Polımatların sofrası (Giris)

O gece Gökyüzünde avagadro sayısı kadar yıldız vardı. Baktığı yıldızlı göklerin ne zaman dönmeye başladığını düşündü. Sonra, kendinden önce gökyüzüne bakıp, bu soruyu düşünenleri düşündü. Kadim zamanlardan bugüne herkes, aynı gökyüzüne bakıp, ne farklı şeyler görmüştü oysa! Bazıları ona şarkılar yazacaklardı. Galileo onları daha yakından nasıl görebileceğini düşünecek, Kopernik için bu bir mesafe meselesi olacaktı. Einstein’ın gözleri uzay-Zaman gibi bir düzlem çizecekti belki de yukarı baktığı anda, Sır’rı görecekti. Hayyam elinde şarabı onlara bakıp bazen formüller bazen şiirler yazacak, Küçük prensin gözleri o kadar Yıldızın arasında Gül’ünün gezegenini arayacaktı. Sümer kralı yıldızlara daha yakın olmak için Zigguratları inşa edip, bu tapınaklardan tanrılarına erişmeye çalışacaktı. Eski Zaman muvakkiti gökyüzünde yıldıznamelerini izleyecek, nice gam mübtelası, acılarını feza çarşafının altında yıldız yıldız ağlayarak geçirecekti. Sagan, bu hem bu yıldızların tozu olmanın büyüklüğü, hem şu toprağın tuzu olmanın küçüklüğü ile sonsuzlukta kaybolmadan seyahat edecekti gözleriyle… Bütün bu kadim bilginin kendi içinde gizlendiğini hissederek yıldızlara baktı, ellerini açtı ve kendi etrafında dönmeye başladı. Bir mevlevi ayinin tam orta yerinde, kırmızı postun çizgisinde hissetti kendini. Etrafındakiler güldü. Soytarılık etmeden sevdiklerini güldürmeye çalışan mülteci istekleri hep olmuştu…

 

“Dönmektir sanırsın marifet…
arş dönüyor.. yıldızlar dönüyor dersin…
zahirdir gördüğün.. zahirde dönersin…
marifet dönmek değil bulmaktır… bilesin”
Rumi

 

Bir düzine arkadaş, o akşam Ateşin etrafında bir daire oluşturmuşlardı. Arşimet, bu daire şeklindeki masanın büyüklüğüne bir de ateşe olan uzaklığına baktı. Bu ikisinin oranı, evrenin her yerinde aynı sabit sayıya eşit olması her düşündüğünde inanılmaz geliyordu ona. Öyle ki, birbirini hiç tekrar etmeden sonsuza doğru giden bu sayıda herkes kendinden bir şeyler bulabilirdi. Çemberi oluşturan herkes -Pisagor da dahil-, Pi’ de kendinden bir şey bulabilirdi. Böyle bir kısa yol (heuristic – ki evreka ile aynı kökten gelmekteydi-) çıkarımda bulunarak, eliyle toprağa bir kaç tane küçük daire daha çizdi…Önceki hayatını hatırladı. En son bu daireleri roma askerleri tarafından öldürülürken Siracusse’un kumsallarında çizmişti.

 

Hava ve su buz kesmişti. Bir insan olsalar yüzlerine bakılmaz, liman olsalar yanlarına yaklaşılmazdı. Toprak ve Ateş ilk başta ona uydular. Dairenin etrafındaki gerçekleşen ilk sohbetler de onlar gibiydi. Yabancıö soğuk ve uzak. Odunlar alev alıyor, MaCiT bir termodinamik kitabından fırlamış gibi ateşi arttırdıkça, ortam da gittikçe ısınıyordu. Bazıları yine de önemli konuları konuşmak için Ateş’in merkezinde Sıcaklığın 451 fahrenheit olmasını beklediler. Bu kağıdın yanma derecesiydi. Beklediler ki konuştukları şeyler evrende sadece ses dalgaları olarak yayılsın. Beklediler ki, o geceden sonra, o konulara ait hiç bir yazılı kanıt kalmasın. Beklediler ki o gece oradakı herkes, bekaya sadece hoş bir seda bıraksın. Beklediler ki, sohbet demini alsın…

Demleniyor…

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir