Polimatlarin Sofrasi (Duygunun Dem’i)

İnsanın, tarihinin nereden geldiğini ve nelerden ibaret olduğunu polimatlar daha önce tartıştılar. Ordan, ortada yaktıkları bilge ışığı duyularına tuttular. Ne var ki, tartışma onların duygularına dair çevrede gerçekleşen olaylardan bahsediyor ancak bu duyguların kendi iç dinamiklerinden bahsetmiyordu. Onlar da kendilerini uyandırması için biraz kahve aldılar ve konuşmaya başladılar.

Neden konuşuyorlardı… Biz onlardan fazla biliyorduk. Ama bilge değildik. Bilgi çağında olmamız, aynı zamanda bir şeye tutku ile bağlanmamızı da engelliyordu. Etrafta bir sürü güzel kokan çiçek olduğundan, konduğu çiçekten hep başkasına uçacağını bilen ve ona göre davranan arılar gibiydik. Alim ve ulema ise böyle değildi. Onlar o tek çiçekle hayatlarının sonuna kadar yaşamasını öğrenmişti. O çiçekten hayatlarının sonuna kadar beslenmişlerdi. O çiçeği canları pahasına korumuşlardı. O emekle, o çabayla o çiçekle anılır oldular. Onların başka çiçeğin rengini kokusunu bilmezdi. Kendi çiçeklerinin arısıydılar.

Bilginin refahı ile rahatladığımızı zannerken, bilgeliğin fakirliği ile karşılaştık. Bu aşırı dozda enformasyon, hiç bir çiçeğin bizim tek çiçeğimiz olmamasını sağladığı gibi, tek bir çiçeğin üstünde de tek bir arı olmasını engelliyor. Eskinin bilge adamı ile yaptığın muhabbeti, şimdinin heyetlerini bir araya getirerek, seminerlerle, konferanslarla ancak yapıyorsun. Onlar da paylaşmak isterse. Neyse…

Evet, kahvedeki kafein ile uyanıklaşıyor, bir miktar şarap uyku getiriyordu. Çünkü insanın hisleri, diğer memeliler gibi bir algoritma ile çalışıyordu..

Duygulara sahip olmak bu bakımdan tek başına bir insan özelliği değil. Şu ana kadar öğrendiğimiz şey, diğer memelilerin de benzer biyokimyasa mekanizmaya ve dolayısıyla duygulara sahip olduğu.

Yani azcık insan ol yerine azcık memeli ol demek daha mantıklı. Lakin hepimizin benzer duyguları var. Hepimizin içinde benzer izlenen yollar var.

Bu yolları ilk başta farkeden ve bu denklemleri insanda değil kendi dünyasında çözmeye çalışan ilk büyük isim Al-harezmi. O akşam masada, kendisinin adının o yaşadıktan yıllar sonra, algoritma halini alarak neredeyse dünyanın en önemli yollarını yapmasına şaşırarak bakıyor. “El cebir-ul vel mukavemet” kitabını yazarken Cebirsel işlemlerin kuvvet yolu ile zorla çözülmesini araştırıyordu. Lineer ve quadratic denklemlerin çözülmesinde sunduğu yolları şu an hala kullanmaktayız. Kendisinden 1200 sene sonra bilgisayarın icadından, astronomideki 5 gezegenin hareketlerine dair bilgileri hala ona ve onun açtığı bu yollara borçluyuz. Dolayısıyla, bu yola onun ismini vererek El-kharezmi yani algoritma diyoruz.

Peki nedir bu memelilerdeki biyokimyasal algoritma meselesi? Efendim, atomu parçalarığımız gün ile bireyi alıp parçaladığımız gün arasında çok büyük benzerlikler var. Lakin, nasıl proton, nötron elektron ve hix, pozitron gibi daha bir çok sub-atomik partikülden bahsedebiliyorsak. Bir memelinin hisleri üzerinde de benzer sistematik biyokimyasal düzenlemelerden söz edebiliyoruz. Inside out filmini izlemeyenler, bence izlemedikleri her gün çok şey kaçırıyor. Sinema aleminin insanın kendi içine yaptığı yolculuğun bir belgesel değil de bir çizgi film olması başlangıçta ne kadar ironik görünse, korteksi daha yeterince oluşmamış bir bebeğin bile hoşuna gidebilecek bir yapım bu kadar uyumlu sergilenebilirdi diyor insan kendi kendine.

Evet hepimiz doğduğunda memeli olarak doğarız ve memeli beynimiz oradadır. Ancak iletişimi sağladığımız, kognitif özelliklerle donatıldığımız, zeka ile alakalı kısım 2 yaşından sonra oluşmaya başlar ve bu ergenliğe kadar hızla gelişmeye devam eder. Ancak memeli beynimiz, bütün algoritmalar ile hali hazırda donatılmıştır bile…

Bu memeli beynimiz, içinde limbik sistemin de bulunduğu, hipotalamus, talamus, basal ganglia, hipocampus ve amigdala’dan oluşuyor. Muhakkak daha ayrıntısı vardır ama konu bütünlüğü için oralara girmiyorum. Buradaki limbik sistem lafı çok önemli. Zira evrimsel olarak paleomamalian cortex dediğimiz şey limbic sistem. Yani evrimsel olarak eski beynimiz hala içerlerde duruyor ve artık diğer kesimlerle beraber çalışarak görevine devam ediyor.

Peki algoritma nerede? Bu limbic sistem, bizi biyokimyasalları ile kontrol ediyor. Ve tetiklediği maddelerle biz bir şeyler hissetmeye başlıyoruz. Hangi maddeleri nasıl tetiklediği ise bize resmen sadece mutluluğun değil, bütün duyguların anahtarını veriyor. Bunlar binlerce yıllık bir iterasyonlar meydana gelmiş hayatta kalma ve üreme mekanizmaları. Kadim algoritmalar. İnsanın kendi tarihinden bile eski…Lakin elektrona bakıp, atomu anlamak naısl mümkün değilse, bu biyokimyasallara bakıp insanı görmek imkansız. Ama alt-algoritmaların nasıl çalıştığını anlarsak, atoma da insana da dair daha fazla şey öğrenmiş oluruz.

Dopamine, serotonin, oksitosin ve endorfin… Bunlar, doğal seleksiyon bakımından bahşettiği güzel duyguları tetikleyen kimyasallar.

Dopamine, bir ödül mekanizması gibi çalışıyor. Yeni bir ihtiyacımızı karşıladığımızda, kafamızdaki bir görevi tamamladığımızda. Lakin beynimiz, ödüle hemen alışıyor ve artık aynı ödüle aynı miktarda mutlu edecek kadar dopamine salgılamıyor. Onun için hep bir gelişim her bir yenilik peşindeyiz.Yani yeni mesafeler koymak, yeni hedefler belirlemek, yeni yerler gezmek, yeni deneyimler yaşamak kalıtımsal olarak ödüllendirilen bir biyokimyasal algoritma. Demem o ki, çoğumuzu bu özelliğiyle avlıyorlar canımcım. “Traveler” olmak senin bir özelliğin değil, memeli olmanın bir özelliği. Yani ormandaki geyiğinde instagram hesabı olsa, o da kendisi için “traveler” yazardı.  Ve her like edişinde bir doz dopamine daha salgılanırdı. İşte algoritma budur.

Serotonin, grupta sosyal olarak güçlü pozisyonda olduğumuzu hissetmemiz ile tetiklenen bir biyokimyasal. Grupta güçlü bir pozisyonda olduğumuzu algılamamız ile genlerimizi  güvene alarak mutlu hissetmemizi sağlıyor. Burada kilit olan şey öyle olduğundan ziyade öyle olduğunu algılamamız yeterli. Dolayısıyla politikanın üzerimizdeki baskısını ve her sosyal gruptaki güç kavgasını böylece anlamlandırabiliyoruz. Güce tapmıyoruz. Daha fazla serotonin için güçlü olmaya ihtiyacımız var. Ve aslında güçlü olmasak da öyle hissetmemiz bizi mutlu edebiliyor. Bu nüans çok önemli. Çünkü vahşiliğimizin çözümü burada olabilir. Herkesin belli bir alanda diğerinden güçlü hissetmesi yaradılışımızdaki vahşetin biraz üstesinden gelebilir gibi…Memeli beynimiz, aslında bizim değil kendi genlerinin devamını garanti altına alıp, seçileceğinden emin olmak için sosyal olarak dominant olmak istiyor. Ve buna yaklaştığında da basıyor serotonini… Gelsin ikramiyeler, gelsin paralar, gelsin yeni mevkiler, gelsin PB’ler…

Oxytocin, sosyal grup tarafından desteklendiğimizi hissettiğimizde salgılanan biyokimyasal. Tek başına evrende yalnız olmadığımızı duyurmaya evrimsel olarak ihtiyaç duyuyoruz. Yoksa tükeniriz. Sosyal grup olmak hem hayatta kalmak, hem de üremek için teşvik edilen bir kalıtımsal özellik. Bunun teşvik etmenin biyokimyasal algoritması da oxytocin. Birisinin güveni ile, dokunuş ile, güvenli hissetmek ise, eve girince ailenle birlikte huzurlu hissetmek ile de salgılanan oxytocyn. Bu hormon iki yollu çalışıyor. Yani dokunduğumuzda da dokunulduğumuzda da, yardım ettiğimizde de, birisi bize yardım ettiğinde de oxytocin salgılanıyor. Ve oxytocin ile birlikte güven duygusu oluşuyor. Dolayısıyla, bize zor zamanlarda yardım edenlerin, ve yardım ettiklerimizin en yakınımızda hissedilmesi biyokimyasal bir algoritma. Sosyal olarak kendimizi bu şekilde güvende hissediyoruz. Bakmayın siz bireyselleşen ve her geçen gün depresifleşen batıya. Hayatta kalmamız için güvenebileceğimiz bir sosyal grubun parçası olmak memeli özelliğimiz. Bu sosyal desteği güçlendirerek oxytocyn bayramı yaşayabiliriz.

Endorphin ise vücudumuzun hedefine doğru giderken hissettiği acıyı maskelemek için kullandığı bir mutluluk hormonu. Memeli dünyasında düşmanla karşılaştığımızda kaçarken ya da savaşırken hayatta kalmamız için binlerce yılda geliştirdiğimiz bir algoritma. Bundan dolayı eğer hedefe kilitlenmiş isek aksiyon sırasında acılarımızı, ağrılarımızı hissetmeyiz. Sonrasında yani ancak etkisi geçtiğinde herşeyi gerçekliğiyle hissetmeye başlarız.

Cortisol ile bir tehditle karşı karşıya kaldığımızda bizi uyandıran ve harekete geçiren hormon. Stres duygusu tamamen cortisol ile alakalı. Kendimizi kötü durumda hissettiğimizdeki streslenmelerimiz ve grupta geri çekilmelerimiz bu biyokimyasalın bir etkisi. Grup içinde ya da dışında bir tehdit algıladığında hayatta kalmamız için bize bu geri çekilme hareketini cortisol tetikliyor. Dolayısıyla, cortisol sagılanmasıyla birlikte uyarılıp streslenmek başa çıkamayacağımızı düşündüğümüz olaylarda harekete geçmemiz için zincir reaksiyonu gibi hareket ediyor.

Memeli beyni, işte bu kimyasallar aracılığı ile sürekli olarak beklenilen acıyı ya da mükafatı ölçüp tartmak üzere programlanmış bir biyokimyasal algoritma.  Ve aslında bu ve benzeri kimyasalların kullanımı ile bahsettiğimden çok daha kompleks bir yapıya sahip. Bunda en önemli etkenlerden bir tanesi sistemin kombine çalışması. Dolayısıyla burada tek tek anlattığım hormon seviyeleri farklı oranlarda beraber salınıp, duygularımızı da düşüncelerimizi de allak bullak edebiliyorlar. Aşk mesela, bu başta saydığım hormonların hepsinin maksimize olmuş durumu, coşkunluk, mutluluk, stres, endişe, başarı, bağlanma… Hepsi var aşkta. Ne var ki açıklayabildiğimiz, bu basit alt algoritmalar bile kendimiz hakkında hiç de kendimize yediremediğimiz şeyler söylemeye yetiyor.

Genelde bu konuda başkalarının davranışlarına bakarak karar vermek kolay ancak kendimize bunları yakıştırmak gerçekten zor. Yani ben bir algoritma mıyım! İnsanın buna inanması için kendisi en büyük engel. Ve bu engeli de kendi algoritması oluşturuyor düşününce. İnsan parmağı acıyana kadar parmağındaki acı sinirlerinin farkında olmaz, hasta olana kadar bağışıklık sisteminin. Dolayısıyla hastalıklı olmayan bir beyin kendi bilinci ile ilgili sorularla uğraşmaz. Eğer kendi farkındalığı ve algoritması üzerine düşünüyorsa, mutlaka kendine göre yolunda gitmeyen bir şeyler vardır. Ama bunu hastalık olarak görmek de, farklılık olarak görmek de kendi adını verdiğimiz bir süreç. Normal değiliz bence, ama Picasso da değildi, Einstein de değildi. Acaba bunların hiçbiri, hastalılarımız da, yaralarımız da dahil çözülmesi gereken bir problem gibi değilse! Aslındaa bütün bunlar bir problem bile değilse!

Ne var ki bu hormonların hepsi yapıları itibari ile anlık olarak bize bu duyguları yaşatırlar. Ve bu biz bu duyguları tekrar tekrar yaşamak için onların adlarını dahi bilmeden vücutta salgılandıkları zamana geri dönmek hatta, onları salgılatan şeyleri tekrar tekrar yapmak isteriz. Ancak aynı oranda salgılamak için de bu yaşanmış mutluluk için hep daha fazlasına yada farklısına ihtiyaç duyarız. Bu sadece kendimize ve başkalarına yapıştırdığımız bi etiket değil. Bu tamamen memeli özelliğimiz.

Burada bana inanılmaz gelen bir olay var. Bu işlemlerin hepsinin memeli algoritması olması yeterince inanılmaz geliyor ve asıl hoşuma giden bu işlerin sahibi limbik sistemin sınır olması. Yani şu ana kadar bahsettiğimiz her şey paleomemeli korteksi dediğimiz eski beynimizde olup bitiyor ve buna “sınır” anlamına gelen limbic sistem deniyor. Demem o ki bu sınırın dışında kalan her şey beynimiz için dışarısı yani çevre demek. Buna beynimizin korteksi de dahil!

Evet, zekamız, ne düşündüğümüz, iletişimimiz, kendi ağzımızdan çıkan sözler limbic sistemimiz için çevre demek. Dolayısıyla, insan kendisini dünyayı nasıl algıladığımız dünyanın nasıl gerçekte nasıl olduğundan daha önemli. Zaten duyularımızın kapsama alanının, görebildiğimiz renklerin tüm tayfın çok dar bir kısmı olduğunu ifade etmiştik.

Bizler kendi dünya algılarımızın ürünüyüz. Bunun gerçeklerle alakası olup, olmaması limbic sistemin umurunda bile değil. Buna göre, üzülüyor, seviniyor, ağlıyor ya da donuk yaşıyoruz. Yüzbinlerce yılda bu hale gelen içimizdeki algoritmanın sayesinde ve aynı zamanda yüzünden…Lanetimiz de burada bütün servetimiz de…

 

 

 

 

 

 

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir