Armağan tüm koşu ekibine yılın bir özeti için , 2015 yılında yarıştığımız yarışlardan bizim için en anlamlısını sormuş.
Ben de düşündüm. Benim için en anlamlı yarışı, en önemli madalyayı seçmek gerçekten hiç kolay değil. Hepsinin farklı bir zorluğu, farklı bir güzelliği, farklı bir anlamı var. Hepsinin bendeki hissiyatı ayrı güzel.
Yılın başında Antalya’da sarılı ayağımla kendi en iyi yarı maratonumu koşmuştum mesela… Sakatlığımdan dolayı bu koşuya tamamen yüzerek hazırlanmıştım, bittiğinde parmaklarım hep kanamıştı. Dayanma gücü tavandı.
Daha sonra ben dahil kimsenin  Berlin’de bu dereceyi alt-üst edeceğinden haberi yoktu. Döndüğümde artık 1:25’lik bir yarı maratonum vardı. Kondisyonum orada sınıf atlayacaktı.
Sonra baktım eğlenceli gidiyor, Türkiye’de ultraların başlangıç noktası İznik’te güle oynaya inanılmaz manzaralarda zıpladım, son kilometrelerde eskort kız takip edene kadar farketmesemde, bitişte kürsüye çıkacaktım.
Derken Sapanca da daha koşuya başlamadan yazılarını okuduğum, duayen deyip takip ettiklerimin bu sefer canlı ayak izini takip ederek, onlarla ultra koşarken bulacaktım kendimi. Hoca bildiğin insanların ayak izlerini takip edebilmek…. Bir şeyleri doğru yaptığımı hissediyordum.Çok farklıydı.
Bu da yapılır mı derken;, Ürgüp’ten çıkıp Erciyes’in tepesine karbon atım “Çat kapı”yla 90K’lık bir mesafeyi çok da zorlanmadan çıkabilecektim. Bir ilçeden bi başladık,çat-kapı başka bir ilde, heybetli bir dağdaydık.
Artık “zor”un tanımı değişmişti zaten. “Zor” zaten zevkliydi.
Esas “Zor” ise yaparken sevmediğin bir şeye verdiğin isim olabilirdi.
Olmak istemediğin bir şeyi sürekli olmaya çalışmak hakikaten “zor” olurdu…
Ondandır, İstanbul’da Ruslarla ve Çanakkale’de Anzaklarla kulaç kulaca boğazlar kolayca geçilecekti…İkisi de farklı akıntılı, ikisi de güzel bir tattı…
İstanbul’da adaların gezintisi dağ bisikletleri ile atılacaktı. Büyükada, Burgazada, Heybeli…O  patika yollar, uçtuğumuz merdivenler, gemiyi yakalamalar…İnanılmazdı…
Senenin başındaki uzaklar, sanki senenin sonuna doğru yakın,
Yapılamazlar bir hayli yapılır oldu,
Yılın başında gitmeyi planladığım “kasabadaki evin” bacasından tüten dumandan fazlasını görür olmuştum artık. Kapı oradaydı.
O kapının önünde, bu işi düzgün yaptığını düşündüğüm insanlarla yanyana gidebiliyor, yanlarında da zıplayabiliyordum artık,
Ardından bir kaç yarışta kürsüye çıkarak bunu pekiştirmiştim.
Sonra Gloria- Half Ironman dediler.  Türkiye’de ilk defa yapılan bu organizasyonun keyfini çıkarttık. Hem de tüm aksiliklere inat güzel bir dereceyle. İlk triatlon bir Half-Ironman olur muydu? Oldu işte. Bir şeyi kalbine kazırsan olur zaten.
Katılımıyla, kürsüsüyle bir sürü madalya kattım yani arşive…
Hiç yapmadığım şeyleri, hiç görmediğim yerlerde, daha önce katetmediğim mesaflerde…
Şimdi yine asıl soruya dönecek olursak:
2015’in en güzel koşusu hangisi ya da bunlardan hangi madalya benim için en önemlisi?
Bence bunların hiçbiri…
Benim en güzel koşum,
21 Mart Cumartesi günü Ankara ayazında, evimin hemen yanında ani bir kararla son anda katılmaya karar verdiğim, 5-6 K’lik bir sabah koşusuydu.
Çünkü madalya değil de bir “bumble-bee” kondu o gün omzuma.
O gün bugündür burada….
Esenlike,
uee