Polimatların Sofrası (Göz’ün Dem’ini)-1

Motorsiklet eğitiminde anlatılan bir ders vardır. Önündeki aracı uzun süre aynı mesafede takip etmemen gerekir. Aranızdaki mesafe güvenli bile olsa, bunu sıklıkla değiştirmeniz tavsiye edilir. Bunun için en güzel yöntem ise özellikle uzun yolda, yarışmadan, bir diğer aracın, bir senin birbirinizi arada sollayarak yol almasıdır.

Bunun kuralın temel nedeni, biraz ilginç. Gözümüz, öndeki cisim ile sürekli sabit bir mesafeyi takip ederse, aradaki mesafe ve hız kavramlarını kaybetmeye başlıyor. Ve bir süre sonra, farkında olmadan öndeki arabaya çarpma noktasına geliyor. Olayın bilimsel dayanağı ise daha ilginç:

İlk defa birinci dünya savaşında amerikan savaş uçaklarında bununla ilgili bir araştırma yapılıyor. Pilotlarda yapılan araştırmalarda, Amerikalılar, ölüm nedeni olarak, uçakların daha önce takip ettikleri japon uçağına çarparak infilak ettiklerini gözlemliyorlar. Ve araştırma sonucu bu vakaların sayısının rastlantı olamayacak kadar yüksek olduğunu farkediyorlar. Hatta çoğu Amerikan pilotu, daha önce bombaladığı japon uçağının patlayan gövdesine doğru körü körüne giderek canına kıyıyor.

Bilim adamları sonrasında, bahsettiğim öndeki aracı takip ederek mesafe ve hız algısının tamamen kaybolmasına mitolojiden esinlenerek “ikarus sendromu” adını koyuyor. İkarus, yunan mitolojisinde babasının uyarısına rağmen zevkten kaçmayıp, güneşe çok yakın yolculuk ederken balmumundan yapılan kanatları eriyerek Ege denizine düşer ve hayatını kaybeder.

Bu hikayede anlayacağınız üzere, ne sadece mitoloji ile ne de sadece motosikletle ilgilidir. İnsanın sadece bir şeye tutulma noktasında takip etmesi, bir kişiyi fanatiklik mertebesinde görüp sürekli izlemesi hayatın her alanında bir ikarus sendromuna yol açıyor. Arada sırada başkalarının sollamalarına izin vermezsek, bakış açımızı değiştirmezsek ya da baktığımız yeri değiştirmezsek, gözümüzün ve aklımızın tutulup kendi kendimizi öldürmemiz kaçınılmaz. Ben kendi ülkemdeki çoğu insanın psikozunu bir nevi ikarus sendromu olarak görüyorum. Babaları kadar yakın olsam bile beni dinlemeyecekleri de teşbihimi haklı çıkarıyor. Onun için bu konuda fazla konuşmadan, kendi güneşinize ve kanatlarınıza bir bakın istiyorum.

Quo Vadis! Nereye gidiyorsun!

Motosiklet eğitiminden başladık ordan devam edelim. Nasıl olsa neredeyse bütün Türkiye’yi o iki tekerin üzerinde dolaştım. Hikayeler cebimde ve bunları bedava sattığımdan dolayı çok kötü bir tüccarım. Motosiklette ikinci ders, viraj alırken, neredeyse hiç bir zaman önüne bakmamaktır. Her zaman kafayı çevirip, virajın çıkış noktasına bakarsın. Çünkü nereye bakarsın, beynin de oraya doğru yönlenir otomatik olarak. Araba kullanırken sakince deneyebilirsiniz. Kafanızı nereye çevirirseniz, oraya doğru temayül edersiniz. Araba o tarafa gider.

Dolayısı ile bundan bir hayat felsefesi çıkarmamak benim gibi birisi için imkansız. Nereye bakıyorsan oraya doğru gidiyorsun işte. Ne ile meşgul isen o şeyin bir parçası oluyorsun. Şu anda olduğun şeyden daha çok da baktığın şey şekillendiriyor seni. Yani bir şeyi başarmak değil ama bir şeyi hedeflemek senin hakkında, onu başarmaktan daha çok söylüyor. Neyi istediğin, ne olduğundan önemli. Bir millet batıya doğru bakıyorsa, batıya doğru gidiyor. Doğuya doğru bakıyorsa doğuyla hemhal oluyor. Bu kişisel anlamda da, toplumsal anlamda da aynı.

Neyi arıyorsun der Rumi.

İşte bu yüzden, Aşkı arıyorsan aşık, zulmü arıyorsan zalimsin. Sen olduğun yer değil, olmak için çaba harcadığın kişisin.

Ne çok varmış söylenecek. göz de iki tip hücre var. Bir tanesi cismin biçimini algılamada görevli, diğeri ise renkleri ve detayları. Birincisi, sayı olarak ikincisin 10 katı. Yani bir şeyin biçimini, şeklini tanımaya, o şeyin renklerinden ve detaylarından 10 kat daha meyilliyiz. Bence bu gözümüzün şekle içerikten ne kadar daha fazla özen verdiğimizi gösteriyor. Şekil, sadece toplumda değil, bizim gözümüzde de daha önemli. Detay ise sonradan geliyor. Eğer daha fazla ışık varsa, daha fazla bilgi varsa geliyor. Bir şeyin karanlıkta şeklini en çok tanıyabildiğimiz insan yapımı eşya ise, coca cola nın etek tasarımlı şişesi. Bir de televizyonda en çok izlenen programlara bakarsak: Demokrasi gerçekten gözümde bitti şu an. Hayatımız olmuş konik hücre, sen neyin detayındasın…

Neyse, konuya dönüyorum. Bir yere dikkat vermek genelde göz ile oluyor. Gözün eğer bu yazıyı okuyorsa, masanın diğer ucuna artık odaklanamıyorsun demektir. İkinci dikkat vermek ise duygusal. Gözün istediğin yere baksın, gönül orda değilse bir şeye odaklanamıyorsun. Çoğu zaman insanlar uzaklara bakar, gözleri seğirir, dalar gider böyle durumlarda. Belli ki olmak istedikleri ile değildir. O orda değildir.

Bir diğeri ise herkesin aslında bildiği bir analoji. Karanlıktan aydınlığa ve aydınlıktan karanlığa geçişte göz bebeklerimiz ayarlanana kadar bir süre körlük yaşıyoruz. Bu ancak yumuşak geçişlerle kaçınılabilir bir durum. kişinin de hayatında büyük değişimlerinde hemen her şeyi aynı şekilde idrak edemediğini düşünüyorum. Belli bir süre geçmesi lazım ki, beyin de fizik de ayarlamasını yapsın, değişen gerçeklerin farkına varsın. Aynı zamanda bunun şu anlamı da var, aydınlıktan karanlığa çok alıştıra alıştıra geçtiğimizde ise, gözlerimiz körleşmiyor ama herşeyi aynı şekilde görmeye devam ettiğinden karanlığın farkına varmıyor. Ne ara akşam oldu diyoruz aradan yavaşca batna güneşin ardından çoğu zaman…

Yani aslında göz ile sadece görmeyiz. Gözümüz ile çevremizdekiler de bizi görürler. Göz dışarıya olduğu kadar içeriye açılan bir penceredir. İç dünya ile dış dünyanın bir kesişim noktası.

Kötü bir şey başına geldiğinde gözlerinden akar içinin suyu. Bir olaya çok sevindiğinde gözlerinin içi güler. Genelde bir şeyin doğrusunu öğrenmek için söyleyenin gözlerinin içine bakarız. Tamam hemen duygusala bağlamayın, bilimsel bir şeyler anlatalım.

Kahnemanın güzel bir deneyi ile başlayayım. Kahnemana göre, insanın iki tip düşünce sistemi var. Bir tanesi, biraz yüzeysel ve otomatik hesap kitapların yapıldığı, enerji bakımından ekonomik, çok dikkat gerektirmeyen olaylar sırasında kullandığı birinci tip düşünce. Diğeri ise, kritik düşünce gerektiğinde, bir matematik sorusu ile uğraşırken, strateji geliştirirken kullanılan, enerji sarfiyatı fazla olan ikinci tip düşünce sistemi. Deneye göre kahneman, gündelik yüzeysel konuşmalarda, insanların enerji sarfetmeden birinci düşünce sistemi ile hareket ettiğini, bunun reflekslere ve deneyimlere bağlı olduğunu dolayısıyla, hızlı pratik ve enerji tasarruflu olduğunu söylüyor. İkinci sistem ise dediğim gibi olağan dışı sorularda, problemlerde, sorgulamalarda ön plana çıkıyor. Buna göre yapılan deneyde,  4 haneli bir sayının her hanesini tek tek yükseltmeleri isteniyor. Yani sayı 1456 ise , sonraki 2567, sonra 3678,… Bunu yaparken deneklerin göz bebeklerindeki büyümeye bakıyorlar ve ilk deneyden farklı olarak büyük oranda bir büyüme olduğunu görünüyorlar. Denekler hesap yapmayı bitirdiğinde hemen göz bebekleri tekrar küçülüyor. Hatta, daha sonra deneklere sayıları 2 şer 2 şer arttırmaları söylendiğinde, göz bebeklerinden deneklerin ne zaman pes edip, hesap yapmayı bıraktıklarını gözlemleyebiliyorlar. Deneyin iki sonucu çıkıyor. Evet, gündelik hayatla ve matematik problemlerini aynı beynimiz ve düşünce sistemimiz ile ele almıyoruz. İkincisi ise prefrontal korteks ile işlem yaparken göz bebeklerimiz istem dışı büyüyor. Deneyin sonucunda Göz bebekleri, büyüklüklerini sadece ortamdaki ışığa göre değil, aynı zamanda prefrontal lob aktivitesine göre de değiştirdiklerini görüyorlar.

Bir başka deneyde, deneklere beyinleri meşgul ve göz bebekleri bu sorularla uyarılmış insanların fotoğraflarını ve uyarılmamış insanların fotoğrafları gösteriliyor. Deneklerin büyük bir çoğunluğu nedenlerini bilmeden göz bebeği büyümüş olan insanları tercih ederek onları daha güzel bulduklarını söylüyorlar. Yani bilimsel olarak da Smart is new sexy! Tabi kapitalizm bu fırsatı kaçırır mı? Belladonna adında bir marka hemen göz bebeklerini büyütücü bir damla çıkarıyor piyasaya bu deneylerden sonra. Göz bebeklerini, göğüslerini, dudaklarını büyütmek için oluşan sektörü, insanların harcadığı emeği, parayı düşününce, üremek için yaptığımız yatırımın niteliğini sorgularken göz bebeklerim büyüyor ve bilimsel olarak daha çekici hale geliyorum. Bu yazıyı yazmamın amacı budur belki de. Freud sen misin o?

Çok mu biliyorum? Sanırım çoğu insandan daha çok olsa da, öğrendikçe kendime göre daha az şey bildiğimi farkediyorum. Birincisi bilginin sonsuzluğundan ikincisi de değişiminden kaynaklanıyor sanırım. Bilgileri idrak ettikçe, benim anlayışım değiştiğinden, eski öğrendiklerim eskisi kadar işe yaramıyorlar. Yani görüşümü, anlayışımı değiştirmeyen bilgi aslında çok kullanışsız geliyor, kullanışlı olan bilgi ise artık onu kullandığımdan ve anlayışımı değiştirdiğimden dolayı alakasını yitiriyor. Bilginin farkettiğim en büyük paradoksu bu olsa gerek.

Göz uzun konu ve görüşümüzü biraz arttırmak için daha devam edeceğiz,

Gözüm üzerinizde…

 

 

 

 

 

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir