Değer

“İhtiyaçlar sınırsız, kaynaklar ise sınırlıdır.” Bu önerme iktisadın temelini oluşturur. İnsan kısıtlı zamana, kaynağa ve enerjiye sahiptir. Bundan dolayı insanların ilişkilerini ve onlara verdiği değeri bu iktisadi temele paralel düşünmek, ilişkiler piyasasındaki durumumuzu ve bu elle tutulamaz kavramı belki bir miktar açıklar. En azından ben bunu denerim.

Değer, klasik iktisat teorisine göre emek-saat ile ilişkilendirilir (Bkz. David Ricardo- emek değer teorisi). Bir mal ya da hizmet için değerinin kaynağı ortaya çıkması için harcanılan ortalama emektir. Esasen bu bir kaç yüzyıl önce İbn-i Haldun Mukaddime’sinde “Mal ve sermaye terakümü, emeğin değerinin terakümünden başka bir şey değildir. Zira ortada emekten başka bir şey yoktur ve birikimden maksat da bizzat emeğin kendisi değil ondan hasıl olan değerdir.” şeklinde ifade edilmiş.

Bu bağlamda bir şeye ne kadar fazla emek ya da zaman harcıyorsan o şey, o kadar değerlidir. Selvi boylum al yazmalım da diyor ya hani “Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti..”İşte aynen öyle. Yaptığın işi, ya da bir kişiyi yürekle sevdikten sonra emekle yoğurmadıkça devamlılık gelmez genellikle. O yüzden hayatta ve sporda güzel seçimler ve güzel ilişkiler biraz emek ister. Birazın miktarını ise en güzel Can baba söylemiş bence: “vazgeçmeyecek kadar emek, ama özgür bırakacak kadar sevmek.”

Neoklasik iktisatçılar ise emek-saat yaklaşımını pek sevmezler. Bizim aynı İbn-i Haldun’da onlardan yine yüzyıllar öncesinde aynı Mukaddime’de  bundan bahseder ve değer ile mala olan talebi ilişkilendirir. Çünkü neoklasikçilere  göre emek her zaman üretken değildir (zira yıkıcı da olabilir) ve emek-saat kişiye ve duruma göre değişkenlik gösterir. Bundan emek-saat değeri tam olarak açıklayamaz. Mesela teknolojinin gelişimi ise bir şeyi üretmek için daha az saat harcarız ama bu değerinin azalması gerektiği anlamına gelmez (mi?).

Dolayısıyla bu anlayışa göre bir şeyin değeri ise tamamen subjektiftir ve ona olan talebe-isteğe bağlıdır. İşte burada devreye talep-arz ilişkisi girer. Oyun teorisinde grubun en çok rağbet gören güzel hatununun genellikle kimse ile birlikte olmayacak olması, ve grubun faydası için kimsenin onunla ilgilenmemesi gerektiği işte bu fazla talebin, dolayısıyla fazla değerin önüne geçmek içindir.

Şeh Edebali sesleniyor yüzyıllar öncesinden:”Sevilip sayıldığın yere fazla gidip-gelme, kalkar itibarın muhabbet olmaz”.   O gidip-gelmeler hep “arz” fazlası işte… Ya da bizim toplumumuzda sarışınlara olan rağbet.  Az ya, piyasada değerli oluyorlar. İsveç’e git bak tam tersi. Orada kızlar teklif ediyo zaten ( mi?).

Elmas da böyle mesela. Elmas şirketleri monopol ya da duopol (Bkz. De beers) bildiğim kadarıyla.  Bu adamlar taşın değerini düşürmemek için piyasaya arzını kontrol altında tutuyorlar. Yoksa elmas dünyada tonla yani. Tek taş, üç taş, beş taş… Bunlar sevdiğimiz güzel oyunlar…

Bir diğer görüş de değeri, marjinal faydanın (kabiliyetin) yine marjinal maliyete oranı olarak tanımlar (marjinal değer teorisi diyelim ismine). Buradaki marjinal son durumun ilk durumdan (D2-D1) farkı anlamında. Yani sadece marjinal olmak için kullanmadım bu kelimeyi. Ama yine de fena marjinal bi adam olduğum doğrudur. Neyse.  Bu yaklaşım bana biraz pragmatist (faydacı) de gelse mantıklı olduğunu kabul etmek gerek. Bu ilişkiden önce ben nerede idim, bu ilişki beni nereye götürdü- götürebilir. Ne kadar emek veriyorsun? Karşılığında daha iyi bir yere mi gidiyorsun, ya da daha istemediğin bir yere? Nilüfer bu işe şöyle yaklaşıyor şarkısında: “Sevdiiiiim, sevdiiiiim, bak ne hale geldim? “. (Hale gelmek: D2-D1). Capisci?

Buna bakarak minimum emek, maksimum fayda eğrilerini tahtaya çizebilirsiniz. Nerede? Tabii ki iş yerinde-toplantılarda. Neden? Çünkü iş ilişkilerinin doğası genelde marjinal fayda teorisine dayanıyor diyorlar.Ben değil bir arkadaşım diyor. Gibi. Yani. Kesin. Yok canım. Büyük olasılıkla. Nitekim sanırım ben bu marjinallik konusunda beceriksizim. Hadi diğer önermeye geçelim.

Başka bir açıklamada ise değerin karşılığı insanlarda hissettirdiği duygu ve deneyimdir. Bu bakımdan bizler aslında bir mal ve hizmete değil onun bize kazandırdığı duyguya, deneyime(fonksiyona) değer biçer ve ona bir bedel öderiz. Yani o “tek taş”a değil onun o gözlerde uyandırdığı parıltıya para veriyorsunuz. Şimdi çaktın dalgayı?

Ya da senede bir kaç saat görsen dahi başının üstünde tuttuğun kişiler vardır. Aranızda görünmez köprüler olan kişiler. Sanki meditatif bir etki varmış gibi halleriniz birbirine anında senkronize olur (Bkz. effortless effort). Onlar sana çok özel duygularla beraber gelirler. İşte değerleri o duygudandır. Ya da daha önce hiç yaşamadığınız deneyimleri beraber yaşadığınız kişiler,Luigiler…Unutmazsınız onları. Hayatınızın ortasına istedikleri zaman balıklama dalma lüksüne sahiplerdir. Çünkü özeldirler,özel hissettirirler.

Bundandır hayatınızın en iyi kısımları sizin için önemli ve değerli olan biriyle karşılıklı gülüştüğünüz küçük, isimsiz anlardır. Hiçbir şeyle kıyaslamaz, hiçbir şeye değişmezsiniz o anları. Yavşamadan kendi halinde bir akış haline sahip olduğunuz zamanlar…

Bazen de belki bu hislerden, belki bu deneyimlerden olacak bazı insanların değeri gözümüzde paha biçilemez.İşin tehlikeli kısmı ise değer, paha bicilemediği zaman aşırı şekilde kıymetlenir (burada artı sonsuz işareti var). Kıymetin sonu ise kıyımdır. Bu paha biçilemez manzaranın kıyısında oturmak zordur. Dolayısıyla denge kainatın her yerinde olduğu gibi burada da esastır. .

Yani çoğunlukla yukarıdaki gibi değer, kişiden kişiye, zamandan zamana değişkenlik göstermiştir. Belki bu yüzden değer’in halen tam ve ortak bir tanımı yapılamamış, belki tam bu yüzden bütün uğraşlara rağmen ilişkilerde de,  ekonomi de bir kaç senede krizler çıkmaya devam etmektedir.

Ama belki de değer tüm bu kavramların ötesinde, hala tanımlayamadığımız, hatta hiç bir zaman tanımlayamayacağımız, tanımlayıp da kelimelere hapsedemeyeceğimiz bir şeydir.

Belki de değer aynı o ekonomide olduğu gibi ilişiklerde de tam o krizin yaşandığı yerdedir. En değer verdiğiniz şey, sizi bir terazi gibi dengede tutmak yerine, ayaklarınızı yerden kesip, aklınızı başından alır. O, rasyonellikten ölesiye uzak; asıl krizi çıkaran, endazeyi bozduran, şirazeyi kaydırandır.

Aslında ne kütük kadar sarhoş olunabilir, ne ayaklar yerden kesilir, ne akıl başından gider… Ya da hakikat dediğimiz sadece bir algıdan ibarettir.

“Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa…”

Gözleri görmeyen bir Aşık bunu söyleyen.

Esenlikle,
uee

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir