Kış: Arılar ve Atlar

Eşek arısının hikayesi esasında eski zamanlarda okuduğum bir triathlon hazırlık kitabından alıntı. Okuduğumda çok sevmiştim. Hayat ilginç. İnsanın belki de kişisel gelişim kitaplarında, Mevlana’da, Zen’ de, Psikoloji raflarında aradığının bir triathlon kitabında karşısına çıkması ilginç. Tesadüf değil ama. Öyle bir şey yok. Hiç olmadı.

 Evet. Hikaye NASA’ daki bilim adamlarının  eşek arılarının aerodinamik yapısını incelemek istemeleri ile başlıyor. Neden? Çünkü kendi gövdesine nazaran bu kadar küçük ama bir o kadar verimli kanat yapısını ve hareketlerini çözerlerse uzayda çok daha az enerjiye ihtiyaç duyan çok daha uzun mesafe giden araçlar üretebilecekler. Bence doğanın diliyle her şey konuşulabilir zaten (Ki Gaudi’nin sözüdür).  Gerçekten ilk modellemeler başarısızlıkla sonuçlanıyor. Analizler, hipotezler, deneyler, ölçümler, karşılaştırmalar, tartışmalar… Hepsi bir sonuca çıkıyor. “Eşek arıları uçamaz”. Ne yapsalar, eşek arısı gibi büyük bir gövde o kanatlarla nasıl uçuyor ispatlayamıyorlar.

 Allahtan eşek arılarının bu çalışmadan haberi yok diye devam ediyor yazar. O küçük ve aptal görünen arı; kendi dünyasında, kendi uçma inancıyla, fiziğin bütün söylemlerine inat; kanatlanmış gidiyor.

Henry ford’un bir sözüyle devam ediyor hatta yazar:

“If you think you can, or think you can’t, you’re probably right.”

Mealen:

“Yapabileceğini ya da yapamayacağını, neyi düşünüyorsan; büyük olasılıkla haklısın.”

Eşek arısı yapabileceğini düşünüyor. Aslında bence düşünmüyor bile. O sadece uçuyor.

Evet hikayenin buraya kadarı bizim bildiğimiz kısmı. O yüzden ilk mottomuz “Think like bumble bee.”

Not: Bumble bee aslında yaban arısı demek ama ben eşek arısı demeyi tercih ettim 🙂

Hikayenin ikinci kısmı ise atlarla alakalı. Yarış atlarını bilirsin. Bilmiyorum bu konuya ne kadar hakimsin ama yarış atlarının aynı profesyonel sporcular gibi çok disiplinli ve sıkı bir antrenman ve beslenme programı vardır. Bizim küçükken yarış atlarımız vardı. Hatta birkaç tanesinin ismi benim ismimdi. Fırtına ümit:)  O yüzden okurken o manzara gözümde canlandı. Atlarımızın ne yediklerinde ne içtiklerine, hangi gün kaç dakika, hangi tempoda koşacağına, koşarken ki hava sıcaklığına, olacakları iğnelere, hangi sezon çok koşup, hangi sezon dinlenmeye geçileceğine o kadar çok dikkat edilirdi ki bence ben hayatım boyunca hiç o kadar kendime dikkat ve masraf etmedim. Hakikaten benden daha kaliteli besleniyorlardı. Atların da intervalleri, fartlekleri, güç antrenmanları, uzun koşuları, kısa hızlı koşuları, antrenman günleri ve dinlenme günleri vardı. Bu bakımdan koçları tarafından onlara özel yazılmış programları olan profesyonel atletlerden hiçbir farkları yoktu.

 

Ancak atletlerle aralarında önemli bir fark vardı. Atletlerden farklı olarak, hiçbir yarış atı bu hazırlık programını sorgulamaz.  Hiçbir at, onun koçu tarafından verilen antrenmanını yaparken ” bu yeterli olur mu?, acaba bu antrenman beni daha güçlü ya da hızlı yapacak mı?, Acaba bir dahaki antrenman için yeterli dinlendim mi?” diye sormaz. Bundan dolayı koşu tarafından ona önerilenden daha ekstra koşular yapmaz. Bundan dolayı onların motivasyonu bugün kötü koştum,bugün hava soğuktu, dondum ya da bugün diğer günlerden daha yavaştım diye bir sebepten dolayı asla düşmez. Umurlarında değildir. Ne antrenörleri ne kendileri bir günlük yavaşlıktan dolayı endişelenmezler. O yarış atları bir akış halinde performansları o gün ne olursa olsun yaşamlarına devam ederler. Çünkü koçun programı bellidir. Antrenmanlar süreklidir. Akış o koçun varlığıyla sürekli ve stabildir. İşte bu hazırlık yarış atının o önemli koşuda dereceye girmesini sağlar.

 

İkinci fark ise yarış günü. Yarış günü de atlar atletlere benzer şekilde gergin ve heyecanlı olurlar. “piss like racehorses” terimi de buradan gelir. Atlar ne olacağını, o günün “d-day” olduğunu bilir (bkz. D-day :2. Dünya Savaşı Normandiya çıkartması). Ancak hiç biri bu gerginliği diğer yarış atlarına bakarak gereksiz yere büyütmez. Hiçbir at başka bir ata bakarak onun bacakları ile dalga geçmez. Onların tek amaçları vardır. Koçları tarafından hazırlandığı o yarışta en iyisini koşmak. Daha hızlı, daha güçlü ve daha yalın. Ve gerçekten at yeteri kadar iyi ise, koçu da bu konuda güzel bir programa sahip ve iyi bir yol arkadaşı ise bu gerçekleşir.

 

İşte yazar, bölümün sonunda bu ikisini birleştirir. Eğer triathlon gibi multisport bir alanda ya da genel olarak hayatta başarılı olmak istiyorsan bir eşek arısı gibi düşünmelisin. Hiçbir şeye kulak vermeden, kendine inanarak, zaten yapmak istediği şeyi yaparak.

 

 İkinci olarak ise bir şeyi istiyorsan ona hazırlanmalısın. Ama bir yarış atı gibi hazırlanmalısın yukarıda bahsettiğim gibi. Bir koç tarafından. Seni bilen ve senden anlayan birilerinin varlığında. Beraber alarak bazı yolları. Mukayese etmeden, yola çıktıktan sonra sorarak ama sorgulamadan,  koçuna kulak vererek, onun dediklerini dikkate alarak, başka atlarla uğraşmadan…

Bu günlerde yaptığımız sıfır derecenin altında koşulan kilometrelerden, yapılan antremanlardan tutun da,

Normal hayatta elde etmeye çalıştığımız hedefler için tek bir cümle akılda kalsa aslında; hedefe ulaşmışımdır bu yazıda:

“Think like bumble bee, Train like race horses.”

Eşek arısı gibi düşün (düşünme!), yarış atı gibi hazırlan…

Esenlikle

uee

Kaynak:  The Triathlete’s Training Bible, 3rd Ed. by Joe Friel

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir