Polımatların Sofrası (Mekanın Dem’ini)

 

Gecede düzen,denge ve zarafet vardi. Her sey en ince ayrintisina kadar dusunulmus, belli ki bu geceyi hazirlamak icin, muvakkitlerin zamani soylemek icin yildizlara baktigi zamanlardan beri ummali bir calisma yapılıyordu. Ama gecenin asil erdemi, ayni zamanda bu hazirligi, hic zor degilmis gibi gostermesindeydi.

Bu gece için Sinan, Antonio ve Leonardo beraber çalışmışlardı. İstanbulda, Barcelona’da, Floransa da yaptıkları ne varsa hepsini unutmaları istenmişti. Bu gece farklı inşa edilecekti.  Sadelik Leonardo için en yüksek gelişmişlik düzeyi ve Antonio için o düzeye sadece doğa taklit edilerek ulaşılabilirdi. Sinan, aşk ile yapılan eserlerin  mükemmelin ortak özelliği olduğunu O tek gök kubbeye bakarak anlatmaya çalıştı.

Yildizlarin arasinda cok yasli bir bilgi agacinin altindalar. Bi taraftan fezadan ilik ilik deniz sesi geliyor. Tum dunyayi gorebilecek bir uzaklik burasi. Ama dunyayi oyle cok da kucuk gormeyecek kadar yakinda bu nokta. Atmosferden ha cikmis ha cikacaklar. Bosluktalar..Ama bos degiller, etraflarinda bir sey yok, ama savrulmuyorlar.

Masada uzun saplı kaşıklar ve bıçaklar vardı. Zarif ama sade sürahilerin bir kısmında sarap, bir kısmında icinde turuncu balıkların yüzdüğü su vardı. Bu herkesin su yerine şarap içip cakir keyif olabilmesi uygulanan eski bi Fransız aristokrat geleneği olsa da, amaç bambaşka idi. Ogretilerde, suda sağlık, şarapta gerçek gizliydi -in vino veritas, in aqua sanitas-. Ancak kadim gizem bu sozu ‘in vino feritas’ seklinde tamamlaniyordu. Sarapta gerceklik oldugu kadar, vahsilik ve tutku da vardi. Ve Hayyamin saraplari icildikce, gercekler ugruna kendini oldureceklerdi o gece. Hic bir seyin kayit altina alinmadigi ve kimsenin gecenin karanligindan sag salim ayrilamayacagi bir gece…O gün herkesin ölümleri uğruna, gerçeklerin sırrına ermeleri ivmelendirilmişti…

Masanin uzerinde bir ustura bulunuyordu. Occam`in usturasi… Karsi karsiya oldugumuz bi problemde hersey esitse, en basit aciklamanin dogru oldugu hatirlatmak icin oradaydı. Nitekim, Arapça kökenli olan ‘akıl’ sözcüğü terminolojide deveyi bir yere bağlamak için kullanılan ipti. Ya da nesneleri birbirine bağlama anlamındaydi, akıl etmek de haliyle iki şeyin arasında bağlantı kurmak ve buradan bir bilgi oluşturmak anlamina geliyordu. Iki nokta arasındaki en kısa mesafe geometri de doğru olarak adlandırmıştik. Yani bir ”doğru” elde edebilmek için iki noktayı birbirine en kısa mesafeden bağlamak gerekiyordu. Iste bu yuzden konuyu karmasik hale getiren hipotezleri kesip atmaya yarayan bir ustura gerekiyordu. Demagogların lafi dolandirdiklarinda bogazına dayanan bir ustura. Bundan dolayi hepsi zamanının ilerisinde yaşamış alimler, konuyu mumkun oldugu kadar basitlestirmeye calisacaklardi. Ama daha basit degil!

Harrari, bu noktaya geldiğimizi konuşarak başladı. Referans noktasi onemliydi. “Koltuklarınıza bakın!” dedi. Bundan 70000 sene evvel tek önemi “önemsizliği” olan ATA’larımızdan, Nasıl bir gezegenin kontrol koltuğuna oturmuştuk? Harrari, Ateş’in diğer tarafındaki oluşan gölgesine baktığında maymundan çok farklı olmadığını görüyor, hatta bireysel olarak tam orada, tek başına, bir şempanze kadar hayatta kalamayacağını anlatıyordu. Teke tek düşünüldüğünde, bir maymun bir insanı yerle yeksan ederdi. Asıl fark, gruplaşmalarında idi. Bu herkes o uzun saplı kaşıklarla birbirini beslemezse aç kalacakları demekti. Toplu şekilde uyumlu ortaklıklar kurmazlarsa o masada bile duramayacaklarını belliydi. Eline aldığı uzun bıçakla, Hitler’in kendi içindeki ve görüş olarak kendisine karşı Nazi Subayları bir gecede öldürdüğü o geceyi hatırlattı. Uzun bıçaklar gecesini. Ne de olsa Kabil ve Habil’den beri insanlar kardeşler öldürüyordu. İçlerinde tanrısına çocuğunu kurban etmeyi göze alan Peygamber’inden tut, kardeş katlini vacip kılan padişahlarıma kadar daha nicesi vardı bu bıçağın ağzında. İnsanlarım ilk kullandığı alet, bir bıçak ya da sopa değil, başka bir insandı. Homo sapiens ona çok benzediği ama hiç bir zaman ondan olamayacağını farkettiği için akrabasını tehdit olarak algılamış, onu avlamış, parçalarına ayırmış ve yemişti. Önlerindeki ateşe benzer bir Ateş’te pişmişti çoğunun Eti. Kokusu hala fezadaydı. Belki de herkesin başkasının bilmediği bir hikayesi, her hikayenin böyle olması için herkesin bilmediği bir sebebi vardı. Ve sonuçta, insanoğlu tarihinin kanlı duvarına kazıya kazıya körleştirdiği bıçaklarla, bıçağının körleştirdiği insanların hikayelerini yazıyordu. Masadakiler kendi doğalarındaki vahşeti dehşet içinde dinlediler. Atom bombası gibi tüm ırkı ortadan kaldıracak bir silahı icat eden türün, bunu insanlığın en barışçıl zamanları yaşatmasına neden olduğu ironiyi izlediler. Zaman’ın bu kısa tarihinde birbirleri ile Nasıl uyumlu yaşamaları gerektiğini hatırladılar ve birbirlerinin şerefine kadehlerini kaldırdılar. Ayni havarilerinden bazilarinin Isa`ya ihanet edecegi son yemegi gibi….İçtiklerinin birbirlerinin kanı olmadığını umarak..
-Hic. Sessiz. Durgun. Baslangicta, baslangic bile yoktu dedi. Baslangicin varligi bir zamana tekabul eder. Baslangicta o da yoktu.

Sagan, o geceleri masal dinler gibi dinledigim, kadife gibi sesiyle konusmaya basladi. Harrari dunya tarihini zamana taksim ederken o, zamanin tarihini dunyevi bir sekilde hepimize anlatmakla gorevlendirilmisti sanki. Yıldızların nasıl doğduğunu anlattı. Yıldızın yakıt olarak kullandığı hidrojeni bitince, füzyon tepkimelerinde daha ağır elementler oluştuğunu. Yakıtı biten yıldız ise kendi yer çekimine karşı denge de tutan bir kuvvet bulamayınca, çekirdeginin buna dayanmayarak içine doğru çöküşe geçtiginden bahsetti Bu sırada oluşan şok dalgaları yıldızın geri kalanın patlatıyor ve yaşam için gereken tüm o elementler uzaya dağılıyordu. İşte şu anki yaşadığımız dünya da o dağılmayla meydana gelen gaz bulutlarından oluşmuştu. Bir yıldızın ölümünden milyarlarca yaşam milyarlarca mekan doğdu . Yani biz ve etrafımızdaki her şey bir süpernova patlamasının bir sonucuyduk. Biz bir yıldızın tozuyduk…

Bruno, sessizdi. Ona göre kadim bilgi her zaman her yerde ifşa edilmez, kaynağı asla söylenmezdi. Gerçekleri söyledikten sonra dönüşün hiç bir zaman olmadığını biliyordu.Doğrusundan vazgeçmemek, bilgisinin kaynağını söylememek uğruna tam 2555 gün kilise tarafından işkence görmüş, artık doğruları söyleyemesin diye dili kesilmişti. Ateşe bakarken, bedeninin Campo de’ Fiori meydanında herkesin huzurunda cayır cayır yakıldığı o anı aklına getirdi. Şimdi orada Vatikan’a bakan duvarın tam karşısında heykeli vardı. Heykelde de, simdi de yüzü aşağıya doğru bakıyordu. Alevin en harlı yerinde gözlerini kıstı: Alışmayan göze ışığı, azar azar vermek gerekiyor dedi içinden. O gece azar azar konuşacaktı.

 

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir