. Kilise korolarının sesi yukarda onları görmediğimiz bir yerden gelir. Çünkü o bize görünmeyen melekleri dinlemek isteriz.

Göremediğimiz, şeylere kulak kesilir, kulak kabartırız, bir şeye dikkat etmek için başımızı bile çevirmeden öncesinde kulağımızı veririz. Yanlış bir şey yaptığımızda ilk önce kulağımızı çekerler. Evrende, gözümüzün gördüğünden çok daha ötedeki gezegenleri, şekillerini, büyüklüklerini ve olayları, hatta bundan çok daha önce meydana gelmiş supernova patlamalarını bile gravitasyonal ses dalgalarıyla yakalamaya ve anlamaya çalışıp, bir bebeğin anne karnındaki gelişimini izlemek için de bir ses dalgası olan ultrasound cihazlarını kullanıyoruz. Dış dünyamıza da ve iç dünyamıza da seslerde bakıyoruz…

Bu dünyada yaptıklarımız da, sonsuzlukta yankılanacak bir ses gibidir işte,

Ve avazemiz, alemde hoş bir seda gibi baki kalacak belki de…

Ama benim sorum farklı olacak:

Dünya bir kaos denklemi iken, sesler, sözler, gerçekler ve echolar birbirine girmiş iken,

Her şey bazen çok boktan derken,

Aldığın ve verdiğin harcadığın ve tuttuğun nefesle,

sesin ve sükutun ahengini görebilir , dansını duyabilir miyiz?

—–

Lakin ses dalgaları bir araya gelip,

Rezonansa da girer, birbirini sönümler de,

Gürültüde çıkartabilir, harikulade bir eser de….

——

Ps: Yanımdayken hep ahengi yakaladığım bir adama,

Umutcan’a, nice yıllara…

Esenlikle

uee

 

 

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir