Polimatların Sofrası (Doku’nun Dem’i)

Inandıgımız hikayeler guzeldir.

Ya da güzel olan hikayelere, biz inanmak isteriz.

Eger bekledigimizden de guzelse baglanırız o hikayeye. Ve bir hikaye de bir sevgili gibi kendi kokusu ile baglar insanı kendine…

Sahi ne oldu bizim kadim insanlara. Nerede Sems, nerede Freud, nerede Bruno, Nerde Kant, nerde Leonardo…

Ibn Sina, Albert, Harezmi, Isaac, Heisenberg, Kant, Luther… Neredeler…

Insanlık tarihine dair hikayelerden hangisini hatırlayıp, hangisini unuttugumuza bakınca masadakilerin yurekleri kederleniyordu…

Insanın kadim bilgiyi ve yaşanılanları bu derece unutacakları onların bile aklına gelmemiştir…

Bilselerdi, insana nisyan(unutan)’dan türeyen bir isim vermezlerdi belki. İnsanın geçmişini unutması ileriye yönelik kararlarında çok büyük tekrarlamalara neden oluyordu. Bunu farkeden bazı ulema ve kudema için zaman bir döngü halindeydi. Bu sozü onlar soylemişti: Tarih tekerrürden ibaretti.

Optik ilminin uzmanı Ibni heysem, insanın tarihe bu bakışını bir görme özürü olarak değerlendiriyordu. İnsan yaşamadığı geçmişi ve uzak tarihi bilse bile unutuyor, gelecek kararlarında ise ancak yakın geleceğini düşünerek hareket ediyordu.  Geleceğe bakarken de, geçmişe bakarken de insan miyoptu. Ve ona göre kesinlikle gözlük kullanması gerekiyordu. Bu gözlük ise bize olayların derinliğini gösterebilecek bir tarih ilmi idi.

Bunun olmaması için tarihten ders almak gerekiyordu. Ancak tarihten ders almak için onu bizim yaptığımız gibi okumak ve bilmek yetmiyordu.

Söz uçuyor, yazı kalıyor ama anlam da aynı koku gibi görünmüyordu.

Ilm-i Umran ve Beşer ilminin kurucusu İbni Haldun hayatının cogunu bu konuya adamıştı. Zamanında tarihe bakış açımızdaki eksikleri, daha o donemden farketmişti.

Antik yunandan suregelen tarih yazıcılığı anlayışında, genellikle yapılan anlaşmalara ve savaşlara vurgu vardı. İnsanlar bunları okuyor, kayıdını tutuyor, okullarda ezberliyor, bazen birbirlerine hikaye seklinde anlatıyor ve aynen geciyordu.

Ancak kadim insanların yasadıkları, yüzleştikleri bunun otesinde idi. Onları okumak ya da ezberlemek ve yapılan savaşlar hakkında bilgi sahibi olmak, kitabı kafanın içinde değil, denge çalışmak için kafanın üstünde tutmakla eşdeğerdi…

Ona göre tarihsel olayları zamanlarının ve bulundukları cevrenin etkileriyle derinlemesine değerlendirmek kutsallık derecesinde önemliydi. Hayatını, bunu yapmaya çalışarak geçirdi.

Ibni Haldun’un çalışmalarına göre tarihsel olayları değerlendirmek için o zamanın şartlarını düşünmek gerekiyordu. Ve olayın bulunduu coğrafyayı, insanı, sosyo ekonomik ve politik yapıyı bilmeden o olayı anlatmak imkansızdı.

Bundan dolayı tarih yazıcılığını da, anlatıcılığına da yetersiz buluyor bizim bu ilimden ders alamayacağımızı iddia ediyordu. Bunun için kendi icat ettiği ilm-i Umran da tarihi olayları o zamanın sartları ve olayın bulundugu cografyaya ve insanlara gore degerlendirmeyi hedeflemekteydi.

Tarihi derinlemesine degerlendirmek, olayların gerceklestigi sartları anlamakla mumkundu. Ibn-i Haldun bir olayın gerceklestigi sosyo ekonomik cografi ve politik kosullara kısaca o zamanın “doku”su diyordu.

Ama tarihte gerçeklesen olaylara gitmesi ve zamanda seyahati  o  donem mumkun olmadıgından gecmise dair boyle bir “doku” calısması yapamamıs sadece kendi yasadıgı donemi boyle degerlendirebilmişti. Yine de gelecek nesilllere bıraktıgı notları, yuzyıllar sonra bu kitaplarından sosyal bilimlerin ve ozellikle sosyoloji ilminin kurulmasına yol acacaktı.

O gece ise Ibn Hayyan’ın, sır gibi sakladığı o kokular ile onları tarihte yolculuga cikabilecek, o zamanın dokusunu hissederek bize unuttuklarımızı hatırlatabileceklerdi. Bu inanılmazdı…

Bu yolla, olayların yasandıgı zaman ogrenilebilecek, ve tarih, okumaktan daha cok yasanabilen ve idrak edilen bir vucuda burunecekti. Dolayısıyla, masadakiler tarihi olayları dokusuyla yasayarak sanki kendi tecrübeleri imiş gibi onlardan ders çıkarabileceklerdi.

Koku vasıtası ile doku edinilecekti.

Ibni Haldun, aynı zamanda tarih yazıcılıgında neden hep savaşlara ve büyük anlaşmalara yer verildiğini, neden insanların o zamanki günlük koşulları ile ilgii pek bilgi olmadığını da araştırmıştı.

Bulguları ilginç ve biraz da tüyler ürpertici idi.

İlk kural, sözün uçtuğu ve yazının kaldığı gerçeğiydi. Bunun için Heredottan başlayarak bütün tarihçiler doğru ya da yalan hayatları boyunca yazdılar, yazdılar, yazdılar… Ancak Heredot tarihin babası olduğu kadar yalanların babası olduğu da bilinmekteydi. Dolayısıyla, kimin ne kadar dogruları ve objektifi yazdığı pek bilinemiyordu. Yazılanlar hikayeler gibi ozneldi ve tek bakıs acısına sahipti.

Yazılanlara dair oznel olmayan seyler asıl ilginc olandı. Hayat herkes için farklı ama ölüm herkes için aynı idi. Bu gerçek, tarih yazıcılığındaki objektif degerlendirmeti olumler üzerine cekiyordu. Soz ucuyor, yazı kalıyor ama kan keskin kokuyordu. İnsanın her yaptığı tarihçinin gözünde değiştirilebilir ancak ölüm değiştirilemezdi. Bundan dolayı savaşlar, salgın hastalıklar, sürgünler ve kıtlıklar tarih sayfalarını süslemekteydi…

Tarih kitaplarında geri kalan anlaşmalar da, aslında öncesindeki büyük anlaşmazlıkların sonucu idi. Ve o anlaşmalardan da kan kokusu geliyordu. Magna Carta’nın oncesinde ve sonrasında dökülen kanlar, Fransiz devriminin mottosu “esitlik, ozgurluk ve beraberlik”cümlesinin altındaki binlerce ceset, Luther’in I have a dream konusmasını yapabilmek icin verdigi savasın oncesinde kafalarına kurşun geçirilmiş tasmalı yüzlerce köle afro amerikan beden, Cumhuriyet’in kuruluşunun oncesinde yüzbinlerce insanın canlarını verdiği, boğazı ve bayrağı kırmızıya çeviren o şehitlerin kanları vardı.

Ibni Halduna göre, tarih aslında mürekkeple değil, kanla yazılıyordu. Asıl ürkütücü olan ise biz ancak kan kokusu ile olanları hatırlıyor, ama bu gerçeklerin nedenlerini ve bedelini canla ödediğimizi unutuyorduk. Bize bu değerler doğuştan bahşedilmiş kabul ediyorduk. Eşitlik, özgürlük, beraberlik, demokrasi, insan hakları, adalet, doğruluk gibi kavramlar bizden önceki insanların mürekkeple değil kanla bedellerini ödeyerek yazdığı hikayelerdi ve onlar yazmadan bu hikayeler yoktular. Ve belki bizim kitaplarımızda murekkeple yazıldığından, biz bunu sık sık unutuyorduk.

Masadakilerin nerdeyse yarısı,  bildikleri ve inandıkları ugruna cefa cekmis veya yasamlarını feda etmiş insanlardan oluşuyordu.

Hypatia, Ibni Haldun, Bruno, Ockham’lı William, Galileo, Mustafa Kemal, İsa… Hepsi hapishanede, sürgünde ya da dar agacında cok agır bedeller odemisti. Ve o yasadıklarını düşünüyorlardı.

Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundaydılar. Ve onlardan sonraki çok az insan bunun farkına varabilmişti.

Ornegin, İnsanlık demokrasi denilen hikayeye tek bir günde yazmamıştı. Medine Antlaşması, Magna Carta, bill of rights, Fransız devrimi…. Nice tiranlıklar, zorba krallar, zalim imparatorlar, akli dengesibozuk padişahlardan geçerek, bedellerini odeyerek böyle bir hikayeye ihtiyaç duyulmuştu. Ve hikayenin devam etmesi icin ona inanılması gerekiyordu. Daha onceden de masadakilerin soyledigi gibi, ona baskalarının da inandıgına inanmaya ihtiyacımız vardı.

Sevdigimiz hikayeyi yasatmak icin ona inanmamız lazımdı. Yasanan hikayeye inanıyorsak da onu sevmemize…

Toplumlar bu hikayelerin etrafında ritueller, gelenekler, kulturler gelistirdikce, hikayeler korunuyordu. Uzak doguda bazı toplumlar, bu ogretileri ve kadim bilgiyi nedenlerini fazla sorgulanmayacagı bir paket seklinde budizm gibi bir yasam felsefesi haline getiriyordu. Batıda ise, muhendisler 1907 yılında yapım aşamasında yıkılan ve 75 kişinin ölümüne neden olan çelik kopru kazasında olanlardan ders almak ve bunu her gün hatırlamak icin hayatları boyunca parmaklarına demir yüzük takıyorlardı.  Bu onlar için, mezun oldukları okuldan sonra sorumluluklarının ne büyük oldugunun bir cagristırıcısı idi. Tarih rutinlere ve rituellere hayata nakşedilince, dersler kendiliginden alınıyordu.

Soz ucar, yazı kalır, ama koku unutulmazdı…

Bundandır, kanla yazılan hikayeler, kalemle yazılandan daha cok hatırlanıyordu

Ve bu tarih kitaplarından gelen kokunun hafızası acıtıyordu…

Masadakiler bunu duydukça insandaki bu nisyan’a isyan edilyorlardı.

Ancak, görünen o ki, mürekkep de kan da kuruyor, okunanlar sadece bilmeye yarıyordu.  Bu bir seyin, ya da bir olayın sadece seklini ve bicimini tarif ediyordu. Iki boyutlu idi ve bu iki boyutlu gerçeklik, derinlik içermiyordu. Dolayısı ile insanlar tarihi aynı bu hikayeyi okurmuş gibi okuyorlardı. Normal hayatlarında bu hiç bir şeyi değiştirmiyor, hiç bir onem icermiyor, hic bir kararlarında soz sahibi olmuyordu.

Bilgi, bilgeliğe neden olmuyordu.

Cunku bicim sıklıkla birbirine benziyordu.  Bicim de sınırlılık soz konusu idi. Tarihte yer alan bütün savaşlarda insanlar birbirini olduruyor, butun anlasmalarda birbirlerini oldürmeme kararı alıyorlardı. Bicim sınırlı idi. Olan olayları, sadece, savas, barıs, fetih, işgal gibi tanımlarla sınırlıyordu.

Bicim, derinlik ve boyutlar… Geometri bilmeyenin akademide de, masada da yeri yoktu.

Doku ise bicimden farklıydı, aynı koku gibi daha kendine ozgu idi. Biçimde sınırlılık var iken, doku da çeşitlilik vardı. Esasen hiç bir savaş birbirine benzemiyor, hiç bir zaman aynı insanlar, aynı nedenlerle ölmüyor hatta ayni nedenlerle barışmıyorlardı. Doku, uzay-zaman dokusu gibi yaşanan olayların etkilerini de ucu açık bırakıyor, bir dalga fonksiyonu gibi her olayın günümüze kadar yansımalarının olduğunu gösteriyor ve hiç bir şeyi sınırlamıyordu. Yaşanan her olay mürekkeple yazılanlarda sınırlı ama doku da çeşitli idi.

Doku, tarih anlayışının üç boyutlu hali idi ve iki boyutlu tarih kitaplarında yazılanların içini doldurarak derinleşmelerini sağlıyordu.  Yazıdaki harflerin içini, o zamanın şartları ile doldurup, şişirmesi gibiydi…

Michelangelo masadakilere bu gerçekten dolayı Sistine Şapeli’nin tavanına çizdiği “ademin yaradılışı” (creation of adam) freskosunda Adem’e üflenen ruhu neden bir dokunuş ile anlattığını açıklıyordu. Ona göre, Tanrı nefesi bir parmak dokunuşu ile Adem’e veriyordu. Ve resmedilen tanrı aslında anatomik olarak insan beyninin kendisi idi. Bu gerçeği Michelangelo da yaşadığı dönemde ezoterizm’e olan inancından dolayı saklamış, yüzyıllar boyu kimse bunu anlamamıştı.  1990 yılında bir fizikçi herkesin gözleri önünde olan ve dünyada en çok replikası olan bu resmin altındaki gerçeği neredeyse yapıldıktan 5 yy sonra dünyaya yayacaktı. Michelangelo’ya gore tanrı insan beyninin kendisi ve ruhumuz da “Us”a bizi ulaştıran bir dokunuştu.

Masadakiler şaşkınlıkla ilişkileri düşündüler. Yavuklu busesi, yeni doğmuş bir bebeğin öpülesi ensesi ya da sevgilisinin saçlarının içinde dolaşan elleri…Ya da bir dostun yaslandığınız omzu, sizi göğsünün içine sokmak isteyen sarılışı…

Dokunuş bu samimiyetin bir görtergesi gibiydi. Samimiyet ise derinliğin. Ve bu ilişkiler uzak zaman dokusu boyunca bizi etkilemekteydi. Çünkü doku-nmak etken değil edilgendi…

Masadaki diğer bir alim olan, antik yunan filozofu ve biyoloji ilminin babası Aristo’da doku’yu araştırmıştı. Ona göre canlı bir organizma da gerçekleşen olaylar, tek bir yapı tarafından değil, belirli bir hücre grubu tarafından yerine getiriliyordu. Yani canlının içindeki bazı küçük canlılar bir araya gelip, bir fonksiyonu gerçekleştiriyordu. Aristo, mikroskop olmadan, ileri goruntuleme teknikleri olmadan bu gercegin sırrına ulasmıs, ancak daha ileri gidememisti. Doku ona gore bir seyi yapmak icin bir araya geliş şekli idi.

Tarihsel olaylar da aynı şekilde bir insanın degil, bir cok insanın, fikrin, inanısın rol aldığı, yasayan ve birbirlerini etkileyen bir dokunun ürünü ve kendisiydi. Kisilerin, durumların, inancların ve fikirlerin bir birliktelik haliydi doku…

Sosyal bilimler ile beşeri bilimlerin bu benzerliğini konustukca goren masadakiler, hem kendi goruslerini paylastıkları için seviniyor, hem de diger gorusleri edindikleri icin sık sık sukrediyorlardı.

Bilgelik, bilgi’den değil,

Bilginin özüne inen koku ile o bilgiyi kanavice misali ince ince doku’yan bu derin muhabbet sofrasından geliyordu.

Onlar aramaya aşıktılar ve artık ellerinde o tılsımlı formül vardı:

Doku ve koku…

Hepsi bu…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir