Polimatların Sofrası (Koku’nun Dem’i)

Polimatların sofrasında sohbet perdesi aralanmıstı. Ates ortamı ısıtıyor, saraplar yavas yavas iciliyor, hikayeler bir bir agızlardan dokulmeye baslıyordu.

Zamandan, mekandan,insandan,duyularından ve bunların hemen hepsinin bir hikaye oldugundan bahsetmiş ve artık, aynı zemin uzerinde sohbet etmeye hazır hale gelmişlerdi.

O gece, o atesin etrafında, tarih sahnesinde isimleri bulanık yazılmıs, bazı gizemli kisiler de vardı.

Kendi doneminin unlu simyacılarından ve kimyanın ilminin babası kabul edilen ibn Hayyan bunlardan biri idi. Fazla bilinmemesine ragmen islamın bilimdeki altın cagına, gelistirdigi deneysel yontemler ile onderlik etmiş, ancak kitaplarda gizemli yanından dolayı hakkında fazla bilgi verilmemişti. Ne kadar ileri bir kimyacı oldugu bilinsede, hayatını asıl olarak ezoterik doktrinlere adamıstı.  Yasamın uzatılması, ölümsüzlüğün sırları gibi konuları incelemişse de, aşamadığı teknik problemlerle karsılasmıs; daha sonra da ozellikle zamanda ve mekanda yolculuk uzerinde yogunlasmıstı.

Ona gore zamanda yolculuk mumkundu. Ancak teknik olarak bazı sorunların cozulebilmesi gerekiyordu.

İbn Hayyan’a gore insanı 3 boyutlu dunya ile sınırlayan duyular onun zamanda seyahat etmesini engelliyordu. Dolayısıyla, baska bir ana gitmek icin simdi gorduklerimizi kapamalı, o anın goruntusunu beynimizde canlandırmalıydık. Gelecege dair yeterli bilgimiz olmadıgı için bu deneyimi tam olarak canlandıramıyorduk. Gelecekte ne olacagını bilmememiz bizim oraya gitmemizi engelliyordu. Bu Hipotezine gore, gecmise gidilebilirdi. Cunku gecmisi bilebiliyorduk. Ancak hem gecmis bilgimizle ilgili hem de seyahat teknigimiz ile ilgili bir kac engel vardı.

Gecmise yolculuk icin engellerden bir tanesi yasanılan gecmis ile hatırlanılan gecmişin farklı olması idi. İbni Hayyan bunu cocukluk hatıralarını incelerken farketmiş ve tarih ilminin bundan dolayı ancak yasanırken icra edilebilecegini dusunmustu. Bizim gecmise ait hatıralarımız gecmiste yasadıgımızdan farklı idi. Aradan 1000 yıl sonra Daniel Kahneman adında bir psikolog, bunu deneyleri ile ispatlayarak davranıs ekonomisinin temellerini atacak, ve nobel odulune layık gorülecekti. O gece, ibni hayyan da, Alfred Nobel de, Kahneman da masadaydı. Yaşanılan ile hatırlanan farkını herkes tasdik etmişti. Algılarımız deneyimlerimize gore bir filtreden geciyor ve bu filtre yine deneyimlerimize gore degistiginden eski bir zamana aynı yasadıgımız gibi gitmemiz imkansızlasıyordu. Birinci problem, kendimizdik.

İkincisi ise bizim o zamana gitmemiz icin gecmis zamana ait bir cagırıcıya ihtiyacımız olmasıydı. Yani bizi bu zamanın ve mekanın kısıtlarından kurtaracak, gidecegimiz yere ait bir bag kurmamızı saglayacak esyalara ya da proseslere ihtiyacımız vardı. Ancak sorun tam da burada baslıyordu. Esya kendi tabiatından dolayı eskimekte, bozulmakta ve zaman gectikce degismekte idi. Insan, bir nesneye ismini verdigimiz anda onu geri donulemez sekilde donusturuyordu. Onunla ilgili cumleler kurdugumuzda bile eylemlerimizle hangi zamana,neye ait oldugunu soyluyorerek o nesneyi bir nevi hapsediyorduk. Ve onları artık kendi varoluslarından başka sekillerde etiketlemiş oluyorduk. Labelling teorisi yuzyıllar sonra bu altyapının uzerine kurulacaktı. Nesneler ve esyalar bozulmaya, zamanda seyahate uygun degildi. Bize zamanın otesinden gelebilen isimsiz bir sey lazımdı…

Aslında ses dalgalarını kullanabilirdik. Ancak, cagrıstırcının sadece o gidecegimiz zamana ait olması gerekmekteydi. Sesler, yapıları itibariyle belli frekansta olduklarından kolayca kopyalabilir, yanıltılabilir, kopyaları cıkartılabilir, baska zamanlara da dagilabilirdi. Bu bakımdan sadece ses dalgaları gidecegimiz zamana ait bir cagrıstırıcı islevi goremiyordu.

Zaman aynı sesleri, aynı kelimeleri kendinden cok duymuştu…

Diger bir konu gecmise seyahatte hatıralarımızın gozumuzun onune genel olarak gecmisten kareler-anlar seklinde gelmesi idi. Gecmise ait bir fotografı gordugumuzde aslında o anımızı degil, o anı en son hatırladıgımız anı hatırlayarak o karenin icinde yer alıyorduk. İnsan olum tehlikesi altındayken hayatı gozunun onunden film serdi gibi geciyor ve o tehlikeye karsı tecrubeleri icerisinden bir kacacak nokta bulmaya calısıyordu. Halbuki gecmis zaman da bir akıs halindeydi ve bu o  anlık gorsellerle, o zamana gidip yasamak mumkun olmuyordu.

Hem insanın yasamına ozel,  hem de isimsiz, mekandan da zamanda da munezzeh olabilen, tayy-ı zaman tayy-ı mekan tek duyumuz vardı:

Koku….

Koku tarihte oyle onemli idi ki, nebatiler zamanının en devasal sehri olan harikalar diyarı Petra’yı sırf buhur ticareti yaparak insa etmislerdi. Yaptıkları ticarette altından daha önemli idi, lakin refah içinde bir ütopya devleti kurmalarına rağmen aynı bir koku gibi buhur olup tarih sayfasından kaybolmuşlardı.

Ibn Hayyan aynı Zaman’da bir din Alimi ve tarihçi idi.  İnanışına göre, insana koku, ana rahmine düştükten 40 gün sonra vücuduna ruhuyla beraber kalu bela da üfleniyordu.

Allah bu dünyada hiç bir şey yokken, hatta dünya yokken, ruhlar alemini yaratmıştı.sonra bütün ruhları bir araya toplayıp sordu,elestü bi- rabbikum? yani: ben sizin rabbiniz değil miyim? ruhlarımız bu soru karşısında ‘kalu: bela’ dedi: ‘sen bizim şüphesiz rabbimizsin’.. bu meclis varlığın ilk toplantısıydı.bütün ruhlar orada şahit tutuldular, ta ki dünyaya gelip bir bedene girdikleri vakit sözlerinden dönmesinler… ezel bezmi’nde yan yana olanlar, birbirlerini görenler, konusanlar; bu dünyaya geldiklerinde de yan yana ve yakın olurlar…

Aşk, işte o ezel gününe dayanmaktaydı.

Ve dünyadaki  insanlar hatta diğer Canlılar da kalu bela’dan gelen tanışıklıklarını, eşlerini bulmak için kokuyu kullanmaktaydılar.

Ibn Hayyan, Bir insanı ilk görüşte beğenmeyi ve ilk görüşte aşkı,  onlardan çıkan ve kalu bela’dan beri ruhları ile onlara koku üflenen bu feromonların uyumuna bağlıyordu.

Koku isimsizdi. Kelime tek basına bir sey ifade etmiyordu. Kokuyu ancak koktugu seyin ismiyle anabiliyorduk. Nergiz kokusu, kızarmıs ekmek kokusu gibi…Kokunun kendi kokusu ve tanımı yoktu.Kendi tanımının olmaması onu bozulmaktan ya da degismekten koruyordu. İsimsiz oldugundan esya gibi bozulmuyordu. Esyanın akması kokması soz konusu olabilirdi ama kokunun kendisinin bozulması mumkun degildi..Kokuyu saklamak, kokladıgımız o zamanı bize getirebilirdi.

İkincisi ise bizim koku algımızla ilgiliydi. Ibnı Hayyan’ın calısmasına gore hatırlanan ve yasanan arasındaki fark bizim seyahatimizi engelliyordu. Ancak insan beyninde sadece koku, diger duyularımız gibi thalamus suzgecinden gecmiyor, herhangi bir filtreye ugramıyordu. Boylece herhangi bir carpıtma, eksiltme, bozma ve farklı hatırlama soz konusu degildi. Insanoglunun ilk gelisen beynine en yakın duyu oldugundan ilk hatıralarımızı bile hafızasında tutabiliyor, ölüm sırasında ise en son işlevini yitiriyordu. Koku, en keskin, en etkin, en kalıcı hafıza cesidi idi. Kokladıgımız seyin uzerine bir  deneyim ya da hangi bir filtre olmadıgından o anki yasanılanı degistirmiyordu. Dolayısıyla koku ile kurdugumuz baglantı hatırlanılanlar degil, direk yasananlara dair oluyordu.

Diger bir ozellik ise kokunun öznel olusu idi. Bir parfum bile, bir kisiye sıkıldıgında o kisinin kendi feromonları ve kokusuyla tepkimeye girip tamamen o kisiye ozel bir koku meydana getiriyordu. Ve kullanıldıgı gunun yemekleri, atmosferi ile kombine oldugunda bir daha meydana gelemeyecek kadar kompleks bir koku molekülü ortaya cıkıyordu. Koku ile kurulan baglantılar kopya edilemez, saklanamaz, degistirilemezdi. Esans, o zamana ait hatıralarımızın esasıydı.

İbni Hayyan calısmaları sırasında bir kişiyi ozlemeyi de kokusundan basladıgımızı farketmişti. Onun için canlının özü, koku moleküllerinde saklı idi, ve bu öz ile özlem arasında ilişki vardı.

Ona gore insan gelecege ait bir esansı da koklayabilir ancak bunun gelecege ait oldugundam haberi olmadıgı icin farketmezdi. Ancak gelecekte o kokuyu kokladıgında hatırlayarak gecmise ait bir geri donus (flashback) yasayabilirdi. Bu sanrıya ilm-i beser yuzyıllar sonra “Deja vu” ismini verecekti

Einstein bu acıklamarı duyunca kendinden gecti. Kendi teorimine uygun sekilde “uzay-zaman” dokusu uzerinde koku molekülleri, herhangi bir yıpranmaya ya da bukulmeye neden olmadan, suyun icindeki hava kabarcıkları gibi seyahat edebiliyordu.

Ibn Hayyan bu tespitlerle birlikte kokuyu saklamaya calısmıstı. Aynı zamanda ezoterizmin ileri gelenlerinden oldugu icin, bu hassas calısmalarının hepsini meraklı gozlerden uzakta yaptı. Calısmalarının kolayca takip edilmemesi icin gittigi yerlerde farklı kendini farklı isimlerle tanıttı. Batılılar yıllar sonra kitaplarında onu Geber olarak bilecekti.

Hayyan bir sekilde kokuyu saklamayı basarmıstı ve o gece, hayyamın dagıttıgı saraplara birer birer istedigi kokulardan ekliyor ve kadehleri agzına goturenleri zamanda esrarengiz bir yolculuga cıkarıyordu.

Zaman yolculugunda koku etkili oldugu zamanı iz bile bırakmadan oyle bir muhurlemişti ki kendisi esas, kişiler ise aksesuar haline gelmişti.

Kadehlerinden icenler kaderlerinden bir zaman dilimine dogru seyahata cıkıyor, sarabın rayihası ile sarhos olup, ruya aleminde dolastıklarını zannediyorlardı.

Tarihten konusulacaksa, tarihin o donemleri icerisinde olmak gerek dedi Hayyan.

Ve varolmanın ruhunda onların kokuları vardı…

Ve hic burada kurulan hic bir cumle, Ibni Hayyan’ın yaptıgı gibi kızarmıs ekmek kokusunu, yeni dogmus bebegin kokusunu, sevgilinin o kokusunu, annenin kokusunu, gunesli bir gunde kumsalda yavasca esen yel ile gelen denizin o tuzlu kokusunu anlatamayacaktı.

Esans ile esas, öz ile özlem, rahiya ile rüya… Tesadüf olamazdi.

Hayatın anlamı da koku gibiydi.  Tek başına ifade edilemez ama var ise anlamı,kokusunda idi.

Buhurlar dagıtıldı, hikayemiz basladı…

 

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir