Çingene Türküsü

Rakı bardağında balık olmayı düşünürken,

İspanyol şarabının içine düşen bir çingene türküsü gibi hissediyorum kendimi.

Hep tutkulu ama hep acılı,

Hep aşık ama hiç kavuşamamış…

Şişeyi kırıp, kurtulmayı değil, elimdeki can parçaları ile kan kırmızı bir intihar planlıyorum.

Al bitmeden bir yudum.

Şiiri de siktir et.

Tutun dudaklarınla,

Beraber ölelim.

 

Dostlar alış-verişte görsün

~ İş yapmak değil, iş yapıyormuş gibi görünmek…Eğlenmek değil eğleniyormuş gibi yapmak…Neredeyse hiç kimse artık bir şeyi gerçekten yapmıyor sanki. Öyle imiş gibi görünmek yeterli. En güzel seyahat noktaları, bir şehirde görülmesi gereken 10 yer, yapılması gereken 20 şey ile dolu listeler…Deneyim denilen şeyin şişelenip, online sitelerde perakende satılabilir olduğunu sanıyor çoğu. Oysa aynı masada, aynı anda iki kişi bile aynı yemekten, aynı lezzeti alamıyor. Kabiliyetleri, algıları emekle sivriltmek yerine, parası neyse ödeyerek satın almaya kalkışmak daha gerçek değil, daha kolay geliyor çünkü. Paradoksal şekilde bütün bu “gibi görünmeler, -mış gibi olmalar” ise kendi sanal olan sosyal medya endüstrisini “gerçekten” besliyor. Bu paylaşımlar üzerinden dönen büyük ticaretin raflarında da bizler varız. Ekranlardan tam olarak öyle olmaktan çok uzak, ufak hayat kırıntılarını izlerken “dostlar alışverişte görsün” bu çağın geçerli iş modelini anlatan en geçerli cümle olabilir. ~

çelişki

~Yüzüstü bırakıp, sırt üstü gömüyorlar. Çelişki burada rintintin…~

Silhouette

~Étienne de silhouette was a French general of finance and ancien regime controller in 18th century. Because of his penny pinching policies in that time, the shadow profile cut from black pepper had grown and became popular as an inexpensive solution to his austerity policies between aristocrats instead of oil painting or sculpture. Those who considered it cheap, attached the term “a la silhouette” to it. And today, this art form is named “silhouette” cutting. From the time being, noble people and noble cities have become easily recognisable with their “silhouette”. Happy birthday Toronto… The city is that is older than the country. And out of many national and mental boundaries. The city…~luigibook page 183.

Gölge

Çok az şey değişti…

Binlerce yıllık evrimimizeö ilerleyen teknolojimize, geldiğimiz bu günlerdeki farklılığa rağmen aslında insana dair çok az şey değişti.

Platon gerçeği bulmamızın imkansız olduğunu, duyu organları ile algıladıklarımızın sadece gerçeğin gölgesinin mağara duvarına yansıması olduğunu söyleimşti. İdealar alemini böyle betimlemişti. Çok az şey değişti. Aradan o kadar zaman geçti ancak modern insanın sosyal medya hesapları ile mağara duvarındaki resimler arasında sadece çözünürlük farklı var. Mağaranın duvarının büyümesi ve onu daha farklı resimler ile donatabilmemiz bu gerçeği değiştirmiyor. Olan ve bitmemesi istenen, olmak istenen yerler, olması istenen şeyler hep bu duvarlarda. Bizim de yüzümüz bunlara dönük. Gerçek ise mağaranın dışında. Kafasını çıkarıp bakmak isteyenler için bir şey söylemek suya yazı yazı yazmak gibi birşey. Sudaki dalgalanmadan bir hareket olduğu belli ama ne yazsam okunmayacak.

İşte böyle bir zamanda eline kalem kağıt almak anlamsız oluyor.

Polimatlarin Sofrasi (Duygunun Dem’i)

İnsanın, tarihinin nereden geldiğini ve nelerden ibaret olduğunu polimatlar daha önce tartıştılar. Ordan, ortada yaktıkları bilge ışığı duyularına tuttular. Ne var ki, tartışma onların duygularına dair çevrede gerçekleşen olaylardan bahsediyor ancak bu duyguların kendi iç dinamiklerinden bahsetmiyordu. Onlar da kendilerini uyandırması için biraz kahve aldılar ve konuşmaya başladılar.

Neden konuşuyorlardı… Biz onlardan fazla biliyorduk. Ama bilge değildik. Bilgi çağında olmamız, aynı zamanda bir şeye tutku ile bağlanmamızı da engelliyordu. Etrafta bir sürü güzel kokan çiçek olduğundan, konduğu çiçekten hep başkasına uçacağını bilen ve ona göre davranan arılar gibiydik. Alim ve ulema ise böyle değildi. Onlar o tek çiçekle hayatlarının sonuna kadar yaşamasını öğrenmişti. O çiçekten hayatlarının sonuna kadar beslenmişlerdi. O çiçeği canları pahasına korumuşlardı. O emekle, o çabayla o çiçekle anılır oldular. Onların başka çiçeğin rengini kokusunu bilmezdi. Kendi çiçeklerinin arısıydılar.

Bilginin refahı ile rahatladığımızı zannerken, bilgeliğin fakirliği ile karşılaştık. Bu aşırı dozda enformasyon, hiç bir çiçeğin bizim tek çiçeğimiz olmamasını sağladığı gibi, tek bir çiçeğin üstünde de tek bir arı olmasını engelliyor. Eskinin bilge adamı ile yaptığın muhabbeti, şimdinin heyetlerini bir araya getirerek, seminerlerle, konferanslarla ancak yapıyorsun. Onlar da paylaşmak isterse. Neyse…

Evet, kahvedeki kafein ile uyanıklaşıyor, bir miktar şarap uyku getiriyordu. Çünkü insanın hisleri, diğer memeliler gibi bir algoritma ile çalışıyordu..

Duygulara sahip olmak bu bakımdan tek başına bir insan özelliği değil. Şu ana kadar öğrendiğimiz şey, diğer memelilerin de benzer biyokimyasa mekanizmaya ve dolayısıyla duygulara sahip olduğu.

Yani azcık insan ol yerine azcık memeli ol demek daha mantıklı. Lakin hepimizin benzer duyguları var. Hepimizin içinde benzer izlenen yollar var.

Bu yolları ilk başta farkeden ve bu denklemleri insanda değil kendi dünyasında çözmeye çalışan ilk büyük isim Al-harezmi. O akşam masada, kendisinin adının o yaşadıktan yıllar sonra, algoritma halini alarak neredeyse dünyanın en önemli yollarını yapmasına şaşırarak bakıyor. “El cebir-ul vel mukavemet” kitabını yazarken Cebirsel işlemlerin kuvvet yolu ile zorla çözülmesini araştırıyordu. Lineer ve quadratic denklemlerin çözülmesinde sunduğu yolları şu an hala kullanmaktayız. Kendisinden 1200 sene sonra bilgisayarın icadından, astronomideki 5 gezegenin hareketlerine dair bilgileri hala ona ve onun açtığı bu yollara borçluyuz. Dolayısıyla, bu yola onun ismini vererek El-kharezmi yani algoritma diyoruz.

Peki nedir bu memelilerdeki biyokimyasal algoritma meselesi? Efendim, atomu parçalarığımız gün ile bireyi alıp parçaladığımız gün arasında çok büyük benzerlikler var. Lakin, nasıl proton, nötron elektron ve hix, pozitron gibi daha bir çok sub-atomik partikülden bahsedebiliyorsak. Bir memelinin hisleri üzerinde de benzer sistematik biyokimyasal düzenlemelerden söz edebiliyoruz. Inside out filmini izlemeyenler, bence izlemedikleri her gün çok şey kaçırıyor. Sinema aleminin insanın kendi içine yaptığı yolculuğun bir belgesel değil de bir çizgi film olması başlangıçta ne kadar ironik görünse, korteksi daha yeterince oluşmamış bir bebeğin bile hoşuna gidebilecek bir yapım bu kadar uyumlu sergilenebilirdi diyor insan kendi kendine.

Evet hepimiz doğduğunda memeli olarak doğarız ve memeli beynimiz oradadır. Ancak iletişimi sağladığımız, kognitif özelliklerle donatıldığımız, zeka ile alakalı kısım 2 yaşından sonra oluşmaya başlar ve bu ergenliğe kadar hızla gelişmeye devam eder. Ancak memeli beynimiz, bütün algoritmalar ile hali hazırda donatılmıştır bile…

Bu memeli beynimiz, içinde limbik sistemin de bulunduğu, hipotalamus, talamus, basal ganglia, hipocampus ve amigdala’dan oluşuyor. Muhakkak daha ayrıntısı vardır ama konu bütünlüğü için oralara girmiyorum. Buradaki limbik sistem lafı çok önemli. Zira evrimsel olarak paleomamalian cortex dediğimiz şey limbic sistem. Yani evrimsel olarak eski beynimiz hala içerlerde duruyor ve artık diğer kesimlerle beraber çalışarak görevine devam ediyor.

Peki algoritma nerede? Bu limbic sistem, bizi biyokimyasalları ile kontrol ediyor. Ve tetiklediği maddelerle biz bir şeyler hissetmeye başlıyoruz. Hangi maddeleri nasıl tetiklediği ise bize resmen sadece mutluluğun değil, bütün duyguların anahtarını veriyor. Bunlar binlerce yıllık bir iterasyonlar meydana gelmiş hayatta kalma ve üreme mekanizmaları. Kadim algoritmalar. İnsanın kendi tarihinden bile eski…Lakin elektrona bakıp, atomu anlamak naısl mümkün değilse, bu biyokimyasallara bakıp insanı görmek imkansız. Ama alt-algoritmaların nasıl çalıştığını anlarsak, atoma da insana da dair daha fazla şey öğrenmiş oluruz.

Dopamine, serotonin, oksitosin ve endorfin… Bunlar, doğal seleksiyon bakımından bahşettiği güzel duyguları tetikleyen kimyasallar.

Dopamine, bir ödül mekanizması gibi çalışıyor. Yeni bir ihtiyacımızı karşıladığımızda, kafamızdaki bir görevi tamamladığımızda. Lakin beynimiz, ödüle hemen alışıyor ve artık aynı ödüle aynı miktarda mutlu edecek kadar dopamine salgılamıyor. Onun için hep bir gelişim her bir yenilik peşindeyiz.Yani yeni mesafeler koymak, yeni hedefler belirlemek, yeni yerler gezmek, yeni deneyimler yaşamak kalıtımsal olarak ödüllendirilen bir biyokimyasal algoritma. Demem o ki, çoğumuzu bu özelliğiyle avlıyorlar canımcım. “Traveler” olmak senin bir özelliğin değil, memeli olmanın bir özelliği. Yani ormandaki geyiğinde instagram hesabı olsa, o da kendisi için “traveler” yazardı.  Ve her like edişinde bir doz dopamine daha salgılanırdı. İşte algoritma budur.

Serotonin, grupta sosyal olarak güçlü pozisyonda olduğumuzu hissetmemiz ile tetiklenen bir biyokimyasal. Grupta güçlü bir pozisyonda olduğumuzu algılamamız ile genlerimizi  güvene alarak mutlu hissetmemizi sağlıyor. Burada kilit olan şey öyle olduğundan ziyade öyle olduğunu algılamamız yeterli. Dolayısıyla politikanın üzerimizdeki baskısını ve her sosyal gruptaki güç kavgasını böylece anlamlandırabiliyoruz. Güce tapmıyoruz. Daha fazla serotonin için güçlü olmaya ihtiyacımız var. Ve aslında güçlü olmasak da öyle hissetmemiz bizi mutlu edebiliyor. Bu nüans çok önemli. Çünkü vahşiliğimizin çözümü burada olabilir. Herkesin belli bir alanda diğerinden güçlü hissetmesi yaradılışımızdaki vahşetin biraz üstesinden gelebilir gibi…Memeli beynimiz, aslında bizim değil kendi genlerinin devamını garanti altına alıp, seçileceğinden emin olmak için sosyal olarak dominant olmak istiyor. Ve buna yaklaştığında da basıyor serotonini… Gelsin ikramiyeler, gelsin paralar, gelsin yeni mevkiler, gelsin PB’ler…

Oxytocin, sosyal grup tarafından desteklendiğimizi hissettiğimizde salgılanan biyokimyasal. Tek başına evrende yalnız olmadığımızı duyurmaya evrimsel olarak ihtiyaç duyuyoruz. Yoksa tükeniriz. Sosyal grup olmak hem hayatta kalmak, hem de üremek için teşvik edilen bir kalıtımsal özellik. Bunun teşvik etmenin biyokimyasal algoritması da oxytocin. Birisinin güveni ile, dokunuş ile, güvenli hissetmek ise, eve girince ailenle birlikte huzurlu hissetmek ile de salgılanan oxytocyn. Bu hormon iki yollu çalışıyor. Yani dokunduğumuzda da dokunulduğumuzda da, yardım ettiğimizde de, birisi bize yardım ettiğinde de oxytocin salgılanıyor. Ve oxytocin ile birlikte güven duygusu oluşuyor. Dolayısıyla, bize zor zamanlarda yardım edenlerin, ve yardım ettiklerimizin en yakınımızda hissedilmesi biyokimyasal bir algoritma. Sosyal olarak kendimizi bu şekilde güvende hissediyoruz. Bakmayın siz bireyselleşen ve her geçen gün depresifleşen batıya. Hayatta kalmamız için güvenebileceğimiz bir sosyal grubun parçası olmak memeli özelliğimiz. Bu sosyal desteği güçlendirerek oxytocyn bayramı yaşayabiliriz.

Endorphin ise vücudumuzun hedefine doğru giderken hissettiği acıyı maskelemek için kullandığı bir mutluluk hormonu. Memeli dünyasında düşmanla karşılaştığımızda kaçarken ya da savaşırken hayatta kalmamız için binlerce yılda geliştirdiğimiz bir algoritma. Bundan dolayı eğer hedefe kilitlenmiş isek aksiyon sırasında acılarımızı, ağrılarımızı hissetmeyiz. Sonrasında yani ancak etkisi geçtiğinde herşeyi gerçekliğiyle hissetmeye başlarız.

Cortisol ile bir tehditle karşı karşıya kaldığımızda bizi uyandıran ve harekete geçiren hormon. Stres duygusu tamamen cortisol ile alakalı. Kendimizi kötü durumda hissettiğimizdeki streslenmelerimiz ve grupta geri çekilmelerimiz bu biyokimyasalın bir etkisi. Grup içinde ya da dışında bir tehdit algıladığında hayatta kalmamız için bize bu geri çekilme hareketini cortisol tetikliyor. Dolayısıyla, cortisol sagılanmasıyla birlikte uyarılıp streslenmek başa çıkamayacağımızı düşündüğümüz olaylarda harekete geçmemiz için zincir reaksiyonu gibi hareket ediyor.

Memeli beyni, işte bu kimyasallar aracılığı ile sürekli olarak beklenilen acıyı ya da mükafatı ölçüp tartmak üzere programlanmış bir biyokimyasal algoritma.  Ve aslında bu ve benzeri kimyasalların kullanımı ile bahsettiğimden çok daha kompleks bir yapıya sahip. Bunda en önemli etkenlerden bir tanesi sistemin kombine çalışması. Dolayısıyla burada tek tek anlattığım hormon seviyeleri farklı oranlarda beraber salınıp, duygularımızı da düşüncelerimizi de allak bullak edebiliyorlar. Aşk mesela, bu başta saydığım hormonların hepsinin maksimize olmuş durumu, coşkunluk, mutluluk, stres, endişe, başarı, bağlanma… Hepsi var aşkta. Ne var ki açıklayabildiğimiz, bu basit alt algoritmalar bile kendimiz hakkında hiç de kendimize yediremediğimiz şeyler söylemeye yetiyor.

Genelde bu konuda başkalarının davranışlarına bakarak karar vermek kolay ancak kendimize bunları yakıştırmak gerçekten zor. Yani ben bir algoritma mıyım! İnsanın buna inanması için kendisi en büyük engel. Ve bu engeli de kendi algoritması oluşturuyor düşününce. İnsan parmağı acıyana kadar parmağındaki acı sinirlerinin farkında olmaz, hasta olana kadar bağışıklık sisteminin. Dolayısıyla hastalıklı olmayan bir beyin kendi bilinci ile ilgili sorularla uğraşmaz. Eğer kendi farkındalığı ve algoritması üzerine düşünüyorsa, mutlaka kendine göre yolunda gitmeyen bir şeyler vardır. Ama bunu hastalık olarak görmek de, farklılık olarak görmek de kendi adını verdiğimiz bir süreç. Normal değiliz bence, ama Picasso da değildi, Einstein de değildi. Acaba bunların hiçbiri, hastalılarımız da, yaralarımız da dahil çözülmesi gereken bir problem gibi değilse! Aslındaa bütün bunlar bir problem bile değilse!

Ne var ki bu hormonların hepsi yapıları itibari ile anlık olarak bize bu duyguları yaşatırlar. Ve bu biz bu duyguları tekrar tekrar yaşamak için onların adlarını dahi bilmeden vücutta salgılandıkları zamana geri dönmek hatta, onları salgılatan şeyleri tekrar tekrar yapmak isteriz. Ancak aynı oranda salgılamak için de bu yaşanmış mutluluk için hep daha fazlasına yada farklısına ihtiyaç duyarız. Bu sadece kendimize ve başkalarına yapıştırdığımız bi etiket değil. Bu tamamen memeli özelliğimiz.

Burada bana inanılmaz gelen bir olay var. Bu işlemlerin hepsinin memeli algoritması olması yeterince inanılmaz geliyor ve asıl hoşuma giden bu işlerin sahibi limbik sistemin sınır olması. Yani şu ana kadar bahsettiğimiz her şey paleomemeli korteksi dediğimiz eski beynimizde olup bitiyor ve buna “sınır” anlamına gelen limbic sistem deniyor. Demem o ki bu sınırın dışında kalan her şey beynimiz için dışarısı yani çevre demek. Buna beynimizin korteksi de dahil!

Evet, zekamız, ne düşündüğümüz, iletişimimiz, kendi ağzımızdan çıkan sözler limbic sistemimiz için çevre demek. Dolayısıyla, insan kendisini dünyayı nasıl algıladığımız dünyanın nasıl gerçekte nasıl olduğundan daha önemli. Zaten duyularımızın kapsama alanının, görebildiğimiz renklerin tüm tayfın çok dar bir kısmı olduğunu ifade etmiştik.

Bizler kendi dünya algılarımızın ürünüyüz. Bunun gerçeklerle alakası olup, olmaması limbic sistemin umurunda bile değil. Buna göre, üzülüyor, seviniyor, ağlıyor ya da donuk yaşıyoruz. Yüzbinlerce yılda bu hale gelen içimizdeki algoritmanın sayesinde ve aynı zamanda yüzünden…Lanetimiz de burada bütün servetimiz de…

 

 

 

 

 

 

Geceye Övgü – Gündüz Vassaf

Sessizliğinden sonra yıldızlarını da çaldık gecenin, yalancı gündüzümüzle.

 

“Gece, düzen güçleri uykudadır. Bürokrasi, askeriye, okullar, polis, kısacası yaşamımızı düzenleyen tüm güçler uykudadır; sokakta devriye gezen nöbetçi polis dışında Askerler de hepimizden önce yatağa girerler. Dünyanın bu en baskıcı kurumunun mensupları, en erken yatanlardır aynı zamanda. Aslında,tüm totaliter kurumlarda, daha doğrusu, tüm kurumlarda (tüm kurumlar totaliter değil midir zaten?) insan her zaman erken yatmak zorundadır. Yatılı okullarda, manastırlarda, ailede, cezaevlerinde,hastanelerde… Kişinin istediği saatte yatma hakkını destekleyen, bu özgürlüğe onay veren hiçbirkurum tanımıyorum. Aşk (?) üzerine kurulu olan ve iki kişinin özgür iradesiyle gerçekleşen evlilik kurumunda bile, çiftler yatağa aynı saatte girmezlerse, biri daha geç yatar, geceyi daha fazla yaşarsa, sorunlar çıkmakta gecikmez. Kurum her zaman “geç” yatanı suçlar, erken yatanı değil. Avrupa feodal toplumunda tüm kent sakinleri mumlarını aynı saatte söndürmek zorundaydılar; bayramlar dışında.Düzen ve baskı güçlerinin doğal yapısı, her zaman belirli bir uyku saatini zorunlu kılar. Bu belirli saatin erken bir saat olması da yine onların doğal yapısından kaynaklanır. Tarih boyunca bize, tüm kültürlerde, karanlığın kötü güçlerle ilişkili olduğu öğretildi. Gece insanlarından, geceyi yaşayan, gecede yaşayan insanlardan korkmamız gerektiği anlatıldı. Oysa gündüz ve gece kişileri aslında aynı kişiler. Gün ışığı içimizdeki teslimiyetçiliği ortaya çıkarır, ama geceleri kendimizi özgür hissederiz. Düzen güçleri bizi, geceden, özgürlükten kaçınmaya koşullandırmışlardır. Kurumlar, ister din, ister aile, ister devlet kurumları olsun, gece insanlarına korkuyla bakarlar.Karanlıkla birlikte uyrukların denetlenmesi zorlaşır. Gece insanlarına her zaman kuşkuyla bakılır. O saatlerde ayakta olan hiç kimse hayırlı bir iş peşinde olamaz. Gündüzleri egemenliğini sürdüren kurulu düzen güçleri, varlıklarını ve baskılarını gece düşmanları bahanesiyle haklı çıkarırlar; belirsiz, soyut kavramlarla öcüymüş gibi söz edilen bu düşmanları biz hiç görmesek de. Yöneticiler de bize hep gündüz gözüyle gösterilirler, hep gündüzlerin bir parçası olarak görünürler bize.Bir başkan, bir papaz ya da bir general, doğanın güzelliği içinde, arkasında parlayan bir güneşle canlandırılabilir, ama gecenin karanlık fonu önünde, asla. Gündüz, ilerleme gibi görünen tek düze bir süreçtir. Sabahın parlak ışıkları akşam karanlığına dönüşürken, bize bir gelişme olduğu hissini verir. Belli bir yönde ilerliyormuşuz gibi bir duygu.Zamanın yapay göreceliği üzerinde nadiren durup düşünürüz. Her Allanın günü, aydınlığın karanlığa doğru akışı bizi önüne katıp koşturur. Ama gün boyunca, ister sabah saat on, ister öğleden sonra üçolsun, hepimiz, gündelik düzenin, düzen güçlerinin köleleriyiz. Bizi ayakta tutan, zamanın geçmesi ve gecenin sunduğu kurtuluş umududur. Çünkü, sonunda gece olacağını ve (gündüzle kıyaslarsak) dilediğimiz gibi davranma fırsatına kavuşacağımızı biliriz. Kitaplar gece okunur. Sinema, tiyatro ve müzik gösterileri gece olur. Gece sarhoş oluruz, gece kumaroynarız.Her şeyden arınmış, çıplak vücut geceye aittir. Vücutlar gece birbirine değer, bir araya gelir. Günboyunca üniversitelerde bilimsel inceleme konusu olarak ele alman, akşamüzeri dost toplantılarında sohbet konusu edilen şeyler, sonunda gecenin karanlığı içinde, gizlice yaşanır. Çıplaklık geceye özgüdür, gündüze değil. (Bunun tersi, yani var olmanın doğal gereği, yani güneşin altında çıplaklık,ancak baskının sona ermesiyle gerçekleşebilir.) Geceleri âşık olur, birbirimize aşkımızı geceleri ilan ederiz. Gündüzler bizi mantığımızı kullanmaya,kendi hapishanemize kapanmaya zorlar. Gün boyunca baskı güçleri, aşkın özgürlüğüne karşı savaşır. Ama geceler bizi yeniden âşık eder, bize “seni seviyorum” dedirtir. Gündüzleri söylenen “seniseviyorum’lar geceye gönderme yapar. İş günü süresince tutsak olduğumuz gerçeğini o kadar kabullenmişizdir ki, onun dışındaki saatlerden “serbest zamanımız” diye söz ederiz. Serbest saatlerin tam tersi, hemen hepimizin işte olduğu gündüzlerdir. Savaşlar genellikle şafak sökerken başlar. Devlet gün boyunca öldürür, infazları gerçekleştirir. Günboyunca hayatta kalmaya, geceleri ise yaşamaya çalışırız. Gün boyunca elektrik faturalarımızı öder,arabamızı tamire götürür, alışverişe çıkar, doktora görünür, ya sevmediğimiz bir işe gider ya da gereksindiğimiz, ama sevmediğimiz bir iş ararız.Gün boyunca, tüm görevlerimizde düzene tabi tutuluruz. Tuvalete gitmenin bile kesin sınırlamaları ve kuralları vardır. İş yerinde, okulda, askerde… insan istediği sıklıkta tuvalete gidemez ve orada istediği kadar kalamaz. Tuvalete istediğimiz zaman gidemediğimiz gibi, kaç kez tuvalete gittiğimizin ve oradane kadar kaldığımızın bile hesabı tutulabilir. Ayrıca insan, kurumun öngördüğü zamanlar dışında tuvalete gitmek isterse, bunun için izin alması gerekir. Gün boyunca istediğimiz gibi tuvalete gitme özgürlüğüne bile sahip değiliz, çünkü gündüzler bize ait değil. Gün boyunca insanların birbiriyle gireceği ilişkiler düzene sokulmuştur. Okullarda gençler, sırf aynı yaşta oldukları için yıllar yılı aynı kişilerle aynı sınıflarda oturmak zorundadırlar. Sekiz yaşındakiler altı numaralı sınıfta, on yaşındakiler on beş numaralı sınıfta vb. O sınıflarda bile değişmez bir oturma düzeni sağlanmıştır. Ancak okul günü bitip akşam olduğunda, insan, dilediği kişiyle birlikte olma şansına sahip olur. Askerseniz, günün büyük bölümünü, sizinle yaklaşık olarak aynı boyda olanlarla geçirmek zorundasınız demektir. 1.65 boyundaki bir kişinin, 1.95 boyundaki arkadaşıyla bir araya gelmesi, ancak akşamları ve geceleri mümkün olabilir. Sosyal sınıfların katı kuralları ancak gece bozulur. İşçiler, burjuvaların sokaklarında dolanırlar.Burjuvalar işçi mahallelerindeki lokantalara giderler, fahişeler, papazlar, öğrenciler, askerler, evkadınları, doktorlar ve yabancılar, hepsi aynı sokakta gezinirler, bakınırlar, birbirleriyle konuşurlar,hatta belki de sonunda sevişirler. Geceleri dünya, birbiriyle haşır neşir olmuş, özgür, meraklı insanların ruhuyla canlanır. Gündüzleri kaçındığımız şeyler, gece çekicilik kazanır. Gündüzlerin “rasyonel” insanı, “zevk-ü sefa peşinde koşan” insanla yer değiştirir geceleri. Ezme eyleminin kendi özgürlüklerini de kısıtlamasına rağmen, ezenler bile geceleri daha fazla özgürlüğe sahiptirler. Kurulu düzenin yöneticileri, generaller ve krallar, şirket ve ülke başkanları, “şöhret ve servet” sahipleri de geceyi yaşarlar. Totaliter kurumlar uykudayken, uykuya yatırılmışken,onlar da yaşama özgürlüğüne kavuşurlar. Çocuklarını yatağa yatıran anne-babalar gibi, onlar da artık,her türlü seremoni ve sansürden arınmış olarak, maskesiz yüzlerini gösterme özgürlüğüne sahiptirler. Gece vakti, gündüzün telaşından, hayhuyundan eser kalmaz. Az çok huzura kavuşmuş oluruz. Şöyle bir on saat kadar, bizden istenen, beklenen bir şey olmayacaktır. Yiyeceğimizi seçmekle ya da yaratmakla işe başlarız. Gündüzleri yiyip içtiklerimiz, çoğumuz için, kurumsallaştırılmış ve standartlaştırılmıştır.Halbuki geceleri, hem ne yiyeceğimiz konusunda daha çok seçeneğimiz vardır, hem de onu dilediğimiz gibi hazırlamakta daha özgürüzdür. Ayrıca, yemeğimizi alelacele yemek zorunda da değilizdir. Fastfood dedikleri şey, gündüze egemen olan baskıcı güçlere aittir. Gündüzlerin fast food yiyicileri olarak bizler, bizi yöneten mega mekanizmanın parçalarıyız. Oysa geceleri, kendi besinimizin hazırlayıcıları olarak, zamanı ve mekânı gönlümüzce düzenleyebiliriz. Gün ışığı bir tuzaktır. Işık bizi kör eder. Ama geceleri, gözlerimiz fal taşı gibi açılır. Geceleri, tüm öteki duyularımız da daha duyarlıdır, çünkü düzen güçleri o saatlerde makinelerini kapatmış olurlar. Gece olunca sessizliği dinler, karanlığa nüfuz eder, hem bedenlerimizin hem de hayal gücümüzün dizginlerini koyveririz. Gün boyunca duyularımızı tutsak etmeye çalışan sayısız mesajın tüketicisi olmaktan çıkarız geceleri. Baskıcı mega mekanizmanın aralıksız vızıltısı durmuştur şimdi. Enerjinin kaynağı artık içimizdedir. Gece,insan zihninin çalışması için bir zemin oluşturur. Gün boyunca dikkatimizi, ışığın, renklerin, devinimin hizmetine sunarız. Neye dikkat edeceğimizi belirleyen, düzen güçleridir. Yeşil ve kırmızı ışıklar, karşıdan karşıya nasıl geçeceğimizi bile düzene koyar. Gündüzleri biz, yaşamın büyüsünün, kelebeğin çarpıcırenk ve biçim dokusunun gözlemcileriyiz olsa olsa. Gün boyunca dikkatimizi, gözlemin hizmetine sokarız. Gündüzleri uydusuyuzdur dışımızda olup bitenin. Gece, uyku zamanı olduğu gibi, düş görme zamanıdır da. Gördüklerimizi, işittiklerimizi, kokladıklarımızıve düşündüklerimizi sınırlayan diller, formlar, davranış biçimleri ve algısal paradigmalar, kendine özgü bir biçimi ve dili olan düşlerin yapısına aykırıdır. Düşlerde renkler, görüntüler, insanlar, duygular ve düşünceler özgürce birbirine karışır ve benzersiz bileşimler yaratırlar. Öylesine özgürdür ki düşler, onları söze dökmekte güçlük çekeriz. İnsan zihnini gün boyunca biçimlendiren o katı yapılar düşlerimizi dillendirmeye yetmez, hatta engel olur. Uyuyamayan, uykusuzluk hastalığı çeken kişiler, karanlığın getirdiği sınırsız özgürlük ve gerçeklikle başedemeyen kişilerdir aynı zamanda. Bu insanlar, gün boyunca, her şeyi izlemekle oyalanırlar. Oysa gece artık izlenecek bir şey yoktur. Sadece, yaşamın o belirgin sesi duyulur içten içe. Gündüzden soyutlanıp,kurtulmuş olan anlamsızlık, artık saklı değildir. Hayatta olma bilinci kendini daha güçlü bir şekilde hissettirir geceleri, ölümün varlığı da öyle. “Yaşamın anlamı” gece duyumsanır.”

Gündüz Vassaf

Cehenneme Övgü, Gündelik Hayatta Totalitarizm, İletişim Yayınları, İstanbul, 1992

Biyosfer Rezerv Alanı

Evet. İnsalık olarak bilgimiz giderek artıyor. Kendimize ve yaşama dair. Bilgi ağacı (Tree of knowledge) her nesil büyüyor ve gelişiyor. Bununla inanılmazi işler yapıyoruz gerçekten. Teknoloji, bilim…Etrafımızı, şehirleri, mutfak eşyalarından internete kadar neler yaptığımıza bir bak. Ama değişmeyen şey insanın kendisi. İnsan, kardeşi neandarteli öldürüp tek başına dominant tür haline geldiğinden beri aynı insan. Bilgisi artıyor ama bu insanı daha bilge birisi yapmıyor. Bilgelik belki Sokrattan beri aynı hatta zaman zaman neredeyse unutuluyor. Tarihin karanlık sayfaları, her hangi bir düşüncenin ya da dinin yobazları, ölüm kusturan kralları, şapşal imparatorları
 devletlerin başı ve başkanları… Hepsi bunun göstergesi…
İnsan bilgeliği unuttuğunda bilgi ağacının ve kendisinin bile türünü kurutacak kadar yıkıcı bür güce bürünüyor. Ondan dolayı, karanlık çağ dönemlerinden tekrar eski bilgeliğin yorumlandığı işlerle rönesans ve reformlar filizleniyor.
Magna Carta’nın ihtilalde hatırlanması, ihtilalin ne şekilde olacağının seyrini belirleyip, devrimi ve sonrasında yapılan anlaşmaların cümlelerini belirliyor. Şu anki yaşadığımız hayatın çerçevesi daha o günlerin hatırlanması ile çiziliyor.
2500 yıllık budist öğretiler, doğuda yıllarca insana meditatif bir ilaç verirken, batıda, yoga adında, spor salonlarının camekanlarında tekrar yorumlanarak tekrar kendi disiplinini ve yaşamla bağlantısını kaybetmiş insana tekrar bağ oluyor.
Iskenderiye kütüphanesindeki yıkım ve yangından kurtulanlarla atomu parçalayacak bilgiye ulaşabiliyoruz.
Biyoloji de biyosfer rezerve alanı diye bir şey vardır. Flora fauna olaral biyolojik çeşitliliği çok çok olan yerlere bu ünvan verilir. Böyle bir şey belirlenmesinin nedeni de, yeryüzünde epidemic yıkımlar olduğunda, türün tamamını yok edecek kalamitilerle karşılaştığımızda, bu alanları korursak, nuhun gemisi gibi, yer yüzünde yaşamı yeniden çoğaltıp yayabiliriz.
Geleceğim nokta da bu. Olaylar istediğimiz gibi gitmiyor biliyorum. Ülkem ve dünyada gerçeklere dayanmayan ve adaletten çok uzak şeyler oluyor. Bu gayet doğal. Doğanın adaletli ve gerçeklere uyucam diye bir iddiası yok. Biz de gerçekten gerçeklere göre hareket etmeyen “post-truth” bir toplumda yaşıyoruz. Bunlar gerçekleri gören ama nasıl olmasının gerektiğinin ideali ile yaşayan benim gibi insanlara acı veriyor. Yani gücün ne olursa olsun yanında yer alan, sırf güçten beslenen, bunun kendisi bile olsa tek elde toplanmasını tehdit olarak algılayan, ve bilge krala dahi prim vermeyen aklım, yaşananları anlıyor. Ama buna kesinlikle hak vermiyor.  Ama bu benim gibi düşünen insanların yeryüzünün herhangi bir yerinde, biyosfer rezerv alanı oluşturup, bilgeliklerini kendi küçük çevrelerinde yaşayıp, kendi çocuklarına öğretmelerini; kendi küçük köylerinde bu kadim bilgiyi saklayıp, yaşatıp, paylaştırıp dünya tersini bir süre iddia edecek olsa bile hala olması gerekenin canlı kalmasını sağlamalarını, yaşarak, okuyarak, paylaşarak göstermesi gerekir. Ben bunu bir sorumluluk olarak görüyorum.
İlerde bir gün biyosfer rezerv alanları, tekrar yeşillenip, herkesin bu extravagant ve aynı zamanda acınası hayatından uyandığı; maddelere ve tüketim alışkanlıklarına değil de, samimi ilişkilere ve saglıklı faaliyetlere bağlandıkları, mütevazi, birbirini tolere edebilen, ahenkli hareket edebilen, empati yetenegine sahip bireyler olarak gelismemize ve bunların esas alındığı toplumlar ortaya cıkarmamıza ev sahipligi yapacak.
 Biz bu değerleri yaşayıp, yaşatacağız. Gün gelince, bilgelik, tekrar buralardan filizlenip bir sarmaşık gibi yayılacak.
Kadimlerin sofrası işte bu yüzden var. Nelerin konuşulduğun, nasıl konuşulduğunu,  bilgenin adabını bizlere öğretebilmek için…
Dünya kundaklandığıntan sonra tekrar nefes alabilmek için…
Gerçekte var olmayan bir sofrayı bozamazlar. Yıkıp, yakamazlar…
Bu, belki çocuklarımıza kalacak tek mirasımız.
Esenlikle
uee

Dem’in Yaşı

Doğmadan önce kimse bana yaşamak isteyip, istemediğimi sormadı. Gerçek şu ki, bu hayata canlı gelmenin karşılığında gerçekten bir şey vermedim. Hayatın kendisinin bize bu şekilde bahşedilmiş olması bence çok absürt. Başımı ellerimin arasına koydum. Yaşamın kendisini, çantada keklik gibi kanıksayarak olaylar istediğimiz gibi gerçekleşmeyince feryat-figan etmeyi düşündüm önce. Ya da canlı olduğumuz sürece karşımıza çıkan herkesin ve herşeyin bir hediye olduğunu düşünerek her nefeste şükretmenin bir yol olduğunu.İkisi de ellerimin arasında şimdi. Ne var ki sonrakini düşününce, ilki yerle yeksan oldu. Bütün bunları düşünmek çok mu ilginç sence? Kütlenin çekim kuvveti, nasıl kütlesi olan her maddenin bir özelliği ise, bunları düşünmek de aklımın doğal bir özelliği. Ondan varoluşumuzla böbürlenmek bence çok absürt. Hayatın kendisi gibi…Dolayısıyla huzurlu olmak için özel bir meditasyon yapıp, bir öğretinin ya da bir ideolojinin peşinde olmak, Nirvana’ya ulaşmak felan gerekmiyor. Yaşam, çevremdekilerle beraber hazırladığım, tevazu ile tadını çıkarmaya çalıştığım bir akşam yemeği bu saatten sonra benim için. Sevdiğim insanların takdir etmesi ile sevindiğim, onların kahkahalarının arka fonda olmasıyla herşeyi yolunda hissedip huzur bulduğum, üzüntüleri ve endişeleri de aramızda üleştirip yenilir, yutulur lokmalar haline getirmeye çalıştığım bir sofra. Bu sofrada geçirdiğimiz vaktin güzel ve kaliteli olmasından kendimi sorumlu hissettiğim bir teşbih bu. Dolayısıyla bu sene menüde ne var bilmiyorum. Ben ne aşçı ne de ev sahibiyim. Masadaki diğer herkes gibi misafirim. Bazen eyliyorum, bazen eğleniyorum. Sürekli önüme servis edilenlere üzülüp, seviniyorum. Bu üzülüp, sevinmelerimin de; hep daha sonra ne geleceği beklentime ve tahminime bağlı olduğunu farkettiğimden beri daha az tahmin etmeye, daha az bir şeyler beklemeye başladım. Bu beni daha çok sevindirmeye başladı. Masadaki en güzel payı almak gibi bir derdim yok artık, ama masamdakilerin de önündekileri benim gibi kafi bulup benimle beraber mutlu olmasını istiyorum. Nasıl olsa herkes vakti dolduğunda masadan tek tek kalkacak. Nasıl olsa; en aç gözlüsünün, en hırslısının, en büyük payın peşinde koşanın da Zaman’ı gelecek, önündeki ile her zaman Mutlu olanın da…Kalanlar, gidenleri bu şekilde hatırlayacaklar. İşte bu imkanlar dahilinde zamanım dolup sofradan kalkana kadar hem önümdekilerle ve hem yanımdakilerle güzel bir akşam yemeği geçirmek amacım. Bir de artık kiminle sofraya oturduğuma değil, kiminle birlikte sofradan kalkacağıma karar vermek.

Şimdiye kadar bu vakti ve sofradakileri bir şekilde benimle paylaşıp, çorbada tuzu olanlara, kadeh tokuşturduklarımıza, muhabbet sofrasına tat katanlara, bir şekilde düşünüp hatırlayanlara, sadr’a* düşüp bir satır da olsa hatır soranlara selam olsun.

Esenlikle
Zamanın oğlu
Uee

*Sadr=Gönül

7’den 77’ye…

Büyüyünce ne olacaksın?

Küçükken bize en çok sorulan soruydu  herhalde. Lakin herkes farklı cevaplar verirdi bizim dönemimizde
Bir kısmımız, popçu, topçu, oyuncu gibi gözler önündeki hayata sahip olmk istiyordu.
Bazıları da tam tersine o zamanlar ekranlarda değil sokaklarda dolaşan sütçü, sucu, çöpçü, tüpçü olmak isterdi.
Lakin büyürken herşey değişti çoğumuz için. Birinci kesimin yolu görenleri öylesine büyüledi ki çoğu oraya hiç erişemeyeceklerini düşündüler. Çoğu bunun yolunu bile sorgulamadı. Lakin ekranı hayranlıkla izlerken öbür tarafına geçmek mucize gibi bir şeydi. Mucize acze düşürdü.
İkinci kısım için ise artık büyü bozulmuştu. O sucu, sütçü, çöpçü ve tüpçü abi aslında sevdiğinden değil, başka imkanı olmadığından o işi yaptıklarını farkettikler bir gün. Onun için, bütün gün çalışıp senin gülen yüzüne gülmesini bilen, sohbet edecek zamanları olmadığı için, o küçük vakitte seninle sohbet eden abilerin mesleği o kadar talepkar değildi artık. Mahalledeki maçta topa geçerken attıkları iki tepik onların günlerinin en güzel kaçamaklarıydı.
Gelgelelim neredeyse hepsi değişti işte.
Lakin hayallerin değiştiğinden mi hayatlarımız böyledir, yoksa hayatlarımız mı bu hayalleri değiştirir orası bilinmezdi.
Bütün bu bilinmezlik ve değişim içerisinde kulağa gelen bazı sesler, göze görünen bazı insanlar, gönle dokunan bazı sohbetler hiç unutulmadı.
Evet, belki çok farklı şeyler olmak istedik ama köylüsü de şehirlisi de 7’den 77’ye onu dinledik.   Gezdiği yerlerde gezdik, televizyon başında sabah sabah, koskoca adamın küçücük çocukla sohbetini saatlerce sıkılmadan dinledik. Bilimden bahsediyordu, gündemden bahsediyordu, gezmediğimiz görmediğimiz yerlerden bahsediyordu.
Yamyamlarla kaldığı günlerde korkup, ekvadorda yaptığı su-vortex deneyinde heyecanlanmıştım.
Hayvanların insanların dostu olduğunu anlatmak için eşşekle arkadaşlık yaptı ilk önce. Bu konuda tek olmadığını anlatmak için klibini kuzey almanya da bremen mızıkacılarıyla çekmişti.
Sonra mahallenin tüm çocukları hakimin karşısına çıkarıp cümbür cemaat bütün mahalleyi ayı diye bağırtmıştı…Sırf çoluk çocuk öğrensin diye hayatın çetin yollarını. “Uzunlar yanmıyor hakim bey, kısa yoldan anlatmak gerek: AYI….”
Ardından “bugün bayram, erken kalkın çocuklar” diyerek sabahları daha küçük yaşta bize annemizi sevindirecek görevler verdi. Ailemiz dışında bize be yapmamız gerektiğini söylemeye cüret edebilecek tek adamdı belki de…
Herkes aşka şarkı yazdığı sırada, o hastalığa yazmıştı ve reçetesini de vermişti: Al eline kalemi, iyi yaz… Nane limon kabuğu….ve reçetenin sonuna da ekliyordu:  biraz daha sabır ve hapşuuuu…
Daha anasınıfındaydım….”kara sevda” geldi çattı. Dedikleri daha ne olabilir ki! Onu benden kim ayırabilirdi ki!  Nasıl anlatsam bilemedim, gözlerim kararıyordu, tepetaklak oldu dünya sanki. Sankiiiiiii……………..inankiiii………..
Sonra, bu flört dönemi biraz uzadı. İlkokula gelmiştik. Hala pelinde olduğum kız ailesine beni şikayet etmiş, eve çağırıyorlardı. Gittim kızın yanına ilkokulda dikildim karşısına, başladım şarkıya: Sanki biraz naz ediyorsun amma, senin bana gönlün var gibi, gibi…Yüzüme karşı git diyorsun ama, sanki gözlerin kal der gibi….yeter çektiğim, insaf et gayri, senin bana gönlün var gibi gibi…
Çocukca bir aşk deyip geçme, sakın gülmeyin bu küçüklük halime!
İlkokulda farkettim, ben bu duyguları yaşayan tek insan değildim: Gülüşüne cihan değen ama büyük ihtimalle başkasına giden  Nazo gelin”değil ayağındaki aksesuara yazılmıştı bu sefer sözler. Zerafet böyle tarif edilebilirdi herhalde…Ne olursa olsun hiç kırmadan, kırılmadan…
Sevdiği için dağları delecek,denizleri kurutacak, güneşleri söndürecek, yıldızları taç yapacak aşığa “Herşeyi yerinde bırak, alla pulla, beni al koynuna” diyerek en samimi cevabı vermişti bence.
Öyle ki bir ara kol düğmelerime bakıp bakıp üzülmeye başlamıştım. Okula giderken ellerimi birbirine, birleşmelerini Ümit ediyordum. Ayrıldığım sevgilinin hikayesi kol düğmelerinin dizeleri olmuştu.
Ben bunu derken bir anda bütün dünyam karardı bu sesle sokaklar doldu taştı: domates biner patlıcan. Tam nereye gitsem, nereye baksam hep onu görüyorum dediğim anda, O hayalini kurduğumuz sokak satıcısı geçiyordu işte. Hayat da şarkıları gibi absürt birşeydi zaten…Her şey boş geliyor bana, sarılacağım sımsıkı sana, yeter ki yıkılmasın bir dah dünyam…Domates, biber, patlıcan…. Hiç bir şey, gereğinden çok üzülmeye değmezdi. Aslında hepsi kendimize anlattığımız bir rüyaydı…
Geri dönüş ihtimali ne zaman belirse:
Hayır, hayır
Boşuna yalvarma
İnanmıyorum sana
Göz yaşına da hayır
İnanmıyorum sana,
Hayır, hayır, yüz bin kere hayır
Acıma çektirme bana
derken, bir kelimenin bu kadar tekrar edilişinin tam tersi anlamına geldiğini anlatmıştı…
“Yine gel, hele gel, yine gel bir gece vakti koynuma gel diyesim vardı. Bal böceği ise çok netti: Gelirde koynuna girerim ama, sonra da batırırım iğneyi…
Ben birine sinirlendiğimde sarı çizmeli mehmet ağaların bir gün hesabı ödeyeceğini aklıma getirirdim hep. Hayatın sırlarını ardı ardına nasihat eder gibi veriyordu: ,
yaz dostum,
güzel sevmeyene adam denir mi?
selam almayana yiğit denir mi?
altı üstü beş metrelik bez için
boşa geçmiş ömre yaşam denir mi?
Gülünce, güllerin açtığı, bülbüllerin onu söylediği,benim dinlediğim tek insan gitti hayatımdan sonra bir güz yolculuğunda…Bizim illerde, bizim evler de, onsuz kaldı…Güz yağmurlarıyla ansızın gitmişti hayatımda en çok sevdiğim insan. Benimse kulağımda ondan kalan tek bir Türkü…Hala hep onu söyler, hep onu çağırır. Gülpembe…
Nitekim, giden geri gelmedi, “ömrümün sonbaharında”… Benimse bitirmediğim bir şarkı, bir avuç dostum kalmıştı…
Bizim ilin de, evin de tadı kaçtıktan yıllar sonra tam 30 yaşında memleketimden binlerce kilometre uzakta, bisikletle simsiyah bir gecenin koynunda yapayalnız yolculuk ederken, bu şarkıyı Nasıl ve hangi duygularla yazdığını anladım…
Uzaklarda bir yerlerde, bir şeyler doğuyordu. Ben kupkuru bir ağacın dalı iken buralarda, bir yerlerde bir şeyler kök salıyordu….
Duyuyordum dönence…
Ne bir ses, ne bir nefes yalnız geçti bazı günler,
Ama biliyorum, bir gün gelecek dönence…
Her şey bir tarafa,
Zifiri karanlıkta, her şey bitti dediğimde, geceleri uyku tutmadığında, kulağımdaki şarkısı ise hep aynı olmuştu:
“dudakların şeker gibiydi baldan öte baldan ziyada
pembe pembe yanakların gülden öte gülden ziyadesabret gönül sabret sakın isyan etme
bir gün elbet bitecek bu çile isyan etme
dört kitaptan başlayalım istersen gel söze
orda öyle bir isim var ki kuldan öte kuldan ziyade”
Büyüyünce neler, kimler olmak istedik kim bilir…
Şimdi farkediyorum.  Daha yolun yarısındayım,
Belki “adam olacak bir çocuk” değilim ama,
ben sadece büyüyünce değil,
“7’den 77’ye” Barış abi olmak isterdim…

Sarfinazar

 

Öyle anlar şu hakirin hayatında da. Bazen eğer biraz farkındaysam, göz kapaklarımı deklanşör gibi açıp kapayarak fotoğrafını çekiyorum o anların. Ve de mümkünse yanıma sadece o ana ait ufak bir şey alıyorum. Bir taş, bir not, bir kelime, bir hikaye, bir yosun. Ne bileyim sembolik herhangi bir şey. Öyle güzel ki şimdi…

 

O anın, hayatımın en güzel anı olduğunu hatıraya dönüşmeden anlayamamışım diyorum kendime.

Şimdi ise aynı böyle bir fotoğraf karesi gibi.Ama ortadan ikiye bölünmüş.Bir kısmı hafızamda, diğeri ise o an beraber demlendiğim insanın nazarında saklı.

 

Ne zaman o gözlere baksam, sükutu sohbet eşliğinde tekrar tüm fotoğrafı tamamlıyoruz. O yüzden hep biraz eksiğiz sanırım. Birini değil, birbirini arıyor eksikliğimiz.

Yine de yaşarken nazarında sarfolmuş gibi dursa da,
Dimağında hala hatrı sayılıyorsa,
Gerçekten sarfınazar ettiğini söyleyebilir misin?

Efsun ile,

uee

Polimatların Sofrası (Göz’ün Dem’ini)-1

Motorsiklet eğitiminde anlatılan bir ders vardır. Önündeki aracı uzun süre aynı mesafede takip etmemen gerekir. Aranızdaki mesafe güvenli bile olsa, bunu sıklıkla değiştirmeniz tavsiye edilir. Bunun için en güzel yöntem ise özellikle uzun yolda, yarışmadan, bir diğer aracın, bir senin birbirinizi arada sollayarak yol almasıdır.

Bunun kuralın temel nedeni, biraz ilginç. Gözümüz, öndeki cisim ile sürekli sabit bir mesafeyi takip ederse, aradaki mesafe ve hız kavramlarını kaybetmeye başlıyor. Ve bir süre sonra, farkında olmadan öndeki arabaya çarpma noktasına geliyor. Olayın bilimsel dayanağı ise daha ilginç:

İlk defa birinci dünya savaşında amerikan savaş uçaklarında bununla ilgili bir araştırma yapılıyor. Pilotlarda yapılan araştırmalarda, Amerikalılar, ölüm nedeni olarak, uçakların daha önce takip ettikleri japon uçağına çarparak infilak ettiklerini gözlemliyorlar. Ve araştırma sonucu bu vakaların sayısının rastlantı olamayacak kadar yüksek olduğunu farkediyorlar. Hatta çoğu Amerikan pilotu, daha önce bombaladığı japon uçağının patlayan gövdesine doğru körü körüne giderek canına kıyıyor.

Bilim adamları sonrasında, bahsettiğim öndeki aracı takip ederek mesafe ve hız algısının tamamen kaybolmasına mitolojiden esinlenerek “ikarus sendromu” adını koyuyor. İkarus, yunan mitolojisinde babasının uyarısına rağmen zevkten kaçmayıp, güneşe çok yakın yolculuk ederken balmumundan yapılan kanatları eriyerek Ege denizine düşer ve hayatını kaybeder.

Bu hikayede anlayacağınız üzere, ne sadece mitoloji ile ne de sadece motosikletle ilgilidir. İnsanın sadece bir şeye tutulma noktasında takip etmesi, bir kişiyi fanatiklik mertebesinde görüp sürekli izlemesi hayatın her alanında bir ikarus sendromuna yol açıyor. Arada sırada başkalarının sollamalarına izin vermezsek, bakış açımızı değiştirmezsek ya da baktığımız yeri değiştirmezsek, gözümüzün ve aklımızın tutulup kendi kendimizi öldürmemiz kaçınılmaz. Ben kendi ülkemdeki çoğu insanın psikozunu bir nevi ikarus sendromu olarak görüyorum. Babaları kadar yakın olsam bile beni dinlemeyecekleri de teşbihimi haklı çıkarıyor. Onun için bu konuda fazla konuşmadan, kendi güneşinize ve kanatlarınıza bir bakın istiyorum.

Quo Vadis! Nereye gidiyorsun!

Motosiklet eğitiminden başladık ordan devam edelim. Nasıl olsa neredeyse bütün Türkiye’yi o iki tekerin üzerinde dolaştım. Hikayeler cebimde ve bunları bedava sattığımdan dolayı çok kötü bir tüccarım. Motosiklette ikinci ders, viraj alırken, neredeyse hiç bir zaman önüne bakmamaktır. Her zaman kafayı çevirip, virajın çıkış noktasına bakarsın. Çünkü nereye bakarsın, beynin de oraya doğru yönlenir otomatik olarak. Araba kullanırken sakince deneyebilirsiniz. Kafanızı nereye çevirirseniz, oraya doğru temayül edersiniz. Araba o tarafa gider.

Dolayısı ile bundan bir hayat felsefesi çıkarmamak benim gibi birisi için imkansız. Nereye bakıyorsan oraya doğru gidiyorsun işte. Ne ile meşgul isen o şeyin bir parçası oluyorsun. Şu anda olduğun şeyden daha çok da baktığın şey şekillendiriyor seni. Yani bir şeyi başarmak değil ama bir şeyi hedeflemek senin hakkında, onu başarmaktan daha çok söylüyor. Neyi istediğin, ne olduğundan önemli. Bir millet batıya doğru bakıyorsa, batıya doğru gidiyor. Doğuya doğru bakıyorsa doğuyla hemhal oluyor. Bu kişisel anlamda da, toplumsal anlamda da aynı.

Neyi arıyorsun der Rumi.

İşte bu yüzden, Aşkı arıyorsan aşık, zulmü arıyorsan zalimsin. Sen olduğun yer değil, olmak için çaba harcadığın kişisin.

Ne çok varmış söylenecek. göz de iki tip hücre var. Bir tanesi cismin biçimini algılamada görevli, diğeri ise renkleri ve detayları. Birincisi, sayı olarak ikincisin 10 katı. Yani bir şeyin biçimini, şeklini tanımaya, o şeyin renklerinden ve detaylarından 10 kat daha meyilliyiz. Bence bu gözümüzün şekle içerikten ne kadar daha fazla özen verdiğimizi gösteriyor. Şekil, sadece toplumda değil, bizim gözümüzde de daha önemli. Detay ise sonradan geliyor. Eğer daha fazla ışık varsa, daha fazla bilgi varsa geliyor. Bir şeyin karanlıkta şeklini en çok tanıyabildiğimiz insan yapımı eşya ise, coca cola nın etek tasarımlı şişesi. Bir de televizyonda en çok izlenen programlara bakarsak: Demokrasi gerçekten gözümde bitti şu an. Hayatımız olmuş konik hücre, sen neyin detayındasın…

Neyse, konuya dönüyorum. Bir yere dikkat vermek genelde göz ile oluyor. Gözün eğer bu yazıyı okuyorsa, masanın diğer ucuna artık odaklanamıyorsun demektir. İkinci dikkat vermek ise duygusal. Gözün istediğin yere baksın, gönül orda değilse bir şeye odaklanamıyorsun. Çoğu zaman insanlar uzaklara bakar, gözleri seğirir, dalar gider böyle durumlarda. Belli ki olmak istedikleri ile değildir. O orda değildir.

Bir diğeri ise herkesin aslında bildiği bir analoji. Karanlıktan aydınlığa ve aydınlıktan karanlığa geçişte göz bebeklerimiz ayarlanana kadar bir süre körlük yaşıyoruz. Bu ancak yumuşak geçişlerle kaçınılabilir bir durum. kişinin de hayatında büyük değişimlerinde hemen her şeyi aynı şekilde idrak edemediğini düşünüyorum. Belli bir süre geçmesi lazım ki, beyin de fizik de ayarlamasını yapsın, değişen gerçeklerin farkına varsın. Aynı zamanda bunun şu anlamı da var, aydınlıktan karanlığa çok alıştıra alıştıra geçtiğimizde ise, gözlerimiz körleşmiyor ama herşeyi aynı şekilde görmeye devam ettiğinden karanlığın farkına varmıyor. Ne ara akşam oldu diyoruz aradan yavaşca batna güneşin ardından çoğu zaman…

Yani aslında göz ile sadece görmeyiz. Gözümüz ile çevremizdekiler de bizi görürler. Göz dışarıya olduğu kadar içeriye açılan bir penceredir. İç dünya ile dış dünyanın bir kesişim noktası.

Kötü bir şey başına geldiğinde gözlerinden akar içinin suyu. Bir olaya çok sevindiğinde gözlerinin içi güler. Genelde bir şeyin doğrusunu öğrenmek için söyleyenin gözlerinin içine bakarız. Tamam hemen duygusala bağlamayın, bilimsel bir şeyler anlatalım.

Kahnemanın güzel bir deneyi ile başlayayım. Kahnemana göre, insanın iki tip düşünce sistemi var. Bir tanesi, biraz yüzeysel ve otomatik hesap kitapların yapıldığı, enerji bakımından ekonomik, çok dikkat gerektirmeyen olaylar sırasında kullandığı birinci tip düşünce. Diğeri ise, kritik düşünce gerektiğinde, bir matematik sorusu ile uğraşırken, strateji geliştirirken kullanılan, enerji sarfiyatı fazla olan ikinci tip düşünce sistemi. Deneye göre kahneman, gündelik yüzeysel konuşmalarda, insanların enerji sarfetmeden birinci düşünce sistemi ile hareket ettiğini, bunun reflekslere ve deneyimlere bağlı olduğunu dolayısıyla, hızlı pratik ve enerji tasarruflu olduğunu söylüyor. İkinci sistem ise dediğim gibi olağan dışı sorularda, problemlerde, sorgulamalarda ön plana çıkıyor. Buna göre yapılan deneyde,  4 haneli bir sayının her hanesini tek tek yükseltmeleri isteniyor. Yani sayı 1456 ise , sonraki 2567, sonra 3678,… Bunu yaparken deneklerin göz bebeklerindeki büyümeye bakıyorlar ve ilk deneyden farklı olarak büyük oranda bir büyüme olduğunu görünüyorlar. Denekler hesap yapmayı bitirdiğinde hemen göz bebekleri tekrar küçülüyor. Hatta, daha sonra deneklere sayıları 2 şer 2 şer arttırmaları söylendiğinde, göz bebeklerinden deneklerin ne zaman pes edip, hesap yapmayı bıraktıklarını gözlemleyebiliyorlar. Deneyin iki sonucu çıkıyor. Evet, gündelik hayatla ve matematik problemlerini aynı beynimiz ve düşünce sistemimiz ile ele almıyoruz. İkincisi ise prefrontal korteks ile işlem yaparken göz bebeklerimiz istem dışı büyüyor. Deneyin sonucunda Göz bebekleri, büyüklüklerini sadece ortamdaki ışığa göre değil, aynı zamanda prefrontal lob aktivitesine göre de değiştirdiklerini görüyorlar.

Bir başka deneyde, deneklere beyinleri meşgul ve göz bebekleri bu sorularla uyarılmış insanların fotoğraflarını ve uyarılmamış insanların fotoğrafları gösteriliyor. Deneklerin büyük bir çoğunluğu nedenlerini bilmeden göz bebeği büyümüş olan insanları tercih ederek onları daha güzel bulduklarını söylüyorlar. Yani bilimsel olarak da Smart is new sexy! Tabi kapitalizm bu fırsatı kaçırır mı? Belladonna adında bir marka hemen göz bebeklerini büyütücü bir damla çıkarıyor piyasaya bu deneylerden sonra. Göz bebeklerini, göğüslerini, dudaklarını büyütmek için oluşan sektörü, insanların harcadığı emeği, parayı düşününce, üremek için yaptığımız yatırımın niteliğini sorgularken göz bebeklerim büyüyor ve bilimsel olarak daha çekici hale geliyorum. Bu yazıyı yazmamın amacı budur belki de. Freud sen misin o?

Çok mu biliyorum? Sanırım çoğu insandan daha çok olsa da, öğrendikçe kendime göre daha az şey bildiğimi farkediyorum. Birincisi bilginin sonsuzluğundan ikincisi de değişiminden kaynaklanıyor sanırım. Bilgileri idrak ettikçe, benim anlayışım değiştiğinden, eski öğrendiklerim eskisi kadar işe yaramıyorlar. Yani görüşümü, anlayışımı değiştirmeyen bilgi aslında çok kullanışsız geliyor, kullanışlı olan bilgi ise artık onu kullandığımdan ve anlayışımı değiştirdiğimden dolayı alakasını yitiriyor. Bilginin farkettiğim en büyük paradoksu bu olsa gerek.

Göz uzun konu ve görüşümüzü biraz arttırmak için daha devam edeceğiz,

Gözüm üzerinizde…

 

 

 

 

 

Polimatların Sofrası (Ses’in Dem’i)

 

What we do in this life echoes in eternity!

 

İnsanlıktan utanacağımız haberlerle başlıyoruz:

-Sırf Amerika kıtasında obezite ve obeziteye bağlı hastalıklardan ölenlerin sayısı, bütün dünyada açlıktan ölenlerin sayısından fazla. Ve dünyanın bir tarafında bu kadar fazla kaloriden ölen insan varken, halen açlıktan ölen insanlar varlar ve  her gün ölüyorlar.

-Dünyada geçen sene intihar ederek kendini öldüren sayısı, savaşlar dahil birbirini öldüren kişi sayısından daha fazla.  Psikolojik rahatsızlıkları ve ona bağlı depresif hastalıkları sayarsak durum daha kötü. İçimizdeki savaş, artık gözümüzle gördüğümüz etrafımızdaki savaştan çok daha büyük.

-Dünyada neredeyse bütün dünya tarafından konuşulan mülteci krizi için gereken maddi miktar  17 milyar dolat civarında, dünyanın toplam yıllık ekonomisi ise 80 trilyon dolar değerinde.  Yani tüm bu mültecilerin hayatarını kurtarmak için gereken paranın 4700 katı. 4700 liranin 1 lirasini bile kaybetmeyi goze almiyoruz. 4699 lira ile kalan ihtiyaclarimizi zaten karsilamaz miyiz? Sadece Amerikanın silah sanayine ayırdığı miktar bu meblağın tam 41 katı. Ve bununla tabii ki oyuncak silah üretmiyor.

Dünya özellikle kendi türümüzün katkılarıyla, çok boktan bir yer….

Cennete gitme vaatleriyle, insanların cehenneme çevirdiği bir gezegen burası.

Bu gezegende adalet diye bir şey olmadığını rahatlıkla anlarsınız, ne herhangi bir yaradanın, ya da doğa ananın böyle bir adalet kaygısı olduğunu düşünmüyorum.

Bütün bu kötü gidişatı kötü gören insanlar, her nedense kendi gelecekleri konusunda inanılmaz hayalperest ve olumlular. Her şey yıkılsa da ben bir şekilde yırtarım diyen insan sayısı, farkındalığın sorumluluğu ile beraber elini taşın altına koymaya çalışan insan sayısını tank paletleri gibi ezip geçiyor.

Eğer biraz haberleri okursanız, her tarafınızdan kaos ve ümitsizlik fışkırır. Size temin ederim, bütün yaşam enerjiniz, damarlarınızdan oluk oluk çekilir her okuduğunuz kanlı haberde.

Neden? Çünkü biz tam olarak öyle istiyoruz. Haberlerin utanacağımız cinsten olmasını…

Ne kadar teknolojik gelişim yaşasak da insan hep aynı kaldı çünkü tarih boyunca. Etrafımızdaki dünyayı ve kullandığımız aletleri geliştirdik ama biyolojik ve psikolojik açıdan sapiens aynı sapiens. Onun için, masadaki herkesle ortak bir dil konuşabiliyoruz. Onun için çoğumuz kendi yöresinin müziğinden zevk alıp, şarapla ya da kendi içkisiyle aşk şiirleri yazabiliyoruz. Onun için yüzyıllar boyunca farklı çağlarda yaşasak da aynı ateşin etrafında sohbetteyiz…

Dertlerimiz neredeyse aynı imiş her çağda. Her çağda yobazlar olmuş, her çağda zulüm, her çağda savaş, her çağda aşk…Biçimleri aynı, dokuları farklı ama oyunlar hep aynı…

Dolayısıyla, hepimiz teması farklı ama kahramanları aynı bir film stüdyosunda gibiyiz. Roller belli belirsiz. Düzensizlik belli belirsiz. Miktarı bazen daha az, bazen daha fazla… Ama insanlık her zaman kendi içinde de aynı problemleri yaşamış, aynı soruları sormuş.Kadim insanlar, genelde bu soruları cevaplayanlar değil, yolda soruları daha değişik sorularla değiştirenler olmuş…

Haberler kötü evet. Bunun iki nedeni var. Bu en ilkel en primitif özelliğimizden geliyor. Hayatta kalmak için çevrede olan kötü olaylara dikkat ediyoruz. Dikkat etmek zorundayız, yoksa ölürüz diye sinyal veriyor beynimiz. Dikkat etmeyenler ve buna göre fazla cesırca hareket edenler zaten öldüler. Biz, binlerce yıllık evrim tarihinde en korkak olup, bu korkaklıkla beraber güvenli ve stoklu hareket edenlerin çocuklarıyız. Ah, amigdala beynimiz…Dolayısı ile eğer bir şey kanıyorsa, bizi ilk o yönlendiriyor.”If it bleeds, it leads…” Bizim için, kanlı sayfalara bakmak öncelik her zaman. Ve onlar öncelik oldukça, Haberlerciler de bu talebi karşılamak için daha fazla kötü haber yapıyor. Dolayısı ile haberciler değil, haberler kötü. Çünkü biz, olağandığı olmadığı sürece hiçbir şefkat hikayesi dinlemek için gazetelere bakmıyoruz.  Yani ortalıkta bu kadar kötü haber olması, bizim kötü haber görmek isteğimizden kaynaklanıyor.

İkincisi ise küreselleşen ve size Toronto’nun bir gecesinden yazdığım şeyleri okuyabildiğiniz bir global network ağından bu kötü haberlere ulaşma yüzdeleriniz, günümüz dünyasında tavan puan yapıyor. Artık, soğuktan ölen bir çocuğun haberini alma ihtimaliniz daha fazla. Ona yardım edebiliyorsak ne ala, ama yardım edemiyorsak, bu sadece bizi hayata daha öfkeli, küskün ya da demotive hale getiriyor. Eğer biraz empatiniz varsa paralize olmamak içten bile değil… Empatiniz yoksa, sadece söyleyecek bir şey yok. Seri katillerin de bilinen tek ortak özelliği empatilerinin olmaması. Öyle diyim… Empati ağır konu. Önemli tamamen başka bir hikayenin konusu.

Hayatta olmuşlar ve olanlar, tam bir kaos. Yani bilimsel açıdan böyle. Matematiksel olarak Kaos denklemleri ile ancak modelliyoruz yaşananları. Bing bang’den beri olayları deterministik bir formülle yazıp, gelecekte neler olacağını kesin olarak  bilemiyoruz. Çünkü moleküler seviyede hem parçacık hem de dalga gibi davranıyor onun bunun atomik partikülleri. Bir elektronun hem yerini, hem de hızını aynı anda hesaplayamacağımızı farkettiğimiz gün belki de hayatın kaos tan kurtulamayacağını da farkettik. Hep bir bilinmeyen olacak çünkü. Ve parçacığın Kopenhag yorumuyla tatmin olmayıp, oyun teorisinde de 1. ve 2. dereceden kaos teoremlerini hayatımızdaki olayları yorumlamak için kullandık. Neydi bunlar?

Basit anlatalım. Birincisi, bir kelebeğin kanat çırpışı, dünyanın diğer bir yerinde fırtınaya neden olabilirdi. Dolayısıyla, bu etkiyi ve bu etkiye neden olan farklı hava hareketlerinin girişmişlik halini hiç bir zaman modelleyemeyecektik…

İkincisi ise, bir olayın nasıl olacağını bilsek bile bunu bilmemizin olayın akışını değiştirmesi…Örneğin piyasalardan haberdar olmamız, doların yarın ne kadar olacağını bilerek, bugün bir aksiyon almamızı beraberinde getiriyor ki bu da, yarın ki piyasayı otomatik olarak değiştiriyor. Aynı elektronun yerini öğrenmek için ona bir ışık demeti gönderdiğimizde enerji seviyesini değiştirmemiz gibi. Bilgi ve haber, hiç bir yerde, öğrenildiği gibi durmuyordu. Hatta bilen ve haber alan da artık aynı  seviyede değildi. Bilginin sorumluluğu da, Kadim bilginin her zaman ve her yerde paylaşılmamasının gerekliği de, Ezoterizmin kendisi de buradan geliyordu.

Dolayısıyla, hayat kesin olarak ne olacağını bilemeyeceğimizi kesin olarak bildiğimiz denklemlerden biri olarak modellenebilir. Kesinlikler yok. Olasılıklar var. Fermat’dan bu tarafa gelen, Reimann matematiği, Einstein fiziği bunu en son kuantum gravitasyona kadar bu şekilde getirdiler. Lakin, kuantum ve olasılık konusu da ağır. Belki başka bir hikayenin konusu.

Benim geleceğim nokta şu, hayatın bu kadar kaotik olduğu konusunu öğrendik ama bu konuda çok yalnız kaldık. Canlı bir organizmayı, cansız bir organizmadan ayıran en önemli özellik, belli bir düzene sahip olmak istemesi.  Hücre, zarı itibariyle seçici geçirgenlik yapar ve kendini cansız ortamdan izole eder. Bu bir Kaosu düzenleme çabasıdır. Termodinamik olarak entropiyi azaltma çabasıdır. Ama biz bu çabada, çok yalnız kaldık…

Lakin bize bir hikaye anlatılmıştı. Bu hikaye benin hikayesi idi. Belki de ilk kez bize, birey dediler. Anlatilan birey yaklaşımı  esasen 18 yy`da cikmis ve gunumuze kadar ticari balonlarin icinde seyahat etmis, moder n bir halk hikayesiydi. Bireyin bahsedildigi bir individual yani bölünemeyen anlamindaki “indivisible core” kavrami, atomu parcalanamayan en kucuk yapitasi olarak goren sistemin bir ogretisiydi. Atom kavramini insaliga kabul ettirmek icin bile insanlik buyuk caba harcamisti. Yunan filozoflari 2000 sene bunu soylese de bu hikayeye inanmamiz 2000 yil alacakti. Einstein bunlari dusunurken, elinde 1905 yilinda hic bir referans ve dipnot kullanmadan yazdigi ve bunu ispatladigi o makaleyi tutuyordu. 4 senede yazdigi 4 makaleden 2si insanlık olarak herseye baktigimizda gordugumuzu sonsuza dek degistirecekti. Eski yunan filozoflarindan domecritus`un  2000 sene once dedigi gibi kucuk tanelerden meydana geliyorduk ve artik bunun ispati vardi. Nasil tanelerden geldigimizi tane tane anlatiyordu. Ancak günümüzde daha da ileriye gittik. Atomun içine girdik. Birey olan tek insan da, o tek atom da parcalanabilirdi artık.  Biyolojik ve psikolojik olarak bireyin içinde bir çok sistem vardı ve yaprak dökerken bir yanimız,  diger yanimız bahar bahce olabilirdi. Dört mevsimin dördünü de aynı gün yazmıştı Vivaldi. Ne var ki kendimizi bu kadar yüceltmek uğruna, medeniyetin en kutsal değerinin, bireysel egolarımız olarak görmekten bir an şüphe duymadık.

 

Kaldı ki, vücudumuzdaki 100 trilyon organizmanın sadece 10 trilyonu bize aitti. Ben derken, birey derken, kimi neyi kastediyoruz siye sormak gerekirdi. Kendinden bazı ortamlarda biz diye bahseden saçma adamlar, ilk defa bilimsel olarak ve farkında olmadan haklı çıktılar.

 

Atom ve birey, İkisinin de parçalandığında ortaya saçacağı muazzam bir  enerji var. Ama bu yapıcı da yıkıcı da olabilir. Nitekim deli kuvveti diye bir şey geçekten var. Bilimsel olarka ispatlnmış bir gerçektir delilerin sıradışı kas kuvveti. İnsan da ise pozitif ya da negatif  hareket eden enerji anlamında E-Motion (duygu) demişler. Eğer bu enerjinin farkına varmak, disipline etmek yogasından buddhasına kadim ilimlerin hepsinde binlerce yıldır öğretilen bir disiplindi. Siddhartha onaylarmışcasına sakince kafasını salladı.

Yani kaosu öğrendik ama birey hikayemizi sürdürüyoruz. Bu çok büyük bir ikilem. Dünyanın kaosuyla tek başına başa çıkmamız matematiksel olarak imkansız. Aldığımız kötü haberlerin etkisinde, bir şey yapamıyorsak eğer, paralize olmadan durmak, pesimist olmamak, eğer biraz farkındaysan üzülüp öfke duymamak gerçekten imkansız.

Dolayısıyla, bunun iki tane çıkış yolu var. Birincisi izole bir hayat yaşamak. Alacağımız haber miktarını sıfır olmasa da azaltarak, hiç değilse etkimizin olamayacağa şeylere karşı, kafamızı biraz kuma gömmek. Açıkçası kuma gömmek duyduklarımızı ve duyacaklarımızı tam olarak sıfırlamıyor. Yine de Az enstrümanla, ahenkli bir melodi çıkarmaya çalışmak, çok enstrümanla aynı melodiyi çalmaktan daha kolay olacaktır. Bunun en güzel örneği uzakdoğuda, himalayalarda, tapınaklarda yaşayan insanlar. Kendi ortamlarındaki, kaotik bilinmeyenleri o kadar kısıtlıyorlar ki, kendi içlerindeki harmoniye  ve ahenki yaşam çalışmasına daha fazla kulak verebiliyorlar. Hem de kaosun bu disiplini bozmasına izin vermiyorlar. Bizim bunu yapamamız için uzakdoğuya mı gitmemiz gerekir? Gitmeden de çoğu gürültü dediğimiz dalgayı engelleyebilir miyiz?

İkincisi ise, izole olmasa da kendi harmonik çevreni kurmak. Seninle, ağlayıp, gülecek, yiyecek, icecek, beraber üzülüp, zorlukları beraber kaldıracak insanlarla bir senkronizasyon yakalamak. Böylece empati alanını genişletip, pozitif özellikleri biraraya getirip, birey safsatasından kendini kurtarmak. Başkalarıyla, ahenkli bir ilişkiyi yakalamak kaotik olaylara bakışınızı her zaman değiştirir. Kendinizi geliştirmenin bilmem kaç yolu, kariyer basamaklarının tırmanmanın size özel çözümleri yerine, çevrenizdeki insanların problemlerine çözümler yaratmak, birbirinize destek olmak ahengi yakalamak için asıl çözüm olacaktır. Çünkü bizi tek bir ben kurtaramaz. Orkestradaki tek bir çalgının müthiş çalıyor olması eseri güzel yapmaz. Sonu ve başı belli olan bu filmin başrolünde olmak da önemli ama tek olmamak da önemli. Dokusu ve kokusu aklınızda, hep yanınızda olan insanlarla beraber olmak. Hem zaten fazla figüranı olan hiç bir film çok güzel olmaz. Tek başına da film olmaz. Gönül bağı ile bağlanmalıyız. Ses, mekanik bir bağ kurar. Bu bağ siz beraber değilken birbirine bağlanmaz. Ses boşlukta ilerlemez. Hava da giderse dalganın gücü zayıflar. Rumi ve Şems ise Sükut eder beraber. Sükut, elektromanyetik bir dalga gibidir. İlişkilerde böyle bir dakgayı iletmesi zordur ama bir kere yakalandığınızda, boşlukta ilerler…

Aslında bir de üçüncüsü var. Evet, atomu parçalayabiliyoruz, vücudumuzu da öyle. Artık, beynimize, nörokimyasallara, kalp ritmimize dair daha çok şey biliyoruz. Duygularımızı ve beynimizi hacklemek artık eskisinden daha kolay. Fight or flight hormonlarını salgılayan mekanizmaları tetikleyerek, nerede ve nasıl olursa olsun kendimizi biraz daha rahat hissedebiliriz. Kalp atışımızı, nefesimizi belli bir pratikle eğiterek hem ritmimi, hem de beyin dalgalarımızı belli bir senkronizasyona sokabiliriz. Meditasyon ile, spor ile, hayata koyacağımız sabitler, saç ayakları ve yapacağımız belli ritueller ile kaotik hayatın önüne kendi senkronlu çitlerimizi kurabiliriz. Bir defa da hepsini bitirmek yerine, günde beş defa aynı secdeye varmanın birbirinden farkını, dini pratiklerin neden böyle düzenli dağıldığını farkettin mi?

Bütün bunlar nereden geliyor. Bütün bunlar farkında iseniz dalga teorisinden geliyor. Hayattan aldığımız haberler bir dalga gibi yayılıyor. Dolayısıyla yankılanıyor, yansıyor, rezonansa giriyor ve ne kadar çok haber gelirse o oranda kaotikleşiyoruz. 150 kişiden oluşan ve hemen herkesi yüzyüze tanıdığımız o eski kabilelerde yaşamıyoruz artık. Binlerce insanla etkileşim halindeyiz ve gezegenin neredeyse tüm insanlarının bilgisi, onların sorumluluğunu da beraberinde getiriyor. Dalgalar üst üste biniyor, frekanslar karışıyor, kakafoni oluyor.

Lakin, güzel bir müziği, kakafoniden ayıran ne var?

Birincisi tekrar… hayatta da müzikte de rutin ya da rituel sürkeli yaptığımız tekrarlar, onu belli bir disipline belli bir ahenge sokar. Ne oldukları, hangi enstrümandan çıktığı bağımsız, sevdiğiniz güzel müziklerin hepsinde sizi kaostan kurtaracak bir tekrar vardır. Çok sevdiğiniz müziklere bakın, değişik gelen melodilerin altında bile aynı tekrarlar, aynı dizilimler, farklı enstrümanlardn çıkan aynı notalar vardır.

İkincisi, ünsiyet. İnsan kelimesi ünsiyetten gelmemiş miydi? Alışkanlığımız… Müzik kültürü de, alışkanlıklar da halktan halka farklılık gösterir. Neden çünkü çocukluktan beri dinlediğimiz müzik de, yaptığımız ve yaşadığımız hayata dair pratikler de çevremizden gelir. Dolayısıyla aşina olduğumuz müzik ritmine ve hayat ritmine yatkınızdır. Batı müziğinde aksak ritm sevilmez dolayısıyla, biz de moğolların türkülerini dinleyemeyiz. Batı müziği ile büyümeyen birini, belli bir yaştan sonra Mozart hayranı yapmak çok zor. Bazı hayatlar da, aynı şekilde içinde şekillenmediğimizden bize yaşanmaz gelir. Dokusunu ve kokusunu bildiğimiz türde müzik dinlemeye, dokusunu ve kokusunu bildiğimiz hayatı yaşamaya yatkınızdır. Bu yersizlik ve yurtsuzluk da olsa. Yeni doğan bir bebeği düşünün. En sevdiği ve rahat ettiği sesler arabanın motor sesi, elektrikli süpürge sesi, fanın sesi ya da saç kurutma makinasının sesidir. Çünkü anne karnında buna yakın sesler duymuştur 9 ay boyunca. Bu seslere alışmıştır. Doğduğunda etrafta anne karnındaki sesleri duyamayınca yabancılıkla ağlamaya başlar. şşşşşşh şşşşşşşşh şşşşşşşşşh sesiyle sakinleştirmeye çalışmamız da bundandır. Kulağına içerde duyduğu seslere benzer sesler fısıldarız. Yaşamlarımızın büyük çoğunluğu alışkanlıktır. Ya kulağımızı eğiterek o müziğe de alışmalı, ya da o hayatlara karşı durmayarak, onun rutin ve ritulleri içerisinde kendi alışkanlıklarımızı harmonize edecek yollar aramalıyız. İşi güzel yanı bu seslerin orjinallerine ihtiyaç duymamamız, benzerlerini bile imite ederek taklit edrek aynı rahatı, aynı huzuru elde edebiliyoruz bebekteki gibi. Ya da kuş seslerini artı evde ya da parkta bir rituel halinde dinleyebiliriz. Bir şekilde hayattaki bu harmoniyi oluşturmalıyız. Yoksa ne müzikten bir şey anlarız, ne de yaşamaya çalıştığımız hayattan. Ve ev dediğimiz yer, hepimiz için farklı olsa da, o çevremizdeke seslere alıştığımız, onları tehdit olarak hissetmediğimiz yerdir.

Eğer spor yaparken hızımızı arttırmak istiyorsak, kalp ritmimiz de beraberinde artar. Bununla uyumlu müzikler tercih ederiz. Dinlenmeye geçtiğimiz de ise dinlemek istediklerimiz çok daha sakindir. Bir uzun yol koşucusu ise bir sprinterin müzik listesi birbirinden çok farklıdır, koşudaki ritmleri de…

Aynı zamanda aynı senkronda yürüyen, aynı ritmde koşan kişilerin birbirlerine hak verme olasılıklarının arttıklarını yaptığımız deneylerden biliyoruz. Hatta, birbirini seven insanların biraraya geldiklerinde bir süre sonra kalp atışlarının senkron hale geldiğini de biliyoruz. Yani sistem iki yöne de çalışıyor. Aynı ritmde olmak düşünceleri birleştirirken, birleşmiş olmak da sizi aynı ritme sokuyor.

Hayatta, yaşadığımız gerçeğin ne olduğunu tam olarak bilemeyiz. Müzikte de çoğu zaman sesin kaynağını kulağımızda duyamamız gibi..Dolayısıyla aldığımız haberler, gerçekler değil, onların yansımaları olabilir. Başka seslerle rezonansa girmiş halleri olabilir. Bir haber, aynı ses gibi etrafında bir yoğunluk var ise hemen yayılır, eğer etrafı boşlukta ise aynı vakumlu ortam gibi kimselerin bilemeyeceği şekilde kaynağında kalır. Ormanda tek başına bağıran ve kimsenin duymadığı bir insanın varlığı bile sorgulanır. Kendi varlığımız için biz etrafımıza ihtiyaç duyarız. Çevremizden bize bir şey yansıması gerekir ki varlığımızın farkındalığımızın farkına varalım. Hayatımız boyunca gerçek görüntüsünü göremediğimiz ve göremeyeceğimiz tek yer kendi yüzümüzdür. Belki bundandır, etrafımızdakilerin yansıması ile kendimizin bir görüntüsünü çıkarırız. “Echo” ile “ego”; “yansı” ile “yankı” kelimeleri birbirine rastlantısal biçimde benzemezler. Hepsi birbiriyle örülüdür insanın kumaşında.  Bazen bağlandığımız eşyalarla bazen de insanlarla yaparız bunu. Dolayısıyla, hadis-i şerifte belirtildiği gibi “insan aynadır”. Ama sesleri yansıttığından her zaman doğruları yansıtmaz, yankı ile yansıtır. Çevrenin ne söylediğini önemli olabilir ve bütün bir etiket teorisi (bkz. labeling theory) bunun etrafında gelişmiştir. Ama bu gerçekte kim olduğunuzu söylemez. Gerçeğe en yakın ses, echo yapmayan, sesin kaynağının çok yakından geldiği, yansımanın olmadığı, ve yoğunluğu fazla olan çevreden gelir. Ses, havada yankılanır, ancak katıda çok hızlı iletildiğinden yankı yapmaz. En yakındakileriniz sizin ne olduğunuzu en doğru ihtimalle ve yankısız yansıtır. Yakınınızda birileri yoksa hem kendi varlığınızdan hem de her yaptığınızdan şüphe duyabilirsiniz. En büyük felsefecilerde bu şüpheciliği, boşluğa düşmüşlüğü ve nihlizmi görebilirsiniz. Ama hiç bir aile fotoğrafında, ya da Einstein’ın Milena’ya yazdığı hiç bir mektupta bunu göremezsiniz.

Bir kokunun, bir tadın, bir dokunuşun replikası belki  zordur ama müzik ile ses ile gerçek sesler çok güzel  ve çok kolay taklit edilebilir. İzlediğimiz filmelerin çoğunun diyaloglar haricindeki sesleri, gerçek materyallerden değil, meyve sebze den çıkan değişik seslerden yapılır. Dolayısıyla, çoğu ses gerçekmiş gibi imite edilir. Ancak güzellikte burdadır. Sesler bize gerçeğin ötesinde bir gerçeklik sunarlar. Müzik meta-fiziğe açılan bir kapı gibidir. Bundandır Oscar wilde, geçmişte “doğanın kopya etmekle güzel şeyler yapılabilir ancak, doğadakini aldatmakla müthiş şeyler ortaya çıkar” demiştir.

Hayatımızda sürekli ses olması, ahenkli olduğu sürece güzeldir. Güzel müzik her zaman dinlenir. Kuş seslerini sevmemiz, binlerce yıldır kuş sesleri etrafında şekillenen çevremizde, bize herşeyin normal olduğuna dair bilinçaltı sinyaller gönderir. Kuşlar daha uçmamış ise etraf güvenlidir.Doğanın sesi binlerce yıldır arka planımızda olduğundan, arka plandaki bu ses bize huzurlu ve ahenkli gelir. Hatta cennet hayaletimizde bile su sesi, kuş sesi arka plandadır.

Ve doğada da, hayatta da hiç bir zaman sıfır sessizlik yoktur. En sessiz, yankının sıfır olduğu bir odada bile kendi damarlarımızdan akan kanın ve organların sesini duyarız ki bu en ürkütücüsü ve belki de en dayanılmazıdır. Çevremizdeki herşeyden uzaklaşmak ve kaçmak çözüm değildir. Onları ahenkli bir kuş sesine çevirmek çözümdür.

Bazen müziği farklı melodilerle değiştirmek gerekir. Beynimiz bir süre sonra aynı şeye olan isteğini rutinde kaybeder. Burada melodiye bir çeşitlilik katmak gerekir. Belki yeni bir enstrüman, belki yeni bir ses.  Gürültü ve kaos ile değil! Ve müziğin olması, sükutu da önemli kılar. Sessizlik, dikkatinizi toplayıp, ahengi nasıl tekrar yaratacağınızı da söyler, sesin önemini de, hatta, müziğin kendisi sessizlikte yazılır. Sessizlik anı, dinleyenin beyaz bir kanvas gibi istediği duygularla dolduracağı, boşluklar bırakır çoğu zaman. Onun için boşluğun nerede bırakıcalağı çok önemlidir. İşte de, hayatta da verilen araların neresi olduğu genellikle o araların bizim için ne ifade edeceğini ve kalitesini belirler.

Müzikle duygular paylaşılır, birliktelik sağlanır. Çünkü müzikte diyalog vardır. Her enstrüman kendi görevini aslında eşit seviyede yapar. Hiç bir enstrüman diğerinden daha fazla hak iddia etmez güzel müzikte. Hepsi bir sendroma hizmet eder. Eğer, birinin parçada diğerinden daha fazla hakkı olup, susmazsa, ahenk bozulur, gürültü başlar. Hayatta da güzel diyalolar, her iki tarafın benzer haklara sahip olduğu ortamlardan gelir. İki taraf benzer haklara sahip değilse, aradaki farkı duygular aşamaz. Empati yine bu seviyeyi eşitlemek için kullanılacak bir köprüdür. Duyguları paylaşmadığın bütün konuşmalar bir yerden sonra seni de gürültünün içine alacaktır. Ahenk, senkronizyonla yakalanır. Farklı çıkarlar sohbette de, müzikte de ahengi bozar.

Müziğin kişinin psikolojik etkisinin sandığımızdan fazla olduğu söylenir. Yani kötü bir soundtracki olan güzel bir film yoktur. Müzik bir film tek başına mükemmel yapmaz ancak kesinlikle kötü müzik tek başına iyi bir filmi mahvedebilir. Hayatındaki kaoslar, gürültüler,  eğer onları kontrol altında tutmazsan senin hayatını da mahvedebilir. Ama sadece onları kontrol altında tutuyor olman da aynı film gibi iyi bir hayatı garanti etmez.  Bir çok çeşit güzel müzik olduğu gibi güzel her hayatın da kendine özgü bir ahengi vardır.

Ne kadar müzikte de tekrarı sevsek  de beynimizi arada sırada farklı uyaracak değişiklikler, müziğe daha fazla dikkat etmemizi ve farkındalığımızı arttırır. Sürekli aynı çeyi tekrarlayan pop şarkıları onun için geçicidir. Biçimleri vardır ama dokuları yoktur. Bir teoriye göre üflemeli çalgılar, en primitif insanın ilkel beynine seslenerek, etraftaki hayavanlara benzer bir ses çıkararak bizi uyarırlar. Ve hayatta da rutinlerin, rituellerin arasında zaman zaman uyarılmak farkındalığımızı arttırır.  Ufak geziler, ufak tanışmalar, ufak yeni deneyimler…Bu ufak değişikliklerin beynimizdeki yankısı ufak değildir.

Ve sesler biz ölsek de devam eder. Sesler, bir insanın ölümden sonra devam eden nefesidir. Hiç kimse bir şair, öldükten sonra bir şiir haline geldiğini düşünmez. Ya da bir yazarın hayatından sonra roman olduğunu söyleyemeyiz. Çoğu yazarın, kendi roman kahramanları ile hiç ilişkisi yoktur. Ama ses, kaynağını göstermese de, gerçekleri söylemese de kaynağına dair ipuçları verir. Perdenin arkasından gelen ses gizemdir. Phytagoras hayatı boyunca böyle ders vermiştir. Görüntüsü söylediklerinin ötesine geçmesin diyerek…Görünmeyen bir ses kaynağı, bazen otoritedir. Oz büyücüsü ve 1984 te sesin saihibi gösterilmez. Yankılanan ses, ya ilahidir ya da iç sesdir. İçimizde yankılanır. Hiç yankılanmayan ses, o ortama ait değildir, etrafta kimse olmadığından yankılanmaz. Yorumcunundur. Kilise korolarının sesi yukarda onları görmediğimiz bir yerden gelir. Çünkü o bize görünmeyen melekleri dinlemek isteriz.

Göremediğimiz, şeylere kulak kesilir, kulak kabartırız, bir şeye dikkat etmek için başımızı bile çevirmeden öncesinde kulağımızı veririz. Yanlış bir şey yaptığımızda ilk önce kulağımızı çekerler. Evrende, gözümüzün gördüğünden çok daha ötedeki gezegenleri, şekillerini, büyüklüklerini ve olayları, hatta bundan çok daha önce meydana gelmiş supernova patlamalarını bile gravitasyonal ses dalgalarıyla yakalamaya ve anlamaya çalışıp, bir bebeğin anne karnındaki gelişimini izlemek için de bir ses dalgası olan ultrasound cihazlarını kullanıyoruz. Dış dünyamıza da ve iç dünyamıza da seslerde bakıyoruz…

Bu dünyada yaptıklarımız da, sonsuzlukta yankılanacak bir ses gibidir işte,

Ve avazemiz, alemde hoş bir seda gibi baki kalacak belki de…

Ama benim sorum farklı olacak:

Dünya bir kaos denklemi iken, sesler, sözler, gerçekler ve echolar birbirine girmiş iken,

Her şey bazen çok boktan derken,

Aldığın ve verdiğin harcadığın ve tuttuğun nefesle,

sesin ve sükutun ahengini görebilir , dansını duyabilir miyiz?

—–

Lakin ses dalgaları bir araya gelip,

Rezonansa da girer, birbirini sönümler de,

Gürültüde çıkartabilir, harikulade bir eser de….

——

Ps: Yanımdayken hep ahengi yakaladığım bir adama,

Umutcan’a, nice yıllara…

Esenlikle

uee

 

 

Polimatların Sofrası (Ses’in Demin’i)

 

O gece polimatlar sofrasında, ateş ortamı ısıttıkça, sohbet derinleşiyor, sohbet derinleştikçe de sesler yükseliyordu…

Bir kişi onun hakkında konuşulsa da, kendisi hiç konuşmamıştı:  Rumi.

Hamuş olmuş, Şems ise sükut-u sohbete sanki kaldıkları yerden devam ediyorlardı.

Sahi Rumi ile Şems nerede kalmışlardı:

Şems ile Mevlana’ nın ilişkisini ne kadar okusak bilemeyeceğiz. “Mana” satırlarda yeterince yazmıyor çünkü.
Şems’in Rumi gibi zamanının en iyi alimini, bir rektörü, bir hocayı alıp, bölgesinin en saygı gören kişisini böylesini perişan etmesini ne kadar okusak da sebepler dünyası açıklayamıyor.
O zaman halkı da anlayamıyor ki zaten sen alim değil miydin? Zaten sen hoca değil miydin? Zaten inanan değil miydin? Zaten İslama hakim değil miydin? Ne bulursun bu adamda diye sorarlar Mevlana’ya…
Mevlana, Şems’den kalpten kalbe ders aldığını anlatır. Satırta olmayanı gösterdiğinden. Aslında Şems geldiğinde iki şey yapar. Birincisi Mevlana’nın tüm verdiği dersleri kaldırır. Bilinen ilimle ilgili tüm ilişkisini ve hocalığa dair tüm gururunu keser. İkincisi, Kütüphanesindeki zamanın en değerli kitapları dahil tüm kitaplarını sen bunlarla mı meşguldun deyip nehre atar.  Tek kitap kurtulur yine de. Feridüddin Attar’ın kitabı. O imzalı olduğu için hatıra kıymetine geçer ve onu geri verir. Attar’ın kim olduğu başka ve oldukça güzel bir hikayedir…
Mevlana acaba bugün şu konuyu mu konuşsak diye düşündüğü anda Şems’in o olayı anlatmaya başladığından bahseder. Mesela bi yazısında,”Divanı kebir’de bir gün alemleri seyretmek, hikmeti görmek istemiştim” diyor.
-O anda Timsahın gözü olup, bir timsah gözünden dünyayı seyretmiştik. Ben de hayretler içinde kalmıştım. Deryanın timsahın gözünde bir bardak su kadar küçüldüğünü bilmiyordum”
Asanaları hatırlatmıyor mu gerçekten. Ağaç olmak, sandalye olmak, aşağı bakan köpek olmak, bir köpegin, bir timsahın gözünden dünyaya bakmak. Belki Yoga’nın ileri seviyelerinde bunlar vardır…
Siddharta susuyor. O da hamuş oluyor. O incir ağacının altında 6 gün-6 gece boyunca o da “hamuş” olmuş, sadece “bişrev” ile dinlemişti değişimi o da nasıl olsa. Sükutu sohbeti belki de en iyi bilenlerden biri oydu. Muhammed kim bilir kaç kere tek başına nur dağına çıkıp, hangi konuları düşünüyordu tek başına? Yine tek başına olduğu bir gece değişmemiş miydi hayatı? Atatürk iki ay boyunca cezaevinde yatarken neye sessiz kalmıştı acaba?Nutuk nerden filizlenmişti?
Bütün ulemanın ve kudemanın geçmişinde sükutu altın bilip, sözden sakındıkları bir inziva dönemi vardı.
Mevlana elbet hadis ehliydi. Ama Şems ona “mana”yı ögretmişti.
Ondandır gönülden gönüle işlemişler dersleri. Namazdan sonra gönül ehli olanlar biraraya gelip hiç konuşmadan oturur sohbet ederlermiş. Birbirlerine sevgilerini terennüm ederlermiş böylece. Buna “sükut-u sohbet” derlermiş.
Yine bir gün yatsıdan sonra sükutu sohbete başlamışlar. O sırasa bir aralık kapı çalmış. Şems ayrılık zamanı geldi, bize müsaad deyip yeriden kalkıp kapıyı açmış. Ve açtığı anda hançerlenmiş. Sonrasını açıkçası kimse bilmiyor. Çeşitli rivayetler var. Ortalık kan gölüne dönse de, bedenini hiç bir zaman bulamıyorlar.
Böylece ölümüne bile (şeb-i aruz)düğün gecesi diyen bir adamın, belki de tek dünyevi “Ah” ıdır Şems’in o gün vücuduna saplanan.
O’nun için şüphesiz ayrılış, O’na mana alemini gösterenden , gönülden gönüle ders aldığından, sukut sohbet edebildiğinden yoksun olmaktır.
Hikayeyi öğrenen kadimler, rumi ile şems ın vuslatını anlayarak sessizleştiler. Ateşin harından, kıvılcımın çıtırtısından başka ses kalmadı etrafta…
Rumi sustuğunda ruhları birleştiren, konuştuğunda da ummana bakarak konuşandı…
Sessizce devam etti:
-Sözle sohbet edilirde, kimseyle sessiz kalınmaz böylesine, hasbıhal, başka sohbet başka, muhabbet başkadır…
 Sesin demininde de derininde de ötesinde de sükut vardır.

Ve “sadr”da olanlar satırda görünmez her zaman.

Satırda görünmeyenlere….

Böyleleri yanımızdan eksik olmasın.

Polimatların Sofrası (Doku’nun Dem’i)

Inandıgımız hikayeler guzeldir.

Ya da güzel olan hikayelere, biz inanmak isteriz.

Eger bekledigimizden de guzelse baglanırız o hikayeye. Ve bir hikaye de bir sevgili gibi kendi kokusu ile baglar insanı kendine…

Sahi ne oldu bizim kadim insanlara. Nerede Sems, nerede Freud, nerede Bruno, Nerde Kant, nerde Leonardo…

Ibn Sina, Albert, Harezmi, Isaac, Heisenberg, Kant, Luther… Neredeler…

Insanlık tarihine dair hikayelerden hangisini hatırlayıp, hangisini unuttugumuza bakınca masadakilerin yurekleri kederleniyordu…

Insanın kadim bilgiyi ve yaşanılanları bu derece unutacakları onların bile aklına gelmemiştir…

Bilselerdi, insana nisyan(unutan)’dan türeyen bir isim vermezlerdi belki. İnsanın geçmişini unutması ileriye yönelik kararlarında çok büyük tekrarlamalara neden oluyordu. Bunu farkeden bazı ulema ve kudema için zaman bir döngü halindeydi. Bu sozü onlar soylemişti: Tarih tekerrürden ibaretti.

Optik ilminin uzmanı Ibni heysem, insanın tarihe bu bakışını bir görme özürü olarak değerlendiriyordu. İnsan yaşamadığı geçmişi ve uzak tarihi bilse bile unutuyor, gelecek kararlarında ise ancak yakın geleceğini düşünerek hareket ediyordu.  Geleceğe bakarken de, geçmişe bakarken de insan miyoptu. Ve ona göre kesinlikle gözlük kullanması gerekiyordu. Bu gözlük ise bize olayların derinliğini gösterebilecek bir tarih ilmi idi.

Bunun olmaması için tarihten ders almak gerekiyordu. Ancak tarihten ders almak için onu bizim yaptığımız gibi okumak ve bilmek yetmiyordu.

Söz uçuyor, yazı kalıyor ama anlam da aynı koku gibi görünmüyordu.

Ilm-i Umran ve Beşer ilminin kurucusu İbni Haldun hayatının cogunu bu konuya adamıştı. Zamanında tarihe bakış açımızdaki eksikleri, daha o donemden farketmişti.

Antik yunandan suregelen tarih yazıcılığı anlayışında, genellikle yapılan anlaşmalara ve savaşlara vurgu vardı. İnsanlar bunları okuyor, kayıdını tutuyor, okullarda ezberliyor, bazen birbirlerine hikaye seklinde anlatıyor ve aynen geciyordu.

Ancak kadim insanların yasadıkları, yüzleştikleri bunun otesinde idi. Onları okumak ya da ezberlemek ve yapılan savaşlar hakkında bilgi sahibi olmak, kitabı kafanın içinde değil, denge çalışmak için kafanın üstünde tutmakla eşdeğerdi…

Ona göre tarihsel olayları zamanlarının ve bulundukları cevrenin etkileriyle derinlemesine değerlendirmek kutsallık derecesinde önemliydi. Hayatını, bunu yapmaya çalışarak geçirdi.

Ibni Haldun’un çalışmalarına göre tarihsel olayları değerlendirmek için o zamanın şartlarını düşünmek gerekiyordu. Ve olayın bulunduu coğrafyayı, insanı, sosyo ekonomik ve politik yapıyı bilmeden o olayı anlatmak imkansızdı.

Bundan dolayı tarih yazıcılığını da, anlatıcılığına da yetersiz buluyor bizim bu ilimden ders alamayacağımızı iddia ediyordu. Bunun için kendi icat ettiği ilm-i Umran da tarihi olayları o zamanın sartları ve olayın bulundugu cografyaya ve insanlara gore degerlendirmeyi hedeflemekteydi.

Tarihi derinlemesine degerlendirmek, olayların gerceklestigi sartları anlamakla mumkundu. Ibn-i Haldun bir olayın gerceklestigi sosyo ekonomik cografi ve politik kosullara kısaca o zamanın “doku”su diyordu.

Ama tarihte gerçeklesen olaylara gitmesi ve zamanda seyahati  o  donem mumkun olmadıgından gecmise dair boyle bir “doku” calısması yapamamıs sadece kendi yasadıgı donemi boyle degerlendirebilmişti. Yine de gelecek nesilllere bıraktıgı notları, yuzyıllar sonra bu kitaplarından sosyal bilimlerin ve ozellikle sosyoloji ilminin kurulmasına yol acacaktı.

O gece ise Ibn Hayyan’ın, sır gibi sakladığı o kokular ile onları tarihte yolculuga cikabilecek, o zamanın dokusunu hissederek bize unuttuklarımızı hatırlatabileceklerdi. Bu inanılmazdı…

Bu yolla, olayların yasandıgı zaman ogrenilebilecek, ve tarih, okumaktan daha cok yasanabilen ve idrak edilen bir vucuda burunecekti. Dolayısıyla, masadakiler tarihi olayları dokusuyla yasayarak sanki kendi tecrübeleri imiş gibi onlardan ders çıkarabileceklerdi.

Koku vasıtası ile doku edinilecekti.

Ibni Haldun, aynı zamanda tarih yazıcılıgında neden hep savaşlara ve büyük anlaşmalara yer verildiğini, neden insanların o zamanki günlük koşulları ile ilgii pek bilgi olmadığını da araştırmıştı.

Bulguları ilginç ve biraz da tüyler ürpertici idi.

İlk kural, sözün uçtuğu ve yazının kaldığı gerçeğiydi. Bunun için Heredottan başlayarak bütün tarihçiler doğru ya da yalan hayatları boyunca yazdılar, yazdılar, yazdılar… Ancak Heredot tarihin babası olduğu kadar yalanların babası olduğu da bilinmekteydi. Dolayısıyla, kimin ne kadar dogruları ve objektifi yazdığı pek bilinemiyordu. Yazılanlar hikayeler gibi ozneldi ve tek bakıs acısına sahipti.

Yazılanlara dair oznel olmayan seyler asıl ilginc olandı. Hayat herkes için farklı ama ölüm herkes için aynı idi. Bu gerçek, tarih yazıcılığındaki objektif degerlendirmeti olumler üzerine cekiyordu. Soz ucuyor, yazı kalıyor ama kan keskin kokuyordu. İnsanın her yaptığı tarihçinin gözünde değiştirilebilir ancak ölüm değiştirilemezdi. Bundan dolayı savaşlar, salgın hastalıklar, sürgünler ve kıtlıklar tarih sayfalarını süslemekteydi…

Tarih kitaplarında geri kalan anlaşmalar da, aslında öncesindeki büyük anlaşmazlıkların sonucu idi. Ve o anlaşmalardan da kan kokusu geliyordu. Magna Carta’nın oncesinde ve sonrasında dökülen kanlar, Fransiz devriminin mottosu “esitlik, ozgurluk ve beraberlik”cümlesinin altındaki binlerce ceset, Luther’in I have a dream konusmasını yapabilmek icin verdigi savasın oncesinde kafalarına kurşun geçirilmiş tasmalı yüzlerce köle afro amerikan beden, Cumhuriyet’in kuruluşunun oncesinde yüzbinlerce insanın canlarını verdiği, boğazı ve bayrağı kırmızıya çeviren o şehitlerin kanları vardı.

Ibni Halduna göre, tarih aslında mürekkeple değil, kanla yazılıyordu. Asıl ürkütücü olan ise biz ancak kan kokusu ile olanları hatırlıyor, ama bu gerçeklerin nedenlerini ve bedelini canla ödediğimizi unutuyorduk. Bize bu değerler doğuştan bahşedilmiş kabul ediyorduk. Eşitlik, özgürlük, beraberlik, demokrasi, insan hakları, adalet, doğruluk gibi kavramlar bizden önceki insanların mürekkeple değil kanla bedellerini ödeyerek yazdığı hikayelerdi ve onlar yazmadan bu hikayeler yoktular. Ve belki bizim kitaplarımızda murekkeple yazıldığından, biz bunu sık sık unutuyorduk.

Masadakilerin nerdeyse yarısı,  bildikleri ve inandıkları ugruna cefa cekmis veya yasamlarını feda etmiş insanlardan oluşuyordu.

Hypatia, Ibni Haldun, Bruno, Ockham’lı William, Galileo, Mustafa Kemal, İsa… Hepsi hapishanede, sürgünde ya da dar agacında cok agır bedeller odemisti. Ve o yasadıklarını düşünüyorlardı.

Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundaydılar. Ve onlardan sonraki çok az insan bunun farkına varabilmişti.

Ornegin, İnsanlık demokrasi denilen hikayeye tek bir günde yazmamıştı. Medine Antlaşması, Magna Carta, bill of rights, Fransız devrimi…. Nice tiranlıklar, zorba krallar, zalim imparatorlar, akli dengesibozuk padişahlardan geçerek, bedellerini odeyerek böyle bir hikayeye ihtiyaç duyulmuştu. Ve hikayenin devam etmesi icin ona inanılması gerekiyordu. Daha onceden de masadakilerin soyledigi gibi, ona baskalarının da inandıgına inanmaya ihtiyacımız vardı.

Sevdigimiz hikayeyi yasatmak icin ona inanmamız lazımdı. Yasanan hikayeye inanıyorsak da onu sevmemize…

Toplumlar bu hikayelerin etrafında ritueller, gelenekler, kulturler gelistirdikce, hikayeler korunuyordu. Uzak doguda bazı toplumlar, bu ogretileri ve kadim bilgiyi nedenlerini fazla sorgulanmayacagı bir paket seklinde budizm gibi bir yasam felsefesi haline getiriyordu. Batıda ise, muhendisler 1907 yılında yapım aşamasında yıkılan ve 75 kişinin ölümüne neden olan çelik kopru kazasında olanlardan ders almak ve bunu her gün hatırlamak icin hayatları boyunca parmaklarına demir yüzük takıyorlardı.  Bu onlar için, mezun oldukları okuldan sonra sorumluluklarının ne büyük oldugunun bir cagristırıcısı idi. Tarih rutinlere ve rituellere hayata nakşedilince, dersler kendiliginden alınıyordu.

Soz ucar, yazı kalır, ama koku unutulmazdı…

Bundandır, kanla yazılan hikayeler, kalemle yazılandan daha cok hatırlanıyordu

Ve bu tarih kitaplarından gelen kokunun hafızası acıtıyordu…

Masadakiler bunu duydukça insandaki bu nisyan’a isyan edilyorlardı.

Ancak, görünen o ki, mürekkep de kan da kuruyor, okunanlar sadece bilmeye yarıyordu.  Bu bir seyin, ya da bir olayın sadece seklini ve bicimini tarif ediyordu. Iki boyutlu idi ve bu iki boyutlu gerçeklik, derinlik içermiyordu. Dolayısı ile insanlar tarihi aynı bu hikayeyi okurmuş gibi okuyorlardı. Normal hayatlarında bu hiç bir şeyi değiştirmiyor, hiç bir onem icermiyor, hic bir kararlarında soz sahibi olmuyordu.

Bilgi, bilgeliğe neden olmuyordu.

Cunku bicim sıklıkla birbirine benziyordu.  Bicim de sınırlılık soz konusu idi. Tarihte yer alan bütün savaşlarda insanlar birbirini olduruyor, butun anlasmalarda birbirlerini oldürmeme kararı alıyorlardı. Bicim sınırlı idi. Olan olayları, sadece, savas, barıs, fetih, işgal gibi tanımlarla sınırlıyordu.

Bicim, derinlik ve boyutlar… Geometri bilmeyenin akademide de, masada da yeri yoktu.

Doku ise bicimden farklıydı, aynı koku gibi daha kendine ozgu idi. Biçimde sınırlılık var iken, doku da çeşitlilik vardı. Esasen hiç bir savaş birbirine benzemiyor, hiç bir zaman aynı insanlar, aynı nedenlerle ölmüyor hatta ayni nedenlerle barışmıyorlardı. Doku, uzay-zaman dokusu gibi yaşanan olayların etkilerini de ucu açık bırakıyor, bir dalga fonksiyonu gibi her olayın günümüze kadar yansımalarının olduğunu gösteriyor ve hiç bir şeyi sınırlamıyordu. Yaşanan her olay mürekkeple yazılanlarda sınırlı ama doku da çeşitli idi.

Doku, tarih anlayışının üç boyutlu hali idi ve iki boyutlu tarih kitaplarında yazılanların içini doldurarak derinleşmelerini sağlıyordu.  Yazıdaki harflerin içini, o zamanın şartları ile doldurup, şişirmesi gibiydi…

Michelangelo masadakilere bu gerçekten dolayı Sistine Şapeli’nin tavanına çizdiği “ademin yaradılışı” (creation of adam) freskosunda Adem’e üflenen ruhu neden bir dokunuş ile anlattığını açıklıyordu. Ona göre, Tanrı nefesi bir parmak dokunuşu ile Adem’e veriyordu. Ve resmedilen tanrı aslında anatomik olarak insan beyninin kendisi idi. Bu gerçeği Michelangelo da yaşadığı dönemde ezoterizm’e olan inancından dolayı saklamış, yüzyıllar boyu kimse bunu anlamamıştı.  1990 yılında bir fizikçi herkesin gözleri önünde olan ve dünyada en çok replikası olan bu resmin altındaki gerçeği neredeyse yapıldıktan 5 yy sonra dünyaya yayacaktı. Michelangelo’ya gore tanrı insan beyninin kendisi ve ruhumuz da “Us”a bizi ulaştıran bir dokunuştu.

Masadakiler şaşkınlıkla ilişkileri düşündüler. Yavuklu busesi, yeni doğmuş bir bebeğin öpülesi ensesi ya da sevgilisinin saçlarının içinde dolaşan elleri…Ya da bir dostun yaslandığınız omzu, sizi göğsünün içine sokmak isteyen sarılışı…

Dokunuş bu samimiyetin bir görtergesi gibiydi. Samimiyet ise derinliğin. Ve bu ilişkiler uzak zaman dokusu boyunca bizi etkilemekteydi. Çünkü doku-nmak etken değil edilgendi…

Masadaki diğer bir alim olan, antik yunan filozofu ve biyoloji ilminin babası Aristo’da doku’yu araştırmıştı. Ona göre canlı bir organizma da gerçekleşen olaylar, tek bir yapı tarafından değil, belirli bir hücre grubu tarafından yerine getiriliyordu. Yani canlının içindeki bazı küçük canlılar bir araya gelip, bir fonksiyonu gerçekleştiriyordu. Aristo, mikroskop olmadan, ileri goruntuleme teknikleri olmadan bu gercegin sırrına ulasmıs, ancak daha ileri gidememisti. Doku ona gore bir seyi yapmak icin bir araya geliş şekli idi.

Tarihsel olaylar da aynı şekilde bir insanın degil, bir cok insanın, fikrin, inanısın rol aldığı, yasayan ve birbirlerini etkileyen bir dokunun ürünü ve kendisiydi. Kisilerin, durumların, inancların ve fikirlerin bir birliktelik haliydi doku…

Sosyal bilimler ile beşeri bilimlerin bu benzerliğini konustukca goren masadakiler, hem kendi goruslerini paylastıkları için seviniyor, hem de diger gorusleri edindikleri icin sık sık sukrediyorlardı.

Bilgelik, bilgi’den değil,

Bilginin özüne inen koku ile o bilgiyi kanavice misali ince ince doku’yan bu derin muhabbet sofrasından geliyordu.

Onlar aramaya aşıktılar ve artık ellerinde o tılsımlı formül vardı:

Doku ve koku…

Hepsi bu…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Polimatların Sofrası (Koku’nun Dem’i)

Polimatların sofrasında sohbet perdesi aralanmıstı. Ates ortamı ısıtıyor, saraplar yavas yavas iciliyor, hikayeler bir bir agızlardan dokulmeye baslıyordu.

Zamandan, mekandan,insandan,duyularından ve bunların hemen hepsinin bir hikaye oldugundan bahsetmiş ve artık, aynı zemin uzerinde sohbet etmeye hazır hale gelmişlerdi.

O gece, o atesin etrafında, tarih sahnesinde isimleri bulanık yazılmıs, bazı gizemli kisiler de vardı.

Kendi doneminin unlu simyacılarından ve kimyanın ilminin babası kabul edilen ibn Hayyan bunlardan biri idi. Fazla bilinmemesine ragmen islamın bilimdeki altın cagına, gelistirdigi deneysel yontemler ile onderlik etmiş, ancak kitaplarda gizemli yanından dolayı hakkında fazla bilgi verilmemişti. Ne kadar ileri bir kimyacı oldugu bilinsede, hayatını asıl olarak ezoterik doktrinlere adamıstı.  Yasamın uzatılması, ölümsüzlüğün sırları gibi konuları incelemişse de, aşamadığı teknik problemlerle karsılasmıs; daha sonra da ozellikle zamanda ve mekanda yolculuk uzerinde yogunlasmıstı.

Ona gore zamanda yolculuk mumkundu. Ancak teknik olarak bazı sorunların cozulebilmesi gerekiyordu.

İbn Hayyan’a gore insanı 3 boyutlu dunya ile sınırlayan duyular onun zamanda seyahat etmesini engelliyordu. Dolayısıyla, baska bir ana gitmek icin simdi gorduklerimizi kapamalı, o anın goruntusunu beynimizde canlandırmalıydık. Gelecege dair yeterli bilgimiz olmadıgı için bu deneyimi tam olarak canlandıramıyorduk. Gelecekte ne olacagını bilmememiz bizim oraya gitmemizi engelliyordu. Bu Hipotezine gore, gecmise gidilebilirdi. Cunku gecmisi bilebiliyorduk. Ancak hem gecmis bilgimizle ilgili hem de seyahat teknigimiz ile ilgili bir kac engel vardı.

Gecmise yolculuk icin engellerden bir tanesi yasanılan gecmis ile hatırlanılan gecmişin farklı olması idi. İbni Hayyan bunu cocukluk hatıralarını incelerken farketmiş ve tarih ilminin bundan dolayı ancak yasanırken icra edilebilecegini dusunmustu. Bizim gecmise ait hatıralarımız gecmiste yasadıgımızdan farklı idi. Aradan 1000 yıl sonra Daniel Kahneman adında bir psikolog, bunu deneyleri ile ispatlayarak davranıs ekonomisinin temellerini atacak, ve nobel odulune layık gorülecekti. O gece, ibni hayyan da, Alfred Nobel de, Kahneman da masadaydı. Yaşanılan ile hatırlanan farkını herkes tasdik etmişti. Algılarımız deneyimlerimize gore bir filtreden geciyor ve bu filtre yine deneyimlerimize gore degistiginden eski bir zamana aynı yasadıgımız gibi gitmemiz imkansızlasıyordu. Birinci problem, kendimizdik.

İkincisi ise bizim o zamana gitmemiz icin gecmis zamana ait bir cagırıcıya ihtiyacımız olmasıydı. Yani bizi bu zamanın ve mekanın kısıtlarından kurtaracak, gidecegimiz yere ait bir bag kurmamızı saglayacak esyalara ya da proseslere ihtiyacımız vardı. Ancak sorun tam da burada baslıyordu. Esya kendi tabiatından dolayı eskimekte, bozulmakta ve zaman gectikce degismekte idi. Insan, bir nesneye ismini verdigimiz anda onu geri donulemez sekilde donusturuyordu. Onunla ilgili cumleler kurdugumuzda bile eylemlerimizle hangi zamana,neye ait oldugunu soyluyorerek o nesneyi bir nevi hapsediyorduk. Ve onları artık kendi varoluslarından başka sekillerde etiketlemiş oluyorduk. Labelling teorisi yuzyıllar sonra bu altyapının uzerine kurulacaktı. Nesneler ve esyalar bozulmaya, zamanda seyahate uygun degildi. Bize zamanın otesinden gelebilen isimsiz bir sey lazımdı…

Aslında ses dalgalarını kullanabilirdik. Ancak, cagrıstırcının sadece o gidecegimiz zamana ait olması gerekmekteydi. Sesler, yapıları itibariyle belli frekansta olduklarından kolayca kopyalabilir, yanıltılabilir, kopyaları cıkartılabilir, baska zamanlara da dagilabilirdi. Bu bakımdan sadece ses dalgaları gidecegimiz zamana ait bir cagrıstırıcı islevi goremiyordu.

Zaman aynı sesleri, aynı kelimeleri kendinden cok duymuştu…

Diger bir konu gecmise seyahatte hatıralarımızın gozumuzun onune genel olarak gecmisten kareler-anlar seklinde gelmesi idi. Gecmise ait bir fotografı gordugumuzde aslında o anımızı degil, o anı en son hatırladıgımız anı hatırlayarak o karenin icinde yer alıyorduk. İnsan olum tehlikesi altındayken hayatı gozunun onunden film serdi gibi geciyor ve o tehlikeye karsı tecrubeleri icerisinden bir kacacak nokta bulmaya calısıyordu. Halbuki gecmis zaman da bir akıs halindeydi ve bu o  anlık gorsellerle, o zamana gidip yasamak mumkun olmuyordu.

Hem insanın yasamına ozel,  hem de isimsiz, mekandan da zamanda da munezzeh olabilen, tayy-ı zaman tayy-ı mekan tek duyumuz vardı:

Koku….

Koku tarihte oyle onemli idi ki, nebatiler zamanının en devasal sehri olan harikalar diyarı Petra’yı sırf buhur ticareti yaparak insa etmislerdi. Yaptıkları ticarette altından daha önemli idi, lakin refah içinde bir ütopya devleti kurmalarına rağmen aynı bir koku gibi buhur olup tarih sayfasından kaybolmuşlardı.

Ibn Hayyan aynı Zaman’da bir din Alimi ve tarihçi idi.  İnanışına göre, insana koku, ana rahmine düştükten 40 gün sonra vücuduna ruhuyla beraber kalu bela da üfleniyordu.

Allah bu dünyada hiç bir şey yokken, hatta dünya yokken, ruhlar alemini yaratmıştı.sonra bütün ruhları bir araya toplayıp sordu,elestü bi- rabbikum? yani: ben sizin rabbiniz değil miyim? ruhlarımız bu soru karşısında ‘kalu: bela’ dedi: ‘sen bizim şüphesiz rabbimizsin’.. bu meclis varlığın ilk toplantısıydı.bütün ruhlar orada şahit tutuldular, ta ki dünyaya gelip bir bedene girdikleri vakit sözlerinden dönmesinler… ezel bezmi’nde yan yana olanlar, birbirlerini görenler, konusanlar; bu dünyaya geldiklerinde de yan yana ve yakın olurlar…

Aşk, işte o ezel gününe dayanmaktaydı.

Ve dünyadaki  insanlar hatta diğer Canlılar da kalu bela’dan gelen tanışıklıklarını, eşlerini bulmak için kokuyu kullanmaktaydılar.

Ibn Hayyan, Bir insanı ilk görüşte beğenmeyi ve ilk görüşte aşkı,  onlardan çıkan ve kalu bela’dan beri ruhları ile onlara koku üflenen bu feromonların uyumuna bağlıyordu.

Koku isimsizdi. Kelime tek basına bir sey ifade etmiyordu. Kokuyu ancak koktugu seyin ismiyle anabiliyorduk. Nergiz kokusu, kızarmıs ekmek kokusu gibi…Kokunun kendi kokusu ve tanımı yoktu.Kendi tanımının olmaması onu bozulmaktan ya da degismekten koruyordu. İsimsiz oldugundan esya gibi bozulmuyordu. Esyanın akması kokması soz konusu olabilirdi ama kokunun kendisinin bozulması mumkun degildi..Kokuyu saklamak, kokladıgımız o zamanı bize getirebilirdi.

İkincisi ise bizim koku algımızla ilgiliydi. Ibnı Hayyan’ın calısmasına gore hatırlanan ve yasanan arasındaki fark bizim seyahatimizi engelliyordu. Ancak insan beyninde sadece koku, diger duyularımız gibi thalamus suzgecinden gecmiyor, herhangi bir filtreye ugramıyordu. Boylece herhangi bir carpıtma, eksiltme, bozma ve farklı hatırlama soz konusu degildi. Insanoglunun ilk gelisen beynine en yakın duyu oldugundan ilk hatıralarımızı bile hafızasında tutabiliyor, ölüm sırasında ise en son işlevini yitiriyordu. Koku, en keskin, en etkin, en kalıcı hafıza cesidi idi. Kokladıgımız seyin uzerine bir  deneyim ya da hangi bir filtre olmadıgından o anki yasanılanı degistirmiyordu. Dolayısıyla koku ile kurdugumuz baglantı hatırlanılanlar degil, direk yasananlara dair oluyordu.

Diger bir ozellik ise kokunun öznel olusu idi. Bir parfum bile, bir kisiye sıkıldıgında o kisinin kendi feromonları ve kokusuyla tepkimeye girip tamamen o kisiye ozel bir koku meydana getiriyordu. Ve kullanıldıgı gunun yemekleri, atmosferi ile kombine oldugunda bir daha meydana gelemeyecek kadar kompleks bir koku molekülü ortaya cıkıyordu. Koku ile kurulan baglantılar kopya edilemez, saklanamaz, degistirilemezdi. Esans, o zamana ait hatıralarımızın esasıydı.

İbni Hayyan calısmaları sırasında bir kişiyi ozlemeyi de kokusundan basladıgımızı farketmişti. Onun için canlının özü, koku moleküllerinde saklı idi, ve bu öz ile özlem arasında ilişki vardı.

Ona gore insan gelecege ait bir esansı da koklayabilir ancak bunun gelecege ait oldugundam haberi olmadıgı icin farketmezdi. Ancak gelecekte o kokuyu kokladıgında hatırlayarak gecmise ait bir geri donus (flashback) yasayabilirdi. Bu sanrıya ilm-i beser yuzyıllar sonra “Deja vu” ismini verecekti

Einstein bu acıklamarı duyunca kendinden gecti. Kendi teorimine uygun sekilde “uzay-zaman” dokusu uzerinde koku molekülleri, herhangi bir yıpranmaya ya da bukulmeye neden olmadan, suyun icindeki hava kabarcıkları gibi seyahat edebiliyordu.

Ibn Hayyan bu tespitlerle birlikte kokuyu saklamaya calısmıstı. Aynı zamanda ezoterizmin ileri gelenlerinden oldugu icin, bu hassas calısmalarının hepsini meraklı gozlerden uzakta yaptı. Calısmalarının kolayca takip edilmemesi icin gittigi yerlerde farklı kendini farklı isimlerle tanıttı. Batılılar yıllar sonra kitaplarında onu Geber olarak bilecekti.

Hayyan bir sekilde kokuyu saklamayı basarmıstı ve o gece, hayyamın dagıttıgı saraplara birer birer istedigi kokulardan ekliyor ve kadehleri agzına goturenleri zamanda esrarengiz bir yolculuga cıkarıyordu.

Zaman yolculugunda koku etkili oldugu zamanı iz bile bırakmadan oyle bir muhurlemişti ki kendisi esas, kişiler ise aksesuar haline gelmişti.

Kadehlerinden icenler kaderlerinden bir zaman dilimine dogru seyahata cıkıyor, sarabın rayihası ile sarhos olup, ruya aleminde dolastıklarını zannediyorlardı.

Tarihten konusulacaksa, tarihin o donemleri icerisinde olmak gerek dedi Hayyan.

Ve varolmanın ruhunda onların kokuları vardı…

Ve hic burada kurulan hic bir cumle, Ibni Hayyan’ın yaptıgı gibi kızarmıs ekmek kokusunu, yeni dogmus bebegin kokusunu, sevgilinin o kokusunu, annenin kokusunu, gunesli bir gunde kumsalda yavasca esen yel ile gelen denizin o tuzlu kokusunu anlatamayacaktı.

Esans ile esas, öz ile özlem, rahiya ile rüya… Tesadüf olamazdi.

Hayatın anlamı da koku gibiydi.  Tek başına ifade edilemez ama var ise anlamı,kokusunda idi.

Buhurlar dagıtıldı, hikayemiz basladı…

 

Polimatların Sofrası (Duyunun Demin’i)

Hemen hersey bir hikayedir.

Ve hikayeler varlıgını ancak onlara inananlarla surdururler.

Bu hikayedeki herkes, sizi kendisine inandırmak icin burada…

Tarihin sayfalarından kopup, sizinle sırlarını paylaşmaya geldiler…

Sizi herseyin bir oykuden ibaret olduguna inandırmaya…

Tum oykuleri ispatladıkları bir zaman diliminde, bir gece vakti, bir muhabbetin deminde…

Kendini dogrulayan hikaye…

Peki herseyin hikaye oldugunu nasıl ispatlarsınız?

-Hikaye olmayan kısmını bulup, geri kalanını sorgulayarak.

İbni Heysem, 10.yy dedigimiz İslamın altın cagında yasamıs bir optik uzmanıydı. Kitabıl el-menazır (goruntuler kitabı)’da, gözün yapısı, yanılsama (illüzyon), serap olayı, perspektif, ışığın kırılması ve fotoğraf makinesinin atası olan “karanlık oda”dan (beyt el-muzlim) ilk defa o bahsetmisti.

Birden butun ısıkları kapattı ve alevler icindeki bir ates parcasını gokyuzune fırlattı. Bir anda gokyuzunde dalga dalga renkler belirmeye basladı. Daha once hic gormedigimiz, gormedigimizden dolayı isim vermedigimiz, vermedigimizden dolayı hikayemize dahil edemedigimiz binlerce, milyonlarca dalga.

İste dedi.

Heysem:

Elektro manyetik spektrum bu. Daha once gormedigimiz kızılotesi kısmını gosterek, iste yılanlar bunu algılıyabiliyorlar, gama kısmını gostererek iste gunesimizde bizim goremedigimiz sekilde olanlar, Hirosima ve Nagazakiyi de olanlar iste su algılayamadıgımız radyoaktif dalgalar yuzunden. Gorebilseydik uranyum’a daha farklı gozle bakardık. Hlbuki biz kendi gorme duyumuzla belki kesfedebildiklerimiz (bunlarda belki hepsi degil) sadece 10 milyonda birini algılıyoruz. Ve bu dar alandaki gozumuzle gorebildigimiz farklı dalga boylarına bütün renkleri sıgdırıyoruz.

Sagan:
-Gama, X-ray, kızılotesi, morotesi, mikrodalga,uzundalga,kısa dalga… Gozumuzle goremedigimiz daha milyonlarca dalga boyu gokyuzunde oylece dalga dalga süzülünce, masadakiler gozlerine belki ilk defa gercekten inanamadılar.


Gözümüzün görebileceğinden çok daha fazla türde ışık, düşünebileceğimizden çok daha farklı hayat var. Doğa algımızı sadece görülebilen ışıkla sınırlamak, tek bir pencereden bakmak, dünyayı sadece bizim yaşadığımızdan ibaret saymak; tek bir oktavla müzik dinlemek gibi olurdu. Bunlar aynı şeyin farklı görüntüleri değilller. Ve bizler aynı yaşamın farklı çeşitleri değiliz. Her bir ışın değişik bir cisim ve olayı ve her bir kişi kozmosta değişik bir yolculuğu açığa çıkarıyor.

-Gözlerimizi daha yeni açtık.

Ardından aynı goze gorunen farklı dalgalar gibi, daha once hic duymadıkları sesler duymaya basladılar.

Ornegin bunlar cok alcak ses dalgaları, filler ayagındaki organlar bu ses dalgalarını duyabiliyorlar. Bunlar 20 Hz’den daha azlar. İnsanın genelde duyabilecegi sesler 20 ila 20000 Hz arası bir frekansta.  Pavlovun kopekleri ise genellikle 20000 de fazlasını duyabiliyor ve buna bizim duyamadıgımız bu seslere tepki veriyor. Aynı bu sekilde kopekleri terbiye etmek icin Galton kopek dudugunu icat etmişti. Hava molekülleri ile sınırladıgımızda bile atıyorum en fazla 10000 de 1 ses dalgasını duyabiliyoruz.

Koku ve dokunma cok karısık duyular. Kokunun kendi ismi yok mesela. Girersek simdilik masadan kalkamayız. Kokuyu ve dokuyu kahvenin demine bırakıyoruz. Bunların sınırlarını hiç hesaba katmadıgımı varsayıyorum. Duyularımızla etrafımızda gerceklesenlerin en fazla 10 milyarda birini algılayabiliyoruz (rakamla 0.0000000001%)

Evren 14 milyar yasında. O da bildigimiz kadarıyla. Biz iyi ihtimalle 100 yıl yasıyoruz. Yani tum zaman diliminin 10 milyonda birini ancak deneyimleyerek ondan birebir haberdar olabiliyoruz.

Kainat masadakilerin hesaplarına gore 25 milyar ısık yılı genisliginde. Biz 13 bin metre capında bir gezegenin icindeyiz.  Cok basit ve en sacma modelleme ile evrende bir “pale blue dot” dan daha kucuk oldugumuzu varsayabiliriz. Yuzde isaretinde sonra 56 tane 0 ve ardından bir 1. 10′-58

Yani zaman, mekan ve duyu algımız hemen herseyin toplam herseyin 10 üzeri 78debiri. O da en iyi ihtimalle.

Butun algımızla samanyolunda bir proton kadar bile degiliz…

Yasadıklarımız, zamanımız, algımız her sey bu evrenin buyuklugu ve gercekler nazarında hiclik gibi…

Gorduklerimizden, duyduklarımızdan, yasadıklarımızdan otesini kime nasıl soyleyebilirdik…

Hicten oteye nasıl gecebilirdik? Kendimizi bu duyularımızla sınırlı cezaevinden nasıl azat edebilirdik?

Varlığımızı surdurerek nasıl devam edebilirdik?

Algıladıgımızdan daha fazlasını idrak etmeye calısarak.

Bir hikaye ile…

Ve bizim sadece bir hikayemiz var degildi, binbir gece masallarımız vardı.

Dunyanın derdi bilinmezse de, sohbet demini alıyordu.

Daha yeni baslıyorduk…

 

 

Polimatlarin Sofrası (Hikayenin Demin’i)

 

Evren koskocoman bir hikayedir. Bu sayfada yazanlar gibi…Biz, bu hikayenin kendi payımıza düşen kısmı ile ilgileniriz. Geçmişe bakarak, hikayemizin neden boyle oldugunu anlamaya calısırız…

Demin masadakilerle,

Karadeliğe dusen bir supernova patlamasıniz sonucu olusan galaksiyi

Galaksinin seyahat ederken kendi noktasindan oluşturduğu zamanı

Bunları anlatmak için kullanmaya başladığı isimleri

Ve hepsini anlatacak, hatırlayacak, unutacak, yuceltecek, kotuleyecek adamı

Anlattık.

Belki nu hikayeye inandik, belki inanmadık.

Peki hikayenin kendisi? O nasıl oldu? Hikaye, kendi olusumunu anlatabilir mi?

Bir bebek kendi dogumundan bahsedebilir mi?

Oykunun kendisi o ilk esyaya ismini vermemizle basladı. Ve sınra digerleri ile akıl yolu ile baglandılar. Ama tek basına bizim ona isim vermemiz bir ise yaramazdı.

Bir oykun varsa, anlatmak istersin. Bak, ben anlatıyorum. Ona inanmak istersin. Ona inanılmasını istersin. Hatırladıgımız ve gercek oldugunu düsündügümüz oykuler, baskalarının da o oykuye ınandıgına inandıgımız oykulerdir. İste, masalın burası bilinmez. Bizim bir oykumuz mu vardı ona inanmak istedik. Yoksa bir inancımız mı anlatmak istedigimiz? Yumurtadan civciv cıkar, bunu biliyoruz.

Her iki ihtimalde de oykunun demin’ini yani dili anlatmamız gerekir.

Burası biraz karısık.

Dedikodu teorisine (Gossip theory) gore insan cevresi hakkında digerlerine duyuru-dedikodu yapabilmek icin kognitif ozelliklerini kullanmaya baslıyor, Buna gore bizi dogada tehdit eden bir kaplanı, hem cinsimize hemen gammazlayabiliyoruz. Bunu aslında diger canlılarda yapıyot. Hatta maymunlarda yapılan deneyler, onlara bir sırtlanın mı yoksa kaplanın mı saldırdıgı yonunde farklı sekıllerde birbirlerini uyardıklarını gosteriyor. Yani  tek akıllı biz degiliz. İnsanın asıl olayı, o tehditin, boyunu, ozellıklerini, mesafesini, tipini kısaca hemen herseyini betimleyebilmesi. Bu sayede, diger turlere yem olmama konusunda ileri bir donanıma sahip olduk. Ama hepsi bu degil.

Diger bir teoriye gore biz, kendi turumuz icinde birbirimizi taklit edrek hayatta kaldık. Yani hayatta kalanların yaptıklarını yapıyor, olenlerin ise ölümüne neden olan şeylerden kaçınıyor, boylece vahsi dogada kendimize bir gun daha zaman tanıyorduk. Lakin, bu herkesin hosuna gitmedi. Ozellıkle kopya cekilen o kabilenin en on sıradaki calıskan cocugu bu olayı icerledi. Kendisinin bir suru deneme yanama ile ugrasarak yaptıgı seyleri, aleti, edevatı, elalem gorup pat diye kopyalıyordu. Tabi patent yok, bisiy yok. İste bu yoklukta, bizim calıskan cocuk, onları öldürmeden bu işi çozmeye kalkısacaktı. Buyuk ihtimalle bir kac yıl, birbirlerini oldurduler. Ancak daha sonra, bunu sikayet etmeyi denedi bir gun o calıskan cocuk. Anlatmaya calıstı, calısarak yaptıklarının taklit edilmemesini. Ya da karsılıgında bir sey olmasını. Anlasmazlıklar anlatmalara donustu. O anlatmaya basladıkca isimler sicimlerle cisimlere baglandı. Akıllar noktadan noktaya iplerini gerdiler. Hikaye bir gergef gibi gergin cumleleri işlemeye baslamıstı.Ama hepsi bu da degil.

Anlasmazlık sonucu bazı kabileler yollarını ayırdılar. Bazıları birbirlerini terketti. Onların kullandıklar isimler, aletler, atraclar farklılaştı zamanla. Herkes hem cevresine, hem de anlastıgı insanlara gore kurdu isimlerini, cumlelerini. Diller ayrıldı. Insanlar ayrıldı. Hikayeler farklılastı.

Hangi teori ne kadar dogru bilmiyoruz, belki ikisi de dogru ve birlikte evrildiler. Lakin oykunun ve insanın asıl evrimi,ilginctir, etrafta olan seyleri degil, olmayanları anlatmasıyla basladı. Insan da işte tam bu noktadan itibaren diger canlılardan farklılasmıstı. Artık kuslar, maymunlar gibi sadece gorduklerimizden degil, gormediklerimizden de bahsetmeye baslamıstık. Hikayeler anlatmak, hem gecmise, hem gelecege dair bir kurgu yaratmaktı. Olmayan seylerin kurgusu pesinde kostukca biz, bunlardan bazıları olmaya basladı. Bazen de cok kostukları icin olmus olmasını arzuladı. Kendi putlarını kendi aklıyla yaratmıstı.

Bu okudugun yazarın kafasındaki bir kurgu idi ve bu simdi yazı haline gelmis sen onu okuyorsun. Okudugun bilgisayarı veya telefonu bunlar daha ortada yokken birileri dusledi ve tasarladı, simdi ellerinde dolasıyor. Bu evler, bu sehirler, bir mimarın zihnindeydi bir zamanlar, simdi bizim zihnimiz ve bedenimiz onun icinde. Yazılı, sozlu, sembollerle, araclarla hepsi bu yasadıgımız hikayenin hem nedeni, hem de sonucu…

Gecmis ve gelecek ne varsa hepsi bir hikayedir o yuzden. Ve biz o hikayenin neresine düstügümüzün merakıyla, bize ezberletilenlerle, ogretilenlerle yasarız…

Kendi hikayemizin guzel olmasını ve cogu zaman onun kahramanı olmayı dileyerek…

Ve hikayesi olmayan dilenci, olmeye mahkumdur…

 

 

 

 

 

Polimatların Sofrası (Adamın Dem’i)

Peki ya kimiz biz?
Her ne kadar artik ismimizi soyleyip, tek kelimelik bir cevap ile gecistirmek artik mumkun olsa da; gercek nadiren saf ve asla bu kadar basit degildi.
Bazen “beşer” diye seslendiler bize, bazen “insan” dediler, kimi zaman “homo” diye dalga gecip -ki bunu yazanla burada dalga geçilmesi gerektiği yerde- kimi zaman sapiens`in tillahi oldugumuzu “sapiens sapiens” ismi ile tekrarlayarak bir daha düşünmemizi sağladılar .
Rumi konusmaya basladı:
Beser, et ve kemikten yapilmis olandir. Sasirtmacali ve ölümlüdür. Beser, kaba derimiz gibi dis gorunusumuzdur. Hatalari olan varliktir beser. Insan olmanin bir tik oncesidir. Basur hastaliginin adinda bile bize etten oldugumuzu hatirlatan bir beser vardir (beşer ve basur kelimeleri et anlaminda ayni kokten geliyordu).
Insan ise, nisyan ve unsiyet`ten türemiştir. Hem unutan hem tanisik olan. En sevdigini unutan ve acimasizi bile aliskanlik haline getirebilen kelimeydi insan. Onun icin kim oldugunu, ne oldugunu ve ne istedigini siklikla hatirlatmali dedi masadaki herkese.
`Insan` kelimesi kendi kendini cagiran (recursive) bir matematik fonksiyonuydu…
Bir şairin hakkında soyledigi gibi:
Ünsiyetten ve nisyandan türemişse insan, nasıl unutmasın alıştığını; nasıl hatırlamasın unuttuğunu?
Noah:
Homo sapiens, homo olması itibariyle ondan yasli Habilis ve Erectus kardeşlerinin en genç üyesi  bir hayvan, sapiens olması itibariyle bunları yazacak kadar olayların bilgeliğinde bir adamdı (wise man). Gormezden gelemeyecegimiz kadar benzer, tolerans gosterebilecegimizden cok farkli olan kardeslerini ortadan kaldirmisti. Düşünüyorum öyleyse varım diyerek, bu farkındalığının da farkında olması onu sapiens v2.0 haline getirmişti. Homo Sapiens sapiens…
İsa:
Insan “kutsal” kitaplara göre hem esref-i mahlukat (yaratilanlarin en sereflisi), hem de esfel-i safilin (asagilarin en asagisi) idi. Bu ikisi arasinda gidip gelen, kokleri cok derinde, dallari gok yuzunde devasal bir agac.
“Ya da bir ip” dedi hiçlikten gelen uber ateist bir Alman filozofu :
 
-Hayvan ile üst insan arasında gerilmiş- bir ip ki uzanır bir uçurumun üzerinde.İnsanı büyük yapan bir amaç değil, bir köprü olmasıydi. İnsanın sevilebilecek tarafı bir öteye geçiş ve bir batış olmasıydi. 
Siradan bir hayvan iken, yasadigimiz gezegenin en büyük tanrisi ve en büyük zavallisi haline gelen mahlukattı. Noah’nin bu dunyada belkı de farında olmadan tanri rolune soyunup, onunla ne yapacagini kesinlikle bilmeyen bir turuydu insan.
Iyilige olan unsiyeti ile binlerce insani gemilerle soykirimdan-savastan kurtaran da insan, ustun irk ile munis olup milyonlari oldurup, o soykirima neden olan da  insandi. Schindler de insan Hitler de insandı. Barış Manço da insan, ziyaret ettiği yamyam kabileler de insandı. 5. senfoniyi de icra eden insan nasıl olur da atom bombasını icat eder diye dusundu. BeethovenInsan bunlarin hepsini bir anda hatirlasaydi paralize olur hicbir sey yapamazdi diye gecirdi icinden. Butun acilari nisyaniyla unutup yasama devam etmemizi saglayan insan, butun guzel gunleri hatirlamaktan da ayni ozelligi ile feragat etmisti. Bu belki insana ait hem en muhtesem ve hem de en korkunc gercekti.
Ev sahibinin kapıyı çalısından yola cıkarak kaderine bilenip, olumsuzlugunu bestelere kazıyan Beethoveen,
Atom bombası gibi olumcul bir seyi icat edıp, sonra bu durumdan buyuk bir barıs donemi cıkaran Oppenheimer…
Butun tanımlamalarda bır ikililik,
Hakkında her şeyin yazıldığı ve henuz hiçbir şeyin yazılmadığı senfoniydi insan…

Polımatların Sofrası (C’ismin Demi)

Cismin oncesinde bir foton tanesi ve uzerinde seyahat ettikleri uzay-zaman vardi. Polimatlarimiz halen kara deligin icinde, mutlak karanlıktan nokta halindeki isiga dogru seyahat ediyorlardi. Nokta, tanımsız ve isigin ilk ismiydi. Bir supernovanin içine cokerken sadece kendi cekirdeginin icine hapsettiği ısıkla beraber boslukta yol almaktaydilar. Isığı görüyor ancak  mutlak karanlıktan dolayı yerini ve ne kadar uzakta olduklarını kesinlikle tespit edemediler. Buradan kurtulmalari gerektini farkettiler. Baslangici nasil yapacaklarini dusunduler. Ortamda nerede oldugu belli olmayan bir isiktan baska hic bir sey yoktu…
Leonardo nun resim cizerken kullandıgı bir teknikten bahsetti duyunca:
-Bilinmedik bir şeyin resmini cizmeye calısırken yanına bilinen bir nesne koyarim ki esyanın hacmi ortaya çıksın.
Aklına, kendi aklı geldi. Arapca, bir seyleri birbirine baglamak icin kullanılan ipe, akıl demişlerdi. Nesnelerden birini digerine bir baglantı kurup yola devam ederler ise hikayenin devam edecegini farkettiler. Ve masanın ortasındaki ateşi o isık huzmesinin geldigi noktaya en kısa yoldan baglamaya calıstılar. “dogru” yapmıslardi.
Iste aslında her sey o temeldeki bir “nokta” idi. Biz ona bir isim verdikten sonra gerisi kendiliginden geldi.
Pavlov o gece kopekleri ile beraber gelmişti.Pavlovun sanılanın aksine tam 6 kopegi vardi. ilk seyi ogrettikten sonra geri kalan kopeklerde işinin nasıl kolaylastıgını gostermek istedi. Kopeklerine ilk nesneyi ogrettikten sonra, yanına bir nesne daha koydu ve onu getirmeleri için talimat verdi. Kopekler, nesnelerden birini zaten öğrenmişti. Sahibinin söylediği o değil, başka bir şeydı bu sefer, hiç duymadıkları bir şey. ama o anda ikinci nesnenin adını da öğrenmiş oldular çünkü ortada başka bir nesne yoktu.
Kainatta her şey, o tek şeyin bilinmesiyle, ona bir isim verilmesiyle başlamıştı. evrenin bütün bilgisi, insan ilk esyaya ad verdiğinde, onu tanımsız olmaktan kurtardığında, onu sabitlediğinde başladı, Ondan sonra hiç durmadan devam etti.
isimler sicimlerle cisimlere baglaniyordu…
Muhtesem bir seyin baslangicina tanik oluyorlardi.
Pisagor ayaga kalkti:
Bu sonsuza kadar da sürecek . Tam da bu sebeple bilgi bir bütündür, birbirine bağlanmış sayısız noktadan oluşan bir bütün. ayrık bilgi diye bir şey yoktur. Ayrık, tanımsız noktalar vardır ve insan bu zamana kadar birbirine doğrularla bağladığı noktalardan o ayrık noktaya en yakın olanını fark edip doğruyu çizdiğinde artık ayrık, tanımsız olan nokta da bilgiye dönüşecek ve o sonsuz ağa katılacaktır.
Noktanın geometrik tanımı ne idi?  Yoktu. Nokta tanımsızdı
Doğru neydi? iki tanımsız nokta arasındaki en kısa mesafe.
Platon elinde Occam`in usturasi ile masadaki herkesin yuzune bakarak ‘sessizce’ haykirdi:
“Geometri bilmeyen akademiye giremez.”

Polımatların Sofrası (Zamanın Dem`ini)

Zamanin oncesinde, sessizlik, karanlik ve sonsuzluk vardi. Zaman, mumkun olan en kucuk an`a kadar masadakilere taksim edilmis, boylece herkesin kolayca yasananlari unutmasi istenmisti. Unutmak ancak hatirlananlari un-ufak etmekle mumkundu.

Hangi zamandayiz?

Bu yazi soldan saga yazildigi icin biz zamanin soldan saga dogru aktigini, zaman kavraminin bir sayi dogrusu uzerinde ilerledigini dusunuyoruz, yaziyi yukardan asagi yazan cinliler icin zaman yukaridan asagiya dogru akmakta. Tarihin tekerrurden ibaret oldugunu soyleyenler icin bir dongu zaman. Bu bizim nerede oldugumuza ve nasil iletistigimize gore degisiyor mu? Zaman- mekan`la hasir nesir miydi? Zaman sembollerle ve formullerle anlatilabilir mi?

Bunu anlatmak icin Albert, gokyuzunden butun yildizlari eliyle sildi. Butun gezegenleri ortadan kaldirip, etraftaki tum isiklari sondurdu. Simdi etrafta ne goruyorsunuz diye sordu masadakilere? Bazilari hiclik dedi, bazilari karanlik oldugunu soylediler, kutsal kitabin alimleri “sir” adi verilen bir maddeden bahsedip, daha detaya girmekten kacindilar. CERN’de calisanlar hix’ten bahsettiler, inanmadiklari tanrinin bir parcasindan bahsedebildikleri kadar… Albert, onlara goremedikleri ama hissedebildikleri bir seyden bahsediyordu. Fizikci olan Isaac icin bu fazla uhrevi, bir din alimi olan Isa icin cok sorgulayici idi. Masada kendine destekci bulamamis, kimse onun olusturdugu uzay-zaman egrisinde sadece kendi agirliklarindan dolayi “yavas yavas acele ederek” (festina lente) ona dogru hareket ettiklerini fark edememisti. Nasil uzay-zaman dokusu herhangi bir yercekimi ile bukulup, cisimleri kendine gore cekiyorsa, Albert da konustukca masada agirligi artiyor, etrafindakileri yakinindan ve benzer goruslerden baslayarak kendi fikirlerine dogru cekiyordu. Bu cekim Newton`un denklemindekine benzese de aslinda elma gibi bir dususten ibaret degil uzay-zaman orgusunde bir cismin -ve masada albetin dusuncelerinin- agirligiyla olusan bir egimden ibaretti. Isaac, formulunu yazdigi ama hayati boyunca tanimlayamadi `g` nin anlatilisini dinledikce kendinden geciyor, aslinda yavas yavas yukaridaki tahmin ettigi kara deligin icine dogru suruklendiklerini farkediyordu. Altinda oldugu agactan bir elma dustu. Ama bu sefer kafasina degil. Elma, uzay-zaman orgusunun icinde bir cukur meydana meydan getirdi. Artik o da, kucuk bir egimle Albert`a dogru hareket ediyordu.

“Dusunceler cok agirlasir bazen” dedi.

-Dusuncelerin cok agirlasmasi ancak cok buyuk dikkat ile olur. Cunku her konu kara delik gibi dipsiz bir kuyudur aslinda. Hepsi bir derinlik gerektirir. Optik olarak, Gozumuz ne kadar 180 derecelik bir genis aci ile gorme yetisine sahip olsada, derinlik ancak ıkı gozun birbiri uzerıne pekistigi 114 derecelik alanda meydana gelir. Ayrintiyi gormemiz icin, konuyu daraltmamiz gerekir. Tanri eger varsa detaydadir. Daraldikca, derinlesiriz, derinlestikce agirlasir, agirlastikca kendi icimize dogru yogunlasiriz. Etrafa butun gereksiz sacilimlari yaptigimizda, elimizde cekirdegimizin sonsuz yogunlugundan baska bir sey kalmaz. Isik icimize hapsolup deligin dibine dogru bizi gotururken, bir bilgi huzmesi, disari dogru da seyahat edebilir mi? Kadim bilgi aciga cikabilir mi?

Dikkat etmemiz lazım. Zira körlügüne karsı gercekten kördür insan…

Daniel, Albert’in bu goruslerini dinlerken ortalarinda yanan atese odaklandi. “Od” farsca da ates demekti. Odak atesin merkezi anlamina geliyordu. Ayni kelime Leonarda icin ‘Foc’ idi ve oda ayni anda atese ‘focus’ lanmisti. Ellerine aldiklari ‘pogaca’ ve ‘foccacia’ ayni koktendi. Zaman onlar icin, o ilk “sey”e isim vermeleriyle baslamisti. Evren (Uni-verse) her ismin bir oldugu bir yerden geliyor ve bir yere gidiyordu…

Daniel, bilgi uretiminin artmasi ile dikkatin nasil azaldigindan bahsetti. Geldigimiz cagda bilginin refahi,  ilginin fakirligine yol acmisti. Insanlar sosyal mecralara artik bilgi paylasmaya degil, ilgi dilenmeye gidiyorlardi.  Bu ilgi acligi, ilgi cekmek ugruna yapilan dezenformasyon benzeri “fastfood” urunlerle beslenmeye yol aciyor ya da bunun farkina varanlari, herseye karsi ilgisiz hale getiren ya da tum bildiklerini kusan “anoreksik” bir vakaya donusturuyordu.

Harrari:

-Dunyada aslinda obezite ve ona bagli hastaliklardan yasamani yitiren insan sayisi, acliktan yasamini yitirenlerden daha fazla.

Bilginin fazlasi ve yanlis manipulasyonu belki de asillardir bizimle sirayet eden cahilligimizden daha zararliydi. Konuya odaklanmak lazimdi.

Peki odaklanirsak ne olacakti? Atesin merkezine ilk dusenler, bilim adamlari degil asiklar olmustu. Aska dusenler (fall in love)  baktiklari seye o kadar cok dikkatlerini verdiler ki bir zaman sonra, her yerde o baktiklarini gorduler. Oyle ki onlar icin zaman kavrami bile degismisti.

Kara deligin icinde zaman, disaridan farkli ilerliyordu. Albert, gorelilik kuramini anlatirken kullandigi tesbihi hatirlatti.

-Guzel bir bayanla yediginiz yemekte, bir saat, bir dakika gibidir, kizgin komurlerin ustunde yururken ise 1 dakika 1 saat. Biz buna gorelilik diyoruz.

Iste bir sekilde asik olup; isik ile beraber ayni hizda kara deligin dibine dogru seyahat edebilseydik, arkamizda kalan zamanin cok hizli bir sekilde gectigini gorecektik. Dolayisiyla kara delikten tekrar ciktigimizda (bizim icin bir an’da), disarida yuzyillar gectigini farkedecektik. Dondugumuzde hayat bambaska olacakti.

Atesin icine dusen bir kivilcim gibi yanarken, oyle bir enerji topu haline gelerek artik kendilerinden vazgectiler. Latince de tutkulu bur sekilde bir seye baglanmak da, bir sey icin yanmak ta ayni kok olan “ardere” den turemisti. Hallaci Mansur’un Enel Hakki da,Yunus Emre’nin Vahdet-i Vucudu da, Spinoza’nin her seyin kendinden bir parca oldugu tanrisi da ayni cekim kuvvetinin bir fonksiyonu hatta bir sonucuydu. Bu derinlige erismeyenlerin Hallacinin derisini yuzerlerken tepki vermemesini, Hypatia`nin istiridye kabuklari ile iskence edilirken dediklerinden vazgecmemesini, Bruno`nun yakilirken bunu onemsememesini anlamalari mumkun degildi.

Hayyam elindeki sarap sisesini dikerek

“Sarhos adam biri iki gorur.”dedi, “asik adam iki’yi bir.”

Fizige gore gorulebilir yani makroskopik hayat, yillardan beri Newton matematigi ile anlasilir ve anlatilirdi. Ancak, evrenin ilk olustugu ve yukaridaki gibi yogunlastigi tekillik noktasindan bahsediyorsak, artik orada Quantum matematigi ile konusmak gerekirdi. Asiklarin dunyasi, bu buyuk cekim kuvvetinin icinde o kadar kuculmustu ki artik sadece quantum formulleri ile aciklanabilir hale gelmisti. Dolayisiyla, asik adamin davranislari normal hayattaki adamin rasyonel calisan mantigiyla aciklanamazdi. O tekillik noktasinda, quantum formullerini kullanarak, evren tek bir nokta halinde iken parcaciga ait bir dalga denklemi yazilirsa, bu su anda ki evreni betimlemek icin kullanilabilecek bir fonksiyon olurdu. Cogu insana gore dalga fonksyonlari deterministik ozellikteydiler ve bu yoruma gore denklemin icindeki tum parcaciklar birbirlerinden ne kadar uzak olurlarsa olsunlar ayni anda birbirlerinden haberdarmis gibi davranirdilar. Einstein buna dolaniklikta “belli belirsiz bir mesafeden urkutucu etki” (spooky action at a distance) demisti. Bilimden anlamayanlar buna mucize dediler. Mucize terminoloji de “acz’e dusen” demekti. Gunumuz insani “serendipity” ile yetindi. Kozmik Sakaci, tilsimli bir eda ile hayatimizin siradanligini bozuyordu. “Tesaduf”, bize hakikatin gonderdigi bir haberci idi sadece.

Tesaduf, mucize, spooky, serendipity, kozmik sakaci…Bunlarin hepsi tek bir dalga denkleminin farkli tanimlariydi…

Guzeller guzeli Hypatia`nin gozleri parladi birden:

-“Tanri detayda sakli” degil dedi, Evrenin 15 milyar yil oncesine ait quantum formulune bakarak.

O, muthisem bir detaydi.

Asiklar, gonulleriyle atese gonullu olup, yakilanlar degil isteyerek yanilanlardi.

Ve aslinda bir dalga denklemini ancak bir muzik anlatirdi:

Papanin cennetine inanmayan Hypatia`ya…

 

 

 

 

 

Polımatların Sofrası (Mekanın Dem’ini)

 

Gecede düzen,denge ve zarafet vardi. Her sey en ince ayrintisina kadar dusunulmus, belli ki bu geceyi hazirlamak icin, muvakkitlerin zamani soylemek icin yildizlara baktigi zamanlardan beri ummali bir calisma yapılıyordu. Ama gecenin asil erdemi, ayni zamanda bu hazirligi, hic zor degilmis gibi gostermesindeydi.

Bu gece için Sinan, Antonio ve Leonardo beraber çalışmışlardı. İstanbulda, Barcelona’da, Floransa da yaptıkları ne varsa hepsini unutmaları istenmişti. Bu gece farklı inşa edilecekti.  Sadelik Leonardo için en yüksek gelişmişlik düzeyi ve Antonio için o düzeye sadece doğa taklit edilerek ulaşılabilirdi. Sinan, aşk ile yapılan eserlerin  mükemmelin ortak özelliği olduğunu O tek gök kubbeye bakarak anlatmaya çalıştı.

Yildizlarin arasinda cok yasli bir bilgi agacinin altindalar. Bi taraftan fezadan ilik ilik deniz sesi geliyor. Tum dunyayi gorebilecek bir uzaklik burasi. Ama dunyayi oyle cok da kucuk gormeyecek kadar yakinda bu nokta. Atmosferden ha cikmis ha cikacaklar. Bosluktalar..Ama bos degiller, etraflarinda bir sey yok, ama savrulmuyorlar.

Masada uzun saplı kaşıklar ve bıçaklar vardı. Zarif ama sade sürahilerin bir kısmında sarap, bir kısmında icinde turuncu balıkların yüzdüğü su vardı. Bu herkesin su yerine şarap içip cakir keyif olabilmesi uygulanan eski bi Fransız aristokrat geleneği olsa da, amaç bambaşka idi. Ogretilerde, suda sağlık, şarapta gerçek gizliydi -in vino veritas, in aqua sanitas-. Ancak kadim gizem bu sozu ‘in vino feritas’ seklinde tamamlaniyordu. Sarapta gerceklik oldugu kadar, vahsilik ve tutku da vardi. Ve Hayyamin saraplari icildikce, gercekler ugruna kendini oldureceklerdi o gece. Hic bir seyin kayit altina alinmadigi ve kimsenin gecenin karanligindan sag salim ayrilamayacagi bir gece…O gün herkesin ölümleri uğruna, gerçeklerin sırrına ermeleri ivmelendirilmişti…

Masanin uzerinde bir ustura bulunuyordu. Occam`in usturasi… Karsi karsiya oldugumuz bi problemde hersey esitse, en basit aciklamanin dogru oldugu hatirlatmak icin oradaydı. Nitekim, Arapça kökenli olan ‘akıl’ sözcüğü terminolojide deveyi bir yere bağlamak için kullanılan ipti. Ya da nesneleri birbirine bağlama anlamındaydi, akıl etmek de haliyle iki şeyin arasında bağlantı kurmak ve buradan bir bilgi oluşturmak anlamina geliyordu. Iki nokta arasındaki en kısa mesafe geometri de doğru olarak adlandırmıştik. Yani bir ”doğru” elde edebilmek için iki noktayı birbirine en kısa mesafeden bağlamak gerekiyordu. Iste bu yuzden konuyu karmasik hale getiren hipotezleri kesip atmaya yarayan bir ustura gerekiyordu. Demagogların lafi dolandirdiklarinda bogazına dayanan bir ustura. Bundan dolayi hepsi zamanının ilerisinde yaşamış alimler, konuyu mumkun oldugu kadar basitlestirmeye calisacaklardi. Ama daha basit degil!

Harrari, bu noktaya geldiğimizi konuşarak başladı. Referans noktasi onemliydi. “Koltuklarınıza bakın!” dedi. Bundan 70000 sene evvel tek önemi “önemsizliği” olan ATA’larımızdan, Nasıl bir gezegenin kontrol koltuğuna oturmuştuk? Harrari, Ateş’in diğer tarafındaki oluşan gölgesine baktığında maymundan çok farklı olmadığını görüyor, hatta bireysel olarak tam orada, tek başına, bir şempanze kadar hayatta kalamayacağını anlatıyordu. Teke tek düşünüldüğünde, bir maymun bir insanı yerle yeksan ederdi. Asıl fark, gruplaşmalarında idi. Bu herkes o uzun saplı kaşıklarla birbirini beslemezse aç kalacakları demekti. Toplu şekilde uyumlu ortaklıklar kurmazlarsa o masada bile duramayacaklarını belliydi. Eline aldığı uzun bıçakla, Hitler’in kendi içindeki ve görüş olarak kendisine karşı Nazi Subayları bir gecede öldürdüğü o geceyi hatırlattı. Uzun bıçaklar gecesini. Ne de olsa Kabil ve Habil’den beri insanlar kardeşler öldürüyordu. İçlerinde tanrısına çocuğunu kurban etmeyi göze alan Peygamber’inden tut, kardeş katlini vacip kılan padişahlarıma kadar daha nicesi vardı bu bıçağın ağzında. İnsanlarım ilk kullandığı alet, bir bıçak ya da sopa değil, başka bir insandı. Homo sapiens ona çok benzediği ama hiç bir zaman ondan olamayacağını farkettiği için akrabasını tehdit olarak algılamış, onu avlamış, parçalarına ayırmış ve yemişti. Önlerindeki ateşe benzer bir Ateş’te pişmişti çoğunun Eti. Kokusu hala fezadaydı. Belki de herkesin başkasının bilmediği bir hikayesi, her hikayenin böyle olması için herkesin bilmediği bir sebebi vardı. Ve sonuçta, insanoğlu tarihinin kanlı duvarına kazıya kazıya körleştirdiği bıçaklarla, bıçağının körleştirdiği insanların hikayelerini yazıyordu. Masadakiler kendi doğalarındaki vahşeti dehşet içinde dinlediler. Atom bombası gibi tüm ırkı ortadan kaldıracak bir silahı icat eden türün, bunu insanlığın en barışçıl zamanları yaşatmasına neden olduğu ironiyi izlediler. Zaman’ın bu kısa tarihinde birbirleri ile Nasıl uyumlu yaşamaları gerektiğini hatırladılar ve birbirlerinin şerefine kadehlerini kaldırdılar. Ayni havarilerinden bazilarinin Isa`ya ihanet edecegi son yemegi gibi….İçtiklerinin birbirlerinin kanı olmadığını umarak..
-Hic. Sessiz. Durgun. Baslangicta, baslangic bile yoktu dedi. Baslangicin varligi bir zamana tekabul eder. Baslangicta o da yoktu.

Sagan, o geceleri masal dinler gibi dinledigim, kadife gibi sesiyle konusmaya basladi. Harrari dunya tarihini zamana taksim ederken o, zamanin tarihini dunyevi bir sekilde hepimize anlatmakla gorevlendirilmisti sanki. Yıldızların nasıl doğduğunu anlattı. Yıldızın yakıt olarak kullandığı hidrojeni bitince, füzyon tepkimelerinde daha ağır elementler oluştuğunu. Yakıtı biten yıldız ise kendi yer çekimine karşı denge de tutan bir kuvvet bulamayınca, çekirdeginin buna dayanmayarak içine doğru çöküşe geçtiginden bahsetti Bu sırada oluşan şok dalgaları yıldızın geri kalanın patlatıyor ve yaşam için gereken tüm o elementler uzaya dağılıyordu. İşte şu anki yaşadığımız dünya da o dağılmayla meydana gelen gaz bulutlarından oluşmuştu. Bir yıldızın ölümünden milyarlarca yaşam milyarlarca mekan doğdu . Yani biz ve etrafımızdaki her şey bir süpernova patlamasının bir sonucuyduk. Biz bir yıldızın tozuyduk…

Bruno, sessizdi. Ona göre kadim bilgi her zaman her yerde ifşa edilmez, kaynağı asla söylenmezdi. Gerçekleri söyledikten sonra dönüşün hiç bir zaman olmadığını biliyordu.Doğrusundan vazgeçmemek, bilgisinin kaynağını söylememek uğruna tam 2555 gün kilise tarafından işkence görmüş, artık doğruları söyleyemesin diye dili kesilmişti. Ateşe bakarken, bedeninin Campo de’ Fiori meydanında herkesin huzurunda cayır cayır yakıldığı o anı aklına getirdi. Şimdi orada Vatikan’a bakan duvarın tam karşısında heykeli vardı. Heykelde de, simdi de yüzü aşağıya doğru bakıyordu. Alevin en harlı yerinde gözlerini kıstı: Alışmayan göze ışığı, azar azar vermek gerekiyor dedi içinden. O gece azar azar konuşacaktı.

 

Polımatların sofrası (Giris)

O gece Gökyüzünde avagadro sayısı kadar yıldız vardı. Baktığı yıldızlı göklerin ne zaman dönmeye başladığını düşündü. Sonra, kendinden önce gökyüzüne bakıp, bu soruyu düşünenleri düşündü. Kadim zamanlardan bugüne herkes, aynı gökyüzüne bakıp, ne farklı şeyler görmüştü oysa! Bazıları ona şarkılar yazacaklardı. Galileo onları daha yakından nasıl görebileceğini düşünecek, Kopernik için bu bir mesafe meselesi olacaktı. Einstein’ın gözleri uzay-Zaman gibi bir düzlem çizecekti belki de yukarı baktığı anda, Sır’rı görecekti. Hayyam elinde şarabı onlara bakıp bazen formüller bazen şiirler yazacak, Küçük prensin gözleri o kadar Yıldızın arasında Gül’ünün gezegenini arayacaktı. Sümer kralı yıldızlara daha yakın olmak için Zigguratları inşa edip, bu tapınaklardan tanrılarına erişmeye çalışacaktı. Eski Zaman muvakkiti gökyüzünde yıldıznamelerini izleyecek, nice gam mübtelası, acılarını feza çarşafının altında yıldız yıldız ağlayarak geçirecekti. Sagan, bu hem bu yıldızların tozu olmanın büyüklüğü, hem şu toprağın tuzu olmanın küçüklüğü ile sonsuzlukta kaybolmadan seyahat edecekti gözleriyle… Bütün bu kadim bilginin kendi içinde gizlendiğini hissederek yıldızlara baktı, ellerini açtı ve kendi etrafında dönmeye başladı. Bir mevlevi ayinin tam orta yerinde, kırmızı postun çizgisinde hissetti kendini. Etrafındakiler güldü. Soytarılık etmeden sevdiklerini güldürmeye çalışan mülteci istekleri hep olmuştu…

 

“Dönmektir sanırsın marifet…
arş dönüyor.. yıldızlar dönüyor dersin…
zahirdir gördüğün.. zahirde dönersin…
marifet dönmek değil bulmaktır… bilesin”
Rumi

 

Bir düzine arkadaş, o akşam Ateşin etrafında bir daire oluşturmuşlardı. Arşimet, bu daire şeklindeki masanın büyüklüğüne bir de ateşe olan uzaklığına baktı. Bu ikisinin oranı, evrenin her yerinde aynı sabit sayıya eşit olması her düşündüğünde inanılmaz geliyordu ona. Öyle ki, birbirini hiç tekrar etmeden sonsuza doğru giden bu sayıda herkes kendinden bir şeyler bulabilirdi. Çemberi oluşturan herkes -Pisagor da dahil-, Pi’ de kendinden bir şey bulabilirdi. Böyle bir kısa yol (heuristic – ki evreka ile aynı kökten gelmekteydi-) çıkarımda bulunarak, eliyle toprağa bir kaç tane küçük daire daha çizdi…Önceki hayatını hatırladı. En son bu daireleri roma askerleri tarafından öldürülürken Siracusse’un kumsallarında çizmişti.

 

Hava ve su buz kesmişti. Bir insan olsalar yüzlerine bakılmaz, liman olsalar yanlarına yaklaşılmazdı. Toprak ve Ateş ilk başta ona uydular. Dairenin etrafındaki gerçekleşen ilk sohbetler de onlar gibiydi. Yabancıö soğuk ve uzak. Odunlar alev alıyor, MaCiT bir termodinamik kitabından fırlamış gibi ateşi arttırdıkça, ortam da gittikçe ısınıyordu. Bazıları yine de önemli konuları konuşmak için Ateş’in merkezinde Sıcaklığın 451 fahrenheit olmasını beklediler. Bu kağıdın yanma derecesiydi. Beklediler ki konuştukları şeyler evrende sadece ses dalgaları olarak yayılsın. Beklediler ki, o geceden sonra, o konulara ait hiç bir yazılı kanıt kalmasın. Beklediler ki o gece oradakı herkes, bekaya sadece hoş bir seda bıraksın. Beklediler ki, sohbet demini alsın…

Demleniyor…

Faydacı Iyımserlık

Gecen gun tramvayda sehir merkezine giderken ilginc bir seyle karsilastim. Tramvayin soforu, butun binen yolculara selam veriyor, gercekten nasil olduklarini soruyor. Hatta bazilari ile ufak sohbetler yapip, gulmelerine neden oluyordu. Adam resmen sosyal bir aziz gibi sabahin korunde otobusun havasini tek basina degistirdigini izledikce hem hayret ediyor hem de kendi kendime gulumsuyordum.

Aklima Ankara`da calistigim binanin kafeteryasinda gorevli olan Iyimser abla geldi o an. Insanlara isimleri sirayet eder derler ya, Iyimser abla hakkaten benim tanidigim en iyimser insanlardan biri. Elleri dert gormesin, o kadar leziz kek,pasta ve pogaca yapardi ki, insanlar kendi evlerindeki gunlerine bile onun yaptiklarindan siparis ederdi. Ben her sehir disina seyahatim oncesi, ondan bir kutu yolluk alirdim. Sohreti, diger sirketlere bile ulasmisti en son. Ama Iyimser ablanin asil ozelligi bu varsa yoksa 3 dakikalik sohbetimizde bile inanilmaz iyimser yaklasimiydi. Onun dunyasi herseyin halloldugu, guzel ve taze kokan, oradan kimsenin memnun olmadan ayrilmadigi ve musterinin ifadesinden nasil oldugunu kesinlikle hisseden, sirketin genel mudurune de hademesine de ayni anac tavriyla yaklasan acayip sicak ve samimi bir dunyaydi. Isimizin yogunlugundan dolayi orada fazla vakit geciremesem de ozellikle aksama dogru hem ofisteki hem bendeki buhranli havayi dagitmak icin hemen Iyimser abladan bir seyler alip, bu sirada 2 dakika sohbet edip-dertleserek hem kendimi hem de diger sefleri (evet biz bir kizilderili kabilesiyiz) motive ettigim cok is gunu oldu. Iyimser ablanin ben gidiyorum dedigimde iyimser ama uzgun halini hala unutamiyorum.
Peki onlarin hayati cok mu iyiydi de boyle davraniyorlardi. Onlar cevrelerinde gelisen kotu olaylardan haberdar degiller miydi? Bu adamlarin dertleri yok muydu? Ya gecim sikintilari? Ben onlarin kendiminden cok daha zor bir hayat yasadiklarini tahmin edebiliyorum. Ama bunlara ragmen, tramvayin soforu ve iyimser abla diplomasiz, sertifikasiz, alayli terapist olmayi tercih ediyorlar . Her gun sosyal bir azize gibi sayisiz insanin yuzunu guldurup onlari iyilestiriyorlar.
Bununla ilgili 2011 yilinda princeton universitesinde cikan bir makale var. Sanal gercekligin kullanildigi bir terapi calismasina dayaniyor. Deneyde, bildigimiz VR gozluklerini ve kulakliklarini psikolojik problemler ceken genelde depresyon hastasi olan insanlara verip, onlara oyun oynatmaya calisiyorlar. Oyun biraz farkli. Oyunda bir odada karsilastiklari ve surekli aglayan bir bebegi mutlu etmeye calisiyorlar. Isin ilginc kismi da burada. Odadaki `sanal aglayan bebegi` sakinlestiren ve teskin eden oyuncunun kendisi de icinde bulundugu depresif `halet-i ruhiye`den kurtuluyor. Ve bunu daha cok hasta da kullanmaya basliyorlar.
Aglayan ya da oylece duran bir bebegin bize bakip, gulumsemesinin bize nasil iyi geldigini, nasil da iyilestirici bir etkisi oldugunu farketmediyseniz hemen denemenizi tavsiye ederim. Ailenizde, cevrenizde mutlaka bir bebek vardir. Onlarin bu mutlulugunu gidin tadin, onlarin bu mutlulugunu paylasin. Bu baktigimiz kotu haberlerden cok daha iyi gelecektir bize.
Duygular inanilmaz bulasici (ingilizcesi olan e-motion, hareket halinde olan, transfer edilebilen ve cevremizde dolasan enerji kavramindan geliyor) , etrafimizdaki bir insani guldurebilmek, onu mutlu etmek dolayisiyla bizi de mutlu ediyor. Birine yardim ederken, kendimize de yardim etmis oluyoruz. Zaten ikinci `neden` sorusunu sordugumuzda bu bencilligin farkina varabiliriz. Neden birisine yardim ediyoruz? Cunku bu kendimizi daha iyi hissettiriyor. Merak etmeyin. Boylesine bir bencillik, bencilligin en zararsiz aksine sanirim en yararli hali.
image
Benim su an hayatimda en zevk aldigim sey, yegenime okudugum ve genellikle ikimizinde sonuna gelmeden uyuyakaldigi masallar. Zaten ayni hikayeyi o kadar cok okuduk ki, hangi sayfada ne oldugunu ezbere biliyor ve duraklarsam tamamliyor. Yine de okuyoruz. Bazi masallar gercekten cok guzel. Anlatmasi bile eglenceli…
image
Ikinci sosyal deneyde (Psikolog Daniel Goleman- Duygusal Zeka), Amerika`da suc orani cok olan getto bolgelerde yapilan cocuklar uzerinde yapilan bir arastirma. Evcil hayvani olan cocuklarin, etraflarinda gelisen silahli saldirilara ve sok edici olaylara karsi mental olarak hala saglikli kalabilmeleri uzerine bir calisma yapiliyor. Evcil bir hayvan besleyen insanlarin, bu olaylara karsi daha sakin kalabildiklerini gorduklerinde, butun cocuklarla ve evcil hayvanlari ile birlikte bolge de grup terapileri yapmaya basliyorlar. Bolgedeki siddeti engelleyemeseler de onun insanlar uzerindeki etkisini karinlarina koyduklari evcil hayvanlari beraber nefes alisverisi yaparak bir nevi meditasyon yolu ile en aza indiriyorlar. Boyle pratiklerle aslinda yapilan noronlarla beynimize iletilen kaotik sinyalleri koordine edecek pratikler gelistirerek, uyumlu ve insicamli sinyalleri beynimize gondermeyi saglamak. Bunun mekanizmasi tamamen farkli bir yazinin konusu.Ama simdiye kadar hic bir evcil hayvaniniz olmadi ise, evcil hayvan besleyen, cevrenizdeki arkadaslarin bunu nasil tarif edilemez bir his oldugunu size soyledilerin de yuzlerindeki ifadeden, seslerinin tonundan bunu anlayabilirsiniz.
Marmaris, Turkey
Baska ilginc bir deneyde, egitimli ve yazinsal egilimi olan bireylerin baskalarinin goruntusunden ve halinden hangi duygusal ve mental durumda olduklarini daha basarili bir sekilde tahmin ettikleri uzerine. Yani bu insanlarda empatinin bir cesidi olan kognitif empati egitim ve farkindalik sayesinde gelisiyor. Bu onemli cunku bu sekilde daha kolay ve dogru bir sekilde karsimizdaki insan hakkinda muhakeme yapip daha cozumcu yaklasabiliyoruz.

Bu arada burayi bitirirken onemli gordugum bir kac noktayi da ifade etmek isterim. Arastirmalara gore politik soylerlerin komplekslik derecesi ile bir liderin tarihsel olarak  savasa yatikinligi arasinda guclu bir korelasyon var. Bu kavram direk olarak `integritive complexity of political speech` diye geciyor. Bunu olcmek icin de konusmalarindaki basit kelimelerin kac kez tekrar ettigini sayiyorlar. Yani dili kapsamli ve kavrayici bir sekilde kullanamayan kisiler, olaylari gercekten konusarak degil savasarak cozmeye temayul ediyorlar. Yani dili yetkin kullanamayan bir insanin dusuncesi ve problem cozme becerisi de yeteri kadar gelisemiyor.Asagidaki gibi:)

image

Gunumuz insanlarindan sahsi ve politik ornekler vermeyecegim ama bu tarihsel ve filolojik arastirma bence inanilmaz guzel.
Bir de george orwell`in 1984unde degisik bir ayrinti vardi. Big brother propagandadaki kelimeleri ve toplum tarafindan kullanilabilecek kelimeleri onceden seciyor ve bazi kelimeleri de otomatik olarak yasakliyordu.
Telkin ve teskin kelimelerinin birbirine bu kadar yakin olmasi sana da ilginc gelmiyor mu?
Belki benim yazarken ve senin de okurken hissettiklerin arasinda buna benzer bir dongu var eminim. Herkes okuduklarinda kendinde birseyler bulunca bir miktar rahatliyor.
Okudugum kitaplardan birinde yazar (Better Angels of Our Nation-Pinker), insanligin yuzyillardan beri giderek daha gelistigini ve hayata dair eskisinden cok daha iyi bir problem cozme yetisine sahip oldugumuzu soyluyor.
Eee tabi bu bariz bir sey diyeceksin ama eskinin hayat sartlari bakimindan simdikinden daha iyi olduguna inanan bir suru `nostaljik` insan var su anda.  Herkes kendi genclik doneminin su andaki donemden cok cok daha iyi oldugunu soyler genelde bakarsak. Bu hatira yanilsamasi baska bir yazinin konusu tamamen. Ben biraz gerceklerden bahsetmek istiyorum.
Pinker yani yazarimiz burada insanligin eskiden oldugundan daha iyi yasadigi ile ilgili bir suru istatistiksel ornek veriyor. Insanlarin ortalama yasinin yaklasik 2 katina cikmasi, salgin hastaliklarin hizla azalmasi, refah seviyesinin, egitim ve okuma-yazma oraninin yukselmesi, kendimize ayirabildigimiz `leisure` zamaninin giderek artmasi, buyuk savaslarin ve onlarda olen insan sayisinin giderek azalmasi ile ilgili bir suru istatistik veiyor.
Hayatin `genel` olarak eskisinden cok daha iyi oldugunu sayfalarca ve sayilarla ispatlayip bizi ikna ettikten sonra da bunun nedenlerine dogru bir yolculuk yapiyor.
Ornegin, tarihte baska bir insan tarafindan oldurulen insan sayisi, irk olarak sayimizin bu kadar artmasina ve kalabaliklasmamiza ragmen oransal olarak gidrek azaliyor.
Bundan cok degil birkac yuzyil once birbirimizi oldurmemek icin `selam` vermek amaciyla tokalasmayi (tokalasmak orijini itibariyle elimde silah yok, elim bos, zararsizim demek) icat eden bir sapiens olarak bir yabanci tarafindan yoldan gecerken durduk yere ya da bir kac sikke icin oldurulmek mumkun iken; simdi kurdugumuz sehirlerde bu ihtimal mukayesen cok cok daha dusuk (sifir degil).
Pinker, sonra da Flynn adindaki bir akademisyenin arastirmalarina isik tutuyor. Yapilan ve birbirine es tutulan IQ testlerinde insanlar zaman icinde gecmisten gunumuze giderek daha fazla puan almaya basliyorlar. Buna ornek olarak da bir yuzyil once ortalama bir insanin IQsu 100 iken su anda ayni testi yaptigimizda bu rakan 130 cikiyor.
Buradan bizim bilim adami Flynn, ortalama insanin IQ seviyesi uzerinde zekice bir cikarima yapiyor. IQ biliyorsun, hic bir seyin bilgisini olcmuyor ve farkli alanlardan olusuyor. Ve cok ilginc bir sekilde aritmetik, bilgi, matematik ve kelime bilgisi alanlarinda simdiki ile yarim yuzyil oncesi ortalama insanin aldiklari puanlar arasinda cok buyuk farklar yok.Sadece gozardi edilebilecek ufak bir yukselme var.
IQ testinin icerigine odaklanip bakildiginda ise ilginc bir sey goze carpiyor. Ozellikle beynin muhakeme yetenegini olcen benzerlikler ve matriksler alt kategorilerinde insanlar tarihsel olarak giderek daha da iyi puanlar aliyorlar. Yani bir kopek ile bir tavsanin benzer ozelligi soruldugunda ikisinin de memeli oldugunu soylemek de dogru bir cevap ancak kopegi tavsani avlamakta kullandigimizi soylemek daha spesifik bir olay orgusunu ve nedensellestirme baglantisini beynimizde kurgulamamiza yapiyor. Dolayisiyla, matriks sorularinda da sayi ya da sekil dizisindeki duzeni `pattern` gorup daha kolay bir sekilde eksik kalan haneyi doldurabiliyoruz. Buna soyut akil yurutme `abstract reasoning` yani  `soyut akil yurutme` deniyor.
Burada Pinker, eskiden- tarim ile ugrasirken makineleri, hayvanlari ve insanlari manipule ederek onlarla ugrasirken simdi ki toplumda ise kelimeleri, sayilari, sembolleri, markalari manipule ederek yasadigimizi ve toplumun cogunlugunun bunlarla daha fazla ugrastigini belirtiyor.
Toplumun bir uretim ve endustri doneminden, cok daha fazla bilginin  ve yukarida bahsettigim `muhakeme yeteneginin` kullanildigi enformasyon capina gecis yaptigini gozumuze istatistiklerle sokuyor.  Dolayisiyla, bizden daha once yasamiz insanlara gore ortalama olarak daha fazla sey bilmekle kalmiyor, daha fazla muhakeme yetenegi ile donatiliyoruz. Yani hepimiz birer bilim adami olmasak bile hepimiz artik birer  bilim gozlugunun cercevesinden (scientific spectacles view) olaylara bakiyoruz. Bu da hayata karsi sadece fiziksel ve biyolojik olarak degil ayni zamanda toplumsal (politika ve ekonomi dahil) ve moral yani etik olarak da (baska insanlara nasil davranmaliyiz muhakemesi) farkindaligimizi arttiriyor.
Iste yazarin olaylari bagladigi yer de tam burasi. Biz sembollerle konusmaya, anlasmaya, kavramaya devam ettikce bu muhakeme yeteneginin artacagini ve toplumun birlikte yasamak icin daha kollektif cozumleri bir sekilde ne yapip edip uretecegini destekliyor.
Buna, gelecek konusunda kotumser olan insanlara ve haberlere karsi (bu bazen hepimiz olabiliyor sanirim)  iyimser degil biraz daha muhakeme destekli `pragmatic optimism` deniyor.
Dusunsene, insanlik olarak bizlere, daha gecen yuzyil kolelik kavrami garip gelmiyordu. Ozgurluk anlayisi bireyde zaten yoktu. Liberallesme oncesi dogru durust birey kavrami bile yoktu. Birey (Individual yani indivisible core) kavrami 18.yy da ortaya atilmis bir kavram. Amerikaya ilk seyahatler sonrasi Afro-amerikanlari oldurmek ve onlara kotu davranmak ayiplanan degil, tesvik edilen bir davranisti, simdi farkiysan ‘zenci’ bile demek yanlis geliyor. Oy hakki yoktu mesela, konusma hakki zaten yoktu. Protesto eden genellikle oldurulur ve  mutlulugun pesinde kosmak ayip bile olabilirdi. Bir kac antik toplum haric, kadinlarin toplumda yeri hic yoktu. Birak oy kullanmayi, nufus sayiminda sayilmiyorlardi bile. Sonra  haremi zenginler normal olmaya basladi. Gucu olanlar otekini uzerinde domine olmaya ve onlarin yasam hakkini elinden almaya alismisti ve bu normaldi.
Bunlar simdi ne kadar mantik disi geliyor. Cunku bunlari sorgulamadan edindik bizler. Yasamin degirmeni, ugrunda dokulen kanlarla bizi bu noktaya getirdi. Simdi ise bu alinan haklar bizim icin ne kadar normal. Bizim su an garip ve arada olarak tartistigimiz seyler veganlar, vejeteryanlar, gay evlilikleri, mezheplerin, sektlerin ve dinlerin birbirlerine hosgoru ile bakmasi ve bazilarinin birlesmesi, hayvan haklari, robot yasalari gibi konular da gelecekte daha iyi muhakeme yetenekleri sayesinde ortak bir sonuca baglanacak sanirim. Ve torunlarimizin torunlari bu konudaki kisitlamalarimizdan ve davranislarimizdan dolayi, belki de-kesinlikle- bize ilkel diyecekler.
Kitabin geri kalan buyuk bir kismi temelde bahsettigim yazinsal ve dizinsel okuma ve artan egitim ile siddete egilim arasindaki negatif korelasyona dikkat cekiyor. Bunula ilgili deneylerden bahsediyor. Mesela toplumun altin kurali diye tabir edilen `sana yapilmasini istemedigin bir seyi baskasina yapma` cikarimini yapabilmek icin kendini baskasinin yerine koyacak empati yetenegine sahip olmak gerekir ki bu daha iyi bir muhakeme kabiliyeti gerektirir. Bana soracak olursan gerekli ama yeterli degil. Empati inanilmaz ama bundan daha komplike bir kavram. Kognitif, duygusal ve sefkatli diye 3 ana temelde inceliyor Coleman empatiyi. Bu baskasi yazinin konusu olabilir.
Soyut akil yurutme, bizi insanlar hakkinda oteki, ve toplumlar hakkinda milliyetci-sinirlar cizici kabile hayatindan yavas yavas cikararak birbirimizle dusunce, mal, hizmet alisverisi yaptigimiz ve beraber yasamaya basladigimiz zamanlara dogru itiyor. En azindan potansiyel dusmanlarimizla savasmak ve birbirimizi oldurmek yerine, potansiyel partnerlerimizle alisveris yapip mutlu mesut yasamayi tercih etmemizi sagliyor. Bu da aslinda oyun teorisine gore, her anlasmada bir tarafin kazanimini diger tarafin kaybedisi olarak goren (zero sum game) zihniyetten beraber bir anlasmaya yaptigimiz ve iki tarafin da kazanc sagladigi (non-zero game) durumuna gecis.
Simdi bize biraz yeni, yabanci ve garip gelen bu konular, gelismis muhakemeye sahip yuksek IQlu torunlarimiza da, bizim gecmis yuzyilda kolelik ve bekaret kemeri takma  konulari gibi cag disi gelecek sanirim.
Bu yazdiklarima ve okuduklarima ne kadar inansam ve inanmak istesem de bi tarafta politik problemler yasayip birlesmeden ayrilan ulkeleri (Brexit), bir tarafta sirf ekonomik kaygilarindan dolayi gercekten okuma ve yazma ve hitabet bakimindan dusuk profile sahip (low integritive complexity of speech), ve secimi suresinde gercekler hakkinda televizyondan milyonlarca insana sayisiz yalan soyleyen,  vizyonsuz bir adami dunyanin en guclu ulkesinin baskani yapmamizi ve eski anlasmalarimizi ve partnerliklerimizi bozmak ugruna idam cezasi gibi artik moral olarak astigimiz etik konulari tekrar tekrar gundeme getirmemizi dusundukce biraz idrak etmekte zorlaniyorum.  Sonucta bahsettigim kitap IQ seviyesi cok yukarda olan ve entellektuel katilleri aciklayamiyor bence. Feynman ve Einstein gibi dehalarin, yuksek IQ lerin moral olarak degisik degisik isler yapmis olmasi da dusuncemi destekliyor sanirim. (Ikisi de zamaninin womanizeri bu arada:))
Egilim ve egitim kelimeleri arasinda bu kadar benzerlik olmasi tesaduf degil sanirim. Neye egilirsek o konuda egitiliyoruz ya da vice versa…
Yani egilimi terorizm olan bir insanin egitimli bir terorist haline gelmesini cok guzel acikliyor.
Neyi ariyorsan O sun demiyor mu Rumi? Aski ariyorsan asik. Zulmu ariyorsan Zalim.
Ben ilerde bir gun bilinclerimizin ortak olarak birbirine transfer edilip,yuklendigi olumsuz ve sorunsuz anroid varliklarin, ya da ortalama 200 yasina kadar yasamaya baslamis torunlarimizin iskeletlerimize ayni bizim kita afrikasinda buldugumuz ilk insan iskeletlerine baktigi gibi bakip bakmayacagini merak ediyorum. Yine onlarin da baska baska problemleri olacagini dusunerek.
Iste belki de bu yuzden cok eskiden seyahatlarde yabancilarla karsilastigimizda onlari direk oldurmek yerine, onlara elimizde silah olmadigini gostermek icin elimizi uzatip tokalasirken, `baris seninle olsun` demeye basladik.
Cunku `selam` aslinda baris seninle olsun demek.
Dolayisiyla herkese `selam` :))
Esenlikle
uee

Kabugun Diger Tarafi

Gozlerimi actigimda havada ucuyordum. Birden yumusak, sicak bir yere inis yaptim. Karsimda koskocaman ve tuylu bir popo vardi. Etrafi cok rahatti. Popo bir sure uzerime cullandi ve beni daha da sicak ve karanlikta tutmaya calisti. Buna kulucka ismini verdiklerini sonradan ogrendim. Eger biraz daha o sicakta dursaydim sanki dayanamayip baska bir seye donusup, artik bunaltidan kabugumu kiracaktim.

Derken, bi el geldi ve hizlica beni aldi. Bunun bir insanin eli oldugunu sonradan ogrenecektim. Digerleri ile birlikte bir 12`lik bir pakete koydu. Paket rahatti, Bu insanlar beni rahat ettiriyorlarsa, icimdeki sariyi almak icindir diye dusundum. Ama artik yalniz degildim. Diger yumurcanlara baktigimda kendimi aynada gormus gibi oluyordum. Beyaz renkte oldugumu ilk defa paketteki diger yumurtalarin rengi sayesinde ogrendim.
Sonra bizi soguk bir yere koydular. Sicakta bozuldugumuzu, hele o kulucka dedikleri cok sicak yerde biraz daha kalirsak, baska bir seye donusup, kabugumuzu kirdigimizi anlamislardi herhalde. Baski boyle bir seydi diye dusundum. Cok maruz kalirsak bizi baska bir seye donustururdu. Bizi tasiyan insanlarin benim nerede rahat edip, nerede edemeyecegimi benden daha iyi bilmeleri, tam boyutuma gore hazirladiklari paketler, sivri ucuma kotu kokularin gelmesine neden oluyordu. Paketteki diger yumurcanlarda da ayni eggspression vardi. Birbirimizle muhabbet etmeye calistik. Ama herkesin hikayesi ve sekli birebir ayni oldugundan sohbet uzun surmedi. Herkes cok endiseliydi, yumurcan dilinde buna Eggxiety diyorlardi. Kimse ne oldugundan emin degil, kimse akibetini bihaberdi.
38005385-Tre-uova-con-facce-spaventate-guardando-una-uova-rotte-situata-vicino-isolato-su-sfondo-bianco-Archivio-Fotografico
Derken, araclara yerlestirildik. Cok buyuk araclarla bizi sehri dolasmaya cikardilar. Ilk once sehri gezerek gittigimiz yerleri tanitan turistik otobuslerden zannettim bindigimiz kamyonu. Halbuki, kamyonun icindeki pis bozulmus protein kokularindan bir seyler dondugunu, icimizden birseylerin kirildigini anlamaliyimdim. Kamyon bir tane supermarketin onunde durdu ve benimle birlikte bir kac 12`lik paketi alip, supermarketteki asiri aydinlik, gosterisli raflara dizdi.
640px-GroceryStoreEggs
Ben ve diger yumurcanlar, ilk once super marketin buyuklugu ve muzigi ile once buyulenmistik. Raflarda baska ciftiklerden gelmis yumurtalarla tanistik. Bazilari gercekten cok buyuktu. Ust raflardakiler XXL ebatlari ile ovunuyor, cesitli dopinglerle bu boya nasil geldiklerini anlatiyorlardi. Bazilari ise normal boyutlarda hatta daha ufak olmalarina ragmen guzelliklerinin bizden daha `organik` oldugunu iddia ediyordu. Bazilari ise ilginc bir sekilde kahverengiydi. Once bazi beyaz yumurtalar, kahverengi olanlarla once konusmak istemedi. Sirf onlarin renkleri farkli diye, onlarin kendilerinden daha degersiz oldugunu soyluyorlardi. Sonra kirildiginizda hepiniz ayni sahanda yumurtasiniz diyerek onlari da birlik olmaya ikna ettik. Cift sarililar, once biraz itirazda bulunsalar da, raflardaki yerini olan genel konsensusu desteklemek zorunda kaldilar.
yumurta1
Bazi yumurtalar, anlattiklari hikayelerde, biraz daha zamanlari olsa, baska bir seye donuseceklerini, gelisip, kendilerinin iceriden kabuklarini kirabileceklerini soylediler. Digerleri ise artik o donemlerin gectigini, olsa olsa, kirilarak artik hayatlarini ziyan ederek son verebileceklerini soylediler. Yumurta dıştan kırılırsa yaşamlari son bulurdu; içerden kırılırsa ise yaşam başlar. İçten başlamayan dönüşümler ölümcüldü. Ne var ki, kimse canini yok yere ziyan etmek istemiyordu. Kutsal kitab-i yumurcan`da belirtildigi uzere -ki her paketin uzerinde buradan alintilar mevcuttu-, yumurtalar arasinda da `intihar` yani kendini yere atarak kirma kesinlikle yasakti. Bu ancak bir baskasi tarafindan yapilirsa kabul edilebilirdi.
images
Kitab-i yumurcan`da, bir yumurtanin diger bir yumurta ile yapacagi duellodan bahsedilmisti. Bu iki yumurcanin kafa kafaya carpismalari sonucu birinin once kirilmasi ile sonuclancagi en onurlu olum sekliydi bir yunurta icin. Ancak yine de yalniz bir olum oldugundan eliptik hayatimdan bu sekilde gocmek istemiyordum.
Ben de bu sirada, bu ise en layik ne sekilde son verebilecegimi dusundum. Yalniz rafadan bir hayat istemiyordum. Ve her gecen gun hayatimin son gunu olabilirdi. Pakette yazana gore raf omrum artik geciyordu. Ayni tavaya kirilmis iki yumurtadan birisi olmak ve diger yumurcanla icice hayatima son vermek benim icin en guzel secenekti. Bu yolculuk butun eggspectation`larimi degistirmisti. Hem yalniz bir ogun olmayacak, hem de canimi saglikli ve leziz bir sofra ugruna feda edecektim. Bu artik benim icin en huzurlu yol haline gelmisti…
Derken guzel giyinimli bir kadin benim de icinde bulundugum paketi alisveris arabasina atti. Arabada, karpuz da oldugundan, kasaya ulasana kadar heyecanli anlar yasadik. Sonrasi ise biraz gurultulu, biraz sarsintiliydi. Galiba bir kac sepetlik hayatimin en zorlu anlarindan birini  o gun gecirdim. Oyle ki paketteki bir duzine arkadasimdan birisinin yolda kabugu kirilmisti. Paketin kosesinde her gun ovalligini korumak gercekten cok zordu.
Sonra bir eve geldik. Genisce bir buzdolabina yerlestirdiler bizi. Buzdolabinin ici karanlik ve kaldigimiz raf cok alcak idi. Burada fazla kalmayacagimizi hissetmistik.
Bu yolculuk sirasinda yanimdaki yumurcanla cok sey paylastik. Il gunden beri yanimdaydi. Kuluckadan alinmamizdan itibaren en iyi gunumde de, en kotu gunumde de yanimda olmustu. Fazla konusmamis ama yasadigimiz olaylarda beraber endiselenmis, beraber korkmus, beraber heyecanlanmistik. Bence o dogru yumurtaydi. Eger ayni tereyagina gireceksek onunla girmek istiyordum. Artik bundan emindim. Umarim o da boyle hissediyordu.

her-gun-2-yumurta

Pakettekilerden digerleri ise surekli kac dakika rafadan olsalar daha lezizi olacaklarini tartisiyor, 5 dk diyenler 10 dk diyenleri icindeki demirlerin erimesiyle ve renklerinin morarmasi ihtimali ile sucliyordu. 5 dakika isteyenler ise digerleri tarafindan `yumusaklik` la suclaniyordu. Yumurtalarin cog, rafadan olacaksa ikisinin arasinda, alt rata gordukleri kayisi gibi bir kivamda hayatlarini sona erdirmek istiyorlardi.
Kapagin acilmasiyla paketten icinden alinmamiz bir oldu. Arik sona dogru geldigimizi hissediyor, tek istedigimin ayni sahanda erimek oldugunu biliyordum.
Guzel bir tereyag kokusunun ardindan, bir anda gozden kaybodu yanimdaki yumurcan. Ben acaba nereye gitti, hayir olamaz diye endiselenirken, uzerime dogru buyuk bir hizla geldigini gordum. Ve o an hayatimda ilk defa o puruzsuz bedeniyle bulustum. O kadar guzeldi ki, guzellikten ikimizde catlayarak tereyaginin uzerine havada suzulerek kendimizi biraktik. Artik butun bedenimiz onunla ic ice, sarilarimiz birbirini goruyordu.
Yavas yavas atesimizde eriyerek, aklarimiz birbirine gecmis sekilde tek bir sahanda olmamizi izledim.
sahanda-yumurta-ipuclari (1)
Bizi bulusturduktan cok kisa sonra uzerimize biraz baharat ektiler. Bu onunla askimizin tuzu-biberi oldu.
Anladim ki biz artik biz hayatimizin sonuna gelmistik,
Birdenbire. bir`den bir`e gittimizi farettik.
Hayatim, hayalimle son buldu benim,
Hayalim, hayatimla son buldu…
Esenlikle
uee

Kosuya ve Hayata Dair

 Bu yazida olayin matematiginden cok mantigindan bahsediyorum…Dolayisiyla isin teknigiyle ilgili daha sonra odaklanilmasi gereken eksiklikler var. Ama sayilar onemli degil bana isin mantigini bi anlat diyosan, al bi de burdan yak derim…
Suraya gaz bir muzik girelim:
1. Antreman dönemleri (Periodization)
 
Endurance—> Strength—-> Flexibility—-> Speed: Dayanım yıllarda, güç aylarda, esneklik haftalarda, hız günlerde kazanılır ve yine aynı şekilde bu sırayla kaybedilir demiş ünlü ya da cok ünsüz biri …. Onun için 30’undan sonra jordan’ın o 11 yaşında evinin arka bahcesinde kendini tersten demire asarak geliştirmeye başladığı psoas kaslarına sahip olamıyoruz ve oyle havalarda uçamıyoruz işte.
Ondan dolayı genellikle orta ve ust sinif programlar; vücudun uzun süreli antremanlara hazırlandığı Strentgh (STR) ve fitness ağırlıklı çalışılan Base dönemi, sonra dayanımın kazanılmaya başlanarak kilometrelerin (hacmin) arttırıldığı Endurance dönemi, Ardindan hızın arttırılarak performansın sınırlarına dokunduğun Peak dönemi ve artık yarış dönemi için bir nevi ektiklerini biçme öncesi sulamayi (terlemeyi) azaltip iyice fidanları yetişmeye bıraktığın Dinlenme dönemi (Tapering) ile devam eder. Genelde sporcu olarak ilk başlangıçta sadece “taper”i öğrendiğimiz içinse bilgimiz vücudumuza ve yaptıklarımıza biraz kısa kalır. En azından benim öyle oldu. Learning by hard & heart…Zor ama kalpten.
2. Haftalık Hacim  
 
a)  %10 Kuralı 
Anatomik olarak insan vücudunda şöyle bir “time-lag” var. Jet-lag nasıl hormonlarda bir ertelemeye, ya da melotonin salgısında bir senkronizasyon bozukluguna neden oluyor? Uzun yolculuk yapanlar, ilk gunler uyuyamayinca bilirler. Bizim kaslarımız da antrenman sırasında deforme oluyor ve hemen sonrasında yeniden yapılanırken (re-form), bağ doku, ligamentler ve tendonlar aynı hızda adapte olup, o hızda değişiklik gösteremiyor. Yani farkli dokularin formasyonu farkli surelerde biyolojik olarak. Ortalamada, insan fizyolojisi kas dokuda 4-5 haftada major modifikasyona gidebilirken (bu kişiden kişiye değişebilen bir şey), bağ doku yaklasik 8 haftada bu değişime ayak uydurabiliyor. Ikisi arasindaki senkronizasyon kaçıyor yani. Bu aradaki fark ise bize pahalıya patlıyor. Adına sakatlık diyoruz genelde.  Aslında bizim bahsettiğimiz genelde maruz kaldipimiz çoğu arızalanmalar, zorlanmalar, sakatlıklar bundan dolayı tendonlarda, bağlarda meydana geliyor. Bunun için buna uygun önlemler alıyoruz.  Bir tanesi önce mesafeyi, sonra hızı aşamalı olarak arttırmak. Hemen gaza gelmemek. İkincisi ise arada bir taper ile senkronu tekrar saglamak. Halay cekerken adımını kacırdıgında bir durur tekrar ilk adımı beklersin ya, aradaki dinlenme dönemi tam olarak buna tekabul ediyor işte.
Ama yine de şunu aklımızın bir tarafına yazmakta ve tadımızı kaçırmadan koşmakta fayda var. Özellikle Base ve Endurance dönemlerinde giderek artacak olan koşu mesafesinde (aslinda hacminde) haftalık kilometrelerimizin %10’un üzerinde artmamasına dikkat edeceğiz.
Zaten doğaya bak, hiç bir ağaç birden büyüyor mu? Birden büyüyen şeyler, ya hormonlu, ya kimyasal, ya hemen sönüyor ve de lezzetli değil. Yağmurdan sonra hemen biten mantar, hemen söner o yüzden. 30-40 yıllını büyümeye harcamış bir çınar ağacı ise inanılmaz bir fırtınada yıkılmadan sadece uğuldar durur. Onun için bizim aradığımız progresif, adım adım, organik bir gelişim. Yavaş yavaş ama adımlarından emin. Gün doğmadan, Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola. Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında, İçinde bir iş görmenin saadeti…
b) 3-4 Haftada bir gelen “Ara Taper“lemeceleri
Genellikle her sporcu eğer kendi fitness seviyesini zorlayacak derecede antrenman yapıyorsa, fitness seviyesine gore 3-4 haftada 1 haftalık kosu hacmini %30 dusurerek kaslarını dinlendirir. Buradaki mantığı yukarıda bahsettim aslında.  Kas dokunun dinlenirken bağ dokunun ona adapte olmasını saglamak. Bu yarışa yakın olan taperdan (Base-endurance-peak-taper) farklı bir dinlenme. Mehter takımının iki ileriye adımından sonra hafif geriye dogru attıgı adıma benziyor. O adım aslında hiç geriye atılmaz bu arada. Hep hafif yana ileri atılır tarihsel olarak. sag-sol kolacan edilir. Bizde o donem vucudumuzu dinleyip ne asamada oldugumuzu anlamaya calisabiliriz. En son hafta ise ikisini bir araya getirerek dinlenebiliriz.
3. Tempo ve Interval Antrenmanları 

 Genel olarak benim okuduğum, bildiğim bu verilere göre düzgünce oluşturulmuş haftada 4 koşuluk bir program ile  fitness seviyeni bir öteye taşımaya rahatlıkla yetiyor. Asıl gelişim(yeniden yapım) zaten  idman sırasında değil, sonrasında dinlenirken meydan geliyor.  Bunun için iş programına göre koşuların zamanlarıyla oynayabilirsin.

Kısaca bu 4 antreman soyle:
             1. Steady state koşusu
Sabit tempoda aynı gün mümkünse genelde strength antremanı ile beraber yapılabilecek orta mesafeli koşular.Vücudu belirli bir tempoya alıştırmak, kas hafızasını belirginleştirmek ve STR ile birlikte dayabımı artırmak için yapılan koşular
              2. Interval koşusu / fartlekcom / tempo koşusu
Kariyovasküler kapasiteyi, hızı arttırmak için yapılan koşular. Yokuş antremnaları hariç genellikle pistte ve yüksek nabızda yapılırlar. Öncesinde ve sonrasında çok ağır antremanı yapılmaması tavsiyedir.
             3.Back to back koşusu
Bir sonraki gün yapılacak long run öncesi biraz vücudu yormak için yapılan kücük kosular. Çok yormaz keyiflidir.
             4. Long run
easy tempoda endurance’ı arttırmak için yapılan haftanın uzun koşuları. Aynı zamanda damarlrın capillarity’sini arttırarak verimli oksijen yakımını arttırdığından VO2maks. da etkisi var. En fazla zaman haarcadıgın, interval ile birlikte en kaliteli antreman.
Bu aşamada senin mevcut tempona göre, bu yukarıdaki antreman tiplerine belirli hız aralıkları ve süreler belirlemek gerekir. Bir de tabii ki buna göre haftalık toplam hacim-mesafeler ortaya çıkacak.
Mevcut kondisyonunu öğrenmek için en iyi 3K-5K-10K sürelerinden birini ya da 1 cooper test dediğimiz 12dk’da katettiğin mesafeni ögrenmen gerek.
Beraber bu yazdıklarına gore bir iskelet program cıkarılabilir.
Asıl program senin hissiyatına gore modifiye edilebilen, canlı programlar. Belki de biraz bundan dolayı bu işi cok iyi bilen insanların bile onları sürekli takip eden antrenorleri var. Antremanların gidişatına, hissiyatına  göre de programları modifiye edebelirsin.
Esasinda her antrenmanin farkli bir amaci var. Daha dogrusu oyle olmali. Evden cikarken nereye gidecegimizi planliyorsak, antrenmana cikarken da o antrenmanin hangi amaca yonelik oldugunu kendimize sormamiz gerekir. Kardiyovaskuler kapasite icin yapilan fartlek, tempo, intervaller mi, yoksa kas ve iskelet dayanimini arttiran steady ya long run kosulari gibi seyler mi o gunku idmanimiz? Dolayisiyla her hedefin disiplinli bir pratigi oldugu gibi, her disiplinli pratiginde kendi icinde bizi hedefe goturecek bir hedefi olmali. Yin-yan bir nevi…
Ne kadar boyle desem de, bana gore bazen sadece hic bir seye bakmadan, hesap kitap tutmadan, o kapidan cikip kosmali…
Interval ve Tempo`lar biraz konforunu kaçırması gereken, tadı biraz acı antrenmanlar:) Ondan dolayı haftada ilk aşamada sadece bir kere yapmak mantikli. Eğer kendini iyi hissedersen maksimum 2 tane yapılabilir. Bu vucudun o zamanki fitness seviyesine bagli. Bu antrenmanların ayrıntılarını-tekniğine girmiyorum. Belki baska zaman paylasirim. Biraz efor gerektiren antremanlar oldugundan tempo antremanlarının oncesine ya da sonrasına (gün olarak) mümkünse koşu konmaması tavsiye edilir. Zaten kardiyo antremanları oldugundan yorgun kaslarla cıkmak ve sonrasında iyi dinlenmeden tekrar koşmak hastalığa, sürantrenman denilen “overtraining”e neden olacaktır. Sonra bana içten ve dıştan hatta antrenman sonrasi girdiğin duştan sürekli sayar-söversin de duymam. Çünkü boğazın şiş ve burnun dolu olur. Sürantrenman genelde hastalığa davettir.
Özellikle tempo antrenmanı öncesi iyi ısınma ve iyi soğuma idmanın güzel geçmesinde rol oynayacaktır.
Ben ısınmaya karsıyım:) basketbol oynarken ısınma diye kosuyorduk, şimdi kosuda ısınmak için başka hareketler yapar olduk. Çok saçma. Hafif tempo başla, al sana ısınma. İnsan bile insana hemen ısınıyor. Senin vucudun mu her gün yaptıgın spora ısınmayacak. Laf işte. Ama sogumaya katılıyorum. Genel kanının aksine soğumanın illaki spordan hemen sonra yapılması diye bir şey olmadığıni biliyoruz. Tabii ki işkembeden böyle düşünmüyorum. Bi yerlerde okumuşumdur kesin. Bazen çok gereksiz şeyleri okuduğum da dogrudur. Dolayisiyla spordan hemen sonra yaamiyorsaniz gidin evde yapin, dus alirken yapin (bu soguk kis gunlerinde mantikli), yatarken yatakta bir iki esneme yapin. Mekan-zaman isteyince bulunuyor, yapin yani…
106
Antrenman ile vucuda yukledigimiz stres aslinda bir su bardagini elimizde tutmak gibi birseydir. Antrenmanin yogunlugu (intensity) su bardaginin agirligi ile iliskilendirilebilir ve antrenmanin suresi, bizim bardagi tutma suremizle. Dolayisiyla, su bardagini hemen yere biraksak kolumuzda bir degisiklik, bir gelisme olmayacak buyuk ihtimalle, daha da guclenmeyecegiz. Ancak cok tutarsak da kolumuza zarar verecek kadar zorlamis olacagiz. Iste antrenmanin kisiyi gelistirdigi bu apex, aslinda bu aradaki zorlandigin ama yorulmayi da (fatique) belli bir derece ile sinirlandirabildigin  `comfortably hard` noktasi.
110
Genellikle cogu kosucuya da en cok faydalı gelen tempo antrenmanı “comfortably hard” diye isimlendirdiğimiz bir tempoda yapılan koşu. Bu tempoyu kosarken zamanla kendin bulacaksın. Bu oyle bir hız ki aslında laktat treshold’unun altındasın, çok tatsız hissetmiyorsun ama bıraksalar kesin daha yavaslarsın. Bu tempoyu bir sekilde koşa koşa bulacağıni dusunuyorum. Teknik bulma yontemleri var ama detaya girmeyecegim. Bulursak, runnig economyye ve VO2maks cok katkısı olacaktır.
En guzel antreman cesitlerinden birisi de progressive running. Yani yavas baslayıp sonlara dogru yavas yavas hızı arttırmak. Yine kademeli, yine sevdiğimiz sekilde.  Hatta en sonda hedefledigin yarıs temposuna kadar cıkmak. Latince `Festina lente`. Yani yavas yavas acele et.  Genelde tempo antremanlarında ve long runlarda uygulanabilir . Bunun hem fiziksel hem zihinsel faydaları var benim gözümde.
Progresssive running ile Güçlü bitirişler seni her zaman bizi daha tatmin olmuş kılacaktır. Bu oyunda da, öylesine geçen bir günde de, sohbette de, sporda da böyle. O yüzden long run’ı bile hafifce hızlanarak bitirsek, steadylerin son kilometresi mümkünse biraz hızlansak, tempo antrenmanlarında da hiç bir düşüş yaşamayacağın tempoyu bulabilsek bize iyi gelecektir. Kime göre? neye göre? sana  göre bana göre. Bizim mükemmelimiz göz hizası….

DCIM101GOPRO

 Muzigim bitti suradan bir tane daha aliyim:

4. Dinlenmeler (Recovery & Tapering)
Yukarıda da biraz söylediğim gibi, antrenman sırasında vücudumuzu belli bir strese maruz bırakıyoruz. Bu stresle kaslar deforme oluyor ve sonrasında beslenme ve antrenman çeşidine göre tekrar form alıyor. Hormonlar (fight or flight hormones) da mutlulugumuz da (running high) sırf bu stresle başa çıkma yüzünden zaten. Ne garip di mi? Stressiz bir hayat, bir eğreltiotunun hayatı mesela, ondan çok mutlu olmasa gerek!?! Stressiz. Ama koala konusunda aynısını düşünmüyorum. Çok özeniyorum bazen. Sarıl kal böyle bütün gün. Okaliptus ye ye kafa da guzel…Neyse konumuza geçiyorum: Bundan dolayı dinlenme, recovery aslında antrenmanın bir parçası. Yani antrenmanı yaptım bitti diye düşünme. Asıl gelişim koşu bittikten sonra dinlenme döneminde özellikle biz uyurken, melotonin salgılanırken, o güzel rüyalarımızı görürken başlıyor. Bundan dolayı dinlenme günlerinde kendini iyi hissediyorsan bile kendini çok yormaman fitlik seviyen için daha iyi. Burada triatletlerin genel bir kuralı var ve bence herşeyi çok güzel özetliyor:
 
“If you want to add more training, get tough day tougher; long run, longer, hardworkout, harder, but rest day, rester….“
Tam dinlenmeden çok ağır antreman yapmanın uzun vadede kaslara çok yıpratıcı ve geri dönülmez hasarlar verdiği durumlarla da karşılaştım. Zamanında yaptıkları overtrainninglerden, sürantremanlardan, bilinçsizlikten dolayı vücudu artık hiç bir kas kütlesi tutmayan, hiç mi hiç düzgün görünmeyen insanlar tanıdım (This is not the case in our case.)
5. Beslenme
Bence bu konuda ben herkesten daha az sey biliyorum ama bir iki ufak tuyo vermekte fayda vart…
Beslenme ve ekzersizin vucut sekline olan etkisi ile ilgili yapilan arastirmalar var. Eskiden beslenme ve egzersiz bizim fitness seviyemizi fifty fifty yani yari yariya etkiliyorlar diye bir gorus vardi. Son zamanlarda yapilan arastirmalar ise aslinda yedigimiz seylerin, vucudumuzun sekillenmesinde ekzersiz ile beraber daha oneminin oldugunu ve bu oranin %70 beslenme-%30 ekzersiz seklinde oldugunu gosteriyor. Burada cinlik yapip ben beslenmeme dikkat ediyim, %70 cepte demeyin sakin. Bunlar hukukta cok soylenen sekliyle `muteselsil sorumlular`. Yani ikisi kolkola gidiyorlar. birbirinden ayirip faydalarini gormek fazla iyimserlik olur.
21
Pratik olarak, antrenmandan hemen sonra ilk 45 dakikada (ki bu fırsat penceresi-opportunity window- diye tanımlanıyor) muz süt, çikolatalı süt, her türlü 50%-%50 karb-protein karışımı depolarını yenilersen daha sonra hem fazla acıkmaz de güne daha kaliteli şekilde devam edebilirsin. Aynı zamanda şanslıyız ki çok sevdiğimiz ve şükürler olsun ki tadına varabildiğimiz yiyecekler muz, cig badem, çiğ kaju ve avokado yağı işe vücudun tekrar yapılanmasında ve yaraların sarılmasında bayağı işe yarıyor.
1 saate kadar olan antrenmanlarda insanlar genellikle bir sey yemeye ihtiyac duyulmuyor. Ancak, 1 saati gecen antrenmanlarda, duzgun toparlanma (recovery) ve cardiac drift dedigimiz artik yorgunluktan kaynaklanan dususu engellemek icin cebe bir seyler atmakta fayda var. Profesyonellere bktigimizda beslenme olayi inanilmaz degisik. Normalde bahsedilen carb loading felan her ne kadar populer gorus olsa da, kahvaltida yumurtalari gomerek ultra-maraton`a cikan bir suru profesyonel var. Dolayisiyla, ben tek bir dogrudan yana degilim bu konuda. Vucudun ve sindirim sistemin neye gore sekillenmisse rutini bozmamakta, farkli seylere cok kaymamakta fayda var. Ama eger beslenmeden sikayetci isen, degiskenleri tek tutarak, sanaa daha iyi gelecek beslenme cesitlerini uygulayabilirsin. Herkes icin dogru olan bir sey var ki yeterli ve dengeli…Biz genellikle yeterli kismini beceriyoruz hatta abartiyoruz ancak protein, karb, yag, mineral, sivi dengesini tutturmak konusunda o kadar basarili degiliz. Dolayisiyla spor yapip da sagliksiz gorunen vucut genellikle dengesiz beslenmenin bir urunu. Beslenme antrenmanlarimiz gibi irade ile kazanilacak bir alisanlik olunca zaten ne zaman raya oturdugunu ne zaman raydan ciktigini hissediyorsun.
Bu arada, ben de doğaldan yana, sakatlansam da hiç ilaç vitamin kullanmayan biriyim ama çok yorgun hissettiğin günlerde bir aspirin dolaşım sistemini hafif hızlandırıp tamiratın hızlanmasında yardımcı olabilir. çocuk aspirini bulursak hem de tadı da güzel, ohhh….Aklında bulunsun sadece.
Yaralara pişiklere sudokrem. Eğer çok yorgun, ağrılı bir yerin varsa Arnica montana. Beslenme dedim kremlerden bahsediyorum. Neyse o da deri yoluyla beslenme sayılır…
 
6. Cross Training (CT)
Long run gününden bir gun once basit, senin kendi istedigin temponda rahat bir kosu ya da fitness, long run icin iyi bir hazırlık olur. Bacakların long run’a çok degil hafif yorgun cıkması biraz istenilen bir durum.
Ozellikle Long Run gunu ve Tempo gunu cok agır Cross training yapmanı tavsiye etmiyoruz. Ya da yapmamanı tavsiye ediyoruz. CT’leri ve yogalari yukarıdaki gibi bos gunlere dagıtacak sekilde kaydırabilirsiniz ya da koşuların ona göre kaydırabilirsiniz. Genel mantığı anladıniz:)
Sonuçta genel olarak haftaya baktığında bu hafta ben programımı %95 yaptım demen önemli.
15873044_1839340452974735_58777617794126145_n
7. Specifity
Running specifity diye bir sey var. Ben de bir yarışa hazırlanırken tanıştım kendisiyle. Yani hazırlanacagın yarıs ne ise ona gore hazırlanıyorsun. Yokuşlu ise yokuş antremanlarını ekliyorsun, deniz seviyesinde ise deniz seviyesine iniyorsun, sıcaksa sıcak saatlerde koşuya çıkıyosun. Böylece her antreman bir prova oluyor ister istemez. Vücudunun maruz kalacağı değişken ve sürpriz sayısını düşürebileceğimiz kadar düşürüyoruz böylece. Bakımdan hedef yarisi düşünerek haftanın bir gününe tempo ya da steady yerine yokus koyabilirsin mesela arasıra. Bu zihinsel olarak da seni hazırlayacaktır.
8. Koşu Formu
 
Kadans, pronasyon, stride, ground contact time, ayakkabı çeşidi vs… Her ne kadar bu konuda herkes bir şeyler söylese de ben burada tek bir doğrunun, basış şeklinin ve tek bir sihirli sayının olduğuna inanmıyorum. Çünkü herkesin vücudu esnekliği, kas ve iskelet sistemi farklı. Bunun örneklerini sergileyen ve hiç koşucu gibi koşmayıp çok güzel dereceler elde eden, sakatlanmadan yaşayan bir sürü insan var zaten. Bu bakımdan bilim bazen sınıfta kalıyor.
Ancak doğru koşu formu diye bir şey var. Vücudunu dik tuttuğun, omuzların geride, göğsün vücudunun ilerisinde ve her adımının hafif dizden kırık şekilde yere bastıgın, göğe dogru uzadıgın koşu şekli bayagı güzel görünen ve koşan adama bakınca aktığını gittiğini hissettiren koşu formu bu. Bu minimum enerji sarfiyatı sağlarken aynı zamanda sakatlık riskini de engelliyor. Form birden mükemmel olacak diye bir şey yok. Vücudun alışkanlıklarını değiştirmek çok zor. Ama en azından ayağını göğsünün tam altında hafif kırık ve daha sık basarak over stride’ı engellersen daha rahat edeceğini göreceksin. Bu dolaylı olarak kadansını da 170’in üzerine çekecektir. Bunu da birden değil, yavas yavas düzeltmek mantıklı. Birden 180’e cıkarmaya calısmayalım yani kadansı eger dusukse. Sen formuna ve adımlarına dikkat et yeter. Vucudun ambale olur yoksa..Ambale ne garip kelime. İlk duydugumda abandone olmuştum. Sonra abandone’yi de ilk kez olduğumu farkedip ambale’ye abandoneyi sordum. Fransızca’dan geçme hikayeler…
9. Sızı, Ağrı, Acı 
Ne kadar istemesek de, biz farkında olmasak da hayatın ve sporun bir kısmında sızı, ağı, acı var. Bunlar birbirinden farklı şeyler ama. Hangisinde yola devam edebileceğini, hangisinde mola verip hangisinde duman gerektiğini sana ben dahil senden başka kimse söyleyemez. Hafif sızılarda aynı antreman tempoma devam ederim ben genelde. Hafif sızı biraz gelişimin göstergesidir çünkü, Ağrı var ise, bir aspirin ile antreman sonrası dinlenmeme ve o bölgeye R.I.C.E. (Rest, Ice; Compression, Elevation)  uygulamaya dikkat ederek iyi olur gibi olurum sanki. Sonra da internete, bilenlere danışıp fizyolojik olarak neler olduğunu anlamaya ve ne yapmama gerektiği öğrenmeye çalışırım. Beraber çalışırız, beraber öğreniriz. Bildiklerimizi paylasmak, bilmediklerimiz sormak, ogrenmek; bu da yolun bir parçası.  Eğer acı var ise hemen o noktada ne yapıyorsam bırakır eve dönerim. Sığınağa döner, agrimla,acimla hoşbeş olurum. Profesyonel destek almayi ve ne sekilde almam gerektigini dusunurum. Sığınakta kimlerin olduğunu biliyosun. Yanında hep olacak olanlar. Bu kötü gibi görünse de mükemmel bir öğrenim süreci olduğunu her zaman kendime hatırlatırım. Normalde saat calisirken kimse icindeki dislilerin nasil calistigina bakmaz. Ama vucudunu, kaslarini, tendonlarini, psikolojinin sinirlarini ancak boyle olumsuz gorunen olaylarda anlayabilirsin. Demek ki fiziksel olarak durmam, zihinsel olarak daha çok büyümem gereken döneme girdiğimi düşünürüm. Ruhumuzu büyütür, çoğaltır, parlatırız…
Bir de ayağındaki gibi yaralanmalar, su toplamaları durumunda onlara bakım yaparken dikkat etmen gereken bir şey o yaraların, koşu formunu, ayağının dogal basışini değiştirip, değiştirmediği.
Eğer değiştirmiyorsa, devam edebilirsin. Eğer değiştiriyorsa, biraz dinlenmen iyi olacaktır.
10. Priority
Last but not the least.
Yoğun bir hayatımız var. Böylesine yoğun bir hayatımız varsa koşmak için en uygun zaman, koşmayı ve programını hiç ertelemediğin her zaman değil mi? Onun için programı mota-mot değil esnek tuttum farkındaysan ama başarı dogru programı hastalık derecesinde iyi uyguluyorum dediğin noktada ve disiplinde gelecektir. Benim de ironman’den öğrendiğim bir alışkanlıktır ki genelde antrenmanların en güzel zamanı işinin, eşinin, arkadaşının, randevunun, görüşmenin, seni bulamadığı bir zamandır. Bu ne zaman?
Bu zaman , o işler daha başlamadan, o insanların ve evrenin senin bşına iş açmak için daha yola çıkmadan uyudukları zaman. Ondan dolayı yaptığı işi ciddiye alan kişiler, genelde herkes uyurken, o işi yapmaya başlamış olurlar. Jordanın gece antrenmanlarını düşün. Bu bence sporda değil, diğer bir çok şey de böyle. .Çok dindar insanların gece ibadetleri vardır mesela. 6. vakit namaz kılarlar. Bir insan olağan dışı saatlerde bir  şeyle ya da bir kişiyle ilgiliyse, uykusuna rağmen gecenin bir yarısında o işle ilgileniyor, o meyili en mükemmel hale getirmeye çalışıp, aklındakileri bütün yorgunluğuna rağmen gönderebiliyor,o mesajına bakabiliyorsa, o şey ve o kişi onun için değerlidir işte… Ertelemez.
Koşuda da böyle. İnsan da böyle işte….
O yüzden
Bir seçim şansın olduğunda,
Aklına bir soru işareti düştüğünde,
Ne hale gelmek ve neyin bir parçası olmak istiyorsan,
Ona atacağın adımı
Sakın ama sakın erteleme.
Biz,
Kozmosun zerreleriyiz ya,
Kaos zaten hep içimizde…
Bizleşik…
Esenlikle
uee


Genler, kokler ve kulturler

Uzun zamandir genlerle ilgili calismalari takip ediyorum.

 Bunlardan bazilari Human Genome, Gilgamis, Epigenetik ve Genografik projeleri…
Bir taraftan da hem ulkedeki gelismeleri takip ediyor, hem de Ibni Haldun`un Mukaddimesini okuyorum.
Burada not almak istedigim bazi ilginc bazi bulgularim oldu. Ama once guzel bir muzik girelim:
Mesela Genetik konusunu ilk inceleyen Aristo. Insanda bir bilginin sakli oldugunu ve bunun sonraki nesillere aktarildigini ilk o soyluyor. Ve bazi bilgilerin gorunmedigini, bazi bilgilerin ise sonraki nesiller boyunca aktarildigini belirtiyor. Sonra Mendel, hepimizin bildigi bezelye deneylerini yapiyor. Benim hosuma giden kisim, mendel gibi butun sinavlardan kalan, gercekten cok vasat, tamamen tanriya inanan,  manastirda yasayan bir kesisin, boyle seyleri dusunmesi ve bu konuda bu kadar sorgulayici olmasi.
Ilginctir Ibni Haldun, Mukaddimesinde, daha baslamadan toplumsal olaylarin sadece, tarihsel olaylarla aciklanamayacagini, bunun yetersiz oldugunu dusunerek `umran` bilimini ortaya atiyor. Olaylari daha derinlemesine, ve birbirleriyle iliski kurarak ele almanin gerekliligine inaniyor. Bu bilim bir kac yuzyil sonra sosyolojinin temelini olusturuyor.
image
Su anda bir insanin tam metin, kuse kagida, kapakli, ciltli gen haritasini cikarabiliyoruz. Tam 262 000 sayfa. Yani neredeyse 66 ciltlik bir meydan Larousse serisi. Ilkinin yapilmasi tam 3 milyar dolara mal olmus. Simdi ise bir kac bin dolara en azindan aktif genlerinizin haritasina sahip olabiliyorsunuz. Bir kac yuz dolar daha verirseniz, alt setler de sizin olabilir. Bu teknoloji su anda ticari olarak mevcut ise de kullanilabilirligi kisitli. Neden? Cunku okumasini daha tam bilmiyoruz. Şu anda en yaygın kullanımı atalarımızın hangi coğrafyaya ait olduğunu anlamaktan ibaret. Soy ağacında genetik olarak hangi insanlarla ilişkili olduğumuzu kolaylıkla bu yolla öğrenebiliyoruz. Bu kulağa hoş gelse de bilimsel açıdan genlerle öğrenelebilecekler arasında en sığ ve en basit çıkarım. Ancak yolun daha çok başındayız.
Bu kitap tamami ile 4 harften olusuyor. 4 Temel Baz. A-C-T-G…Bu dort harfin farkli sekilde dizilmesi bizim biyolojik olarak kalitsal mirasimizi, hastaliklarimizi, yeteneklerimizi, gozumuzun renginden, boyumuza ne civarda olacagina kadar; hatta cogu aliskanligimiza kadar hayattaki ihtimallerimizi belirliyor. Ve 50 senedir uzerinde calisilan bu kitabi dah yeni elimize gecti. Yani %80 oraninda sari sacli olacagimizdan tutun, %20 oraninda 30 yaslarda kalitsal bir hastalikla karsilasma ihtimalimiz bu kitapta yaziyor. En azindan biz yazdigini umuyoruz.
Neden umuyoruz diyorum cunku bu kitabi okumayi daha yeni ogreniyoruz. Simdiye kadar bildigimiz su: Bu baz ciftleri bir araya gelip anlamli kelimeleri yani genleri olusturuyor. Ve genlerde belli biyolojik ve fizyolojik fonksiyonlari yerine getiriyor. Temsil de ediyor. Genel kural olarak, bir gen grubunun birden fazla islevi olabilir, ya da bir islev birden fazla gen grubuna da dahil olabilir. Mesela boyumuzla ilgili 7-8 tane gen tesbit edilmis. Burnumuzun seklini 4 adet gen belirliyor.
Dedigim gibi su anda okumasini yeni yeni ogrenmeye basladigimiz bu kitabi, bir taraftan da degistirme calismalari var. Peki bu mumkun mu? Mumkun ise hangi yollarla bunu yapabiliriz bunun calismalarini yapiyoruz. CRISPR bunlardan bir tanesi. Bir cift makas gibi geni sarmalindan koparip, basitce yerine istedigimiz bir gen zinciri koymaya yariyor. Genler gecirdikleri mutasyonlarla surekli birbirini degistiren seyler. Bir taraftan ne olduklarini ogrenmeye, bir taraftan onlari degistirmeye calisirken; diger taraftan da bunu nasil yaptiklarini anlamaya calisiyoruz. Bu etik olarak cok tartisilan bir konu. Bunu yaparken hem ne yapmamiz gerektigine dair yeni kurallar koyan (prescriptive), hem de ne olabilecegine dair tahmin eden (predictive) taraf olarak pek emin adimlarla olmasa da ilerliyoruz.
image
Bir taraftan nasil yaratildigimizi anlamaya calisip, yazilmis kitabi, anladigimiz bir dilde okumaya calisirken, bir taraftan da onu degistirip resmen Tanri rolune soyunuyoruz. Ozellikle gogus kanseri gibi, hungtington gibi, sistik fibriosis gibi kalitimsal hastaliklarin olma ihtimalini bu mudahelerle dusurecegimizden emin gibiyiz.
Ben hep kendime su soruyu sorarim eskiden beri; Genlerimiz, DNA`mizda yazanlar, kalitimsal mirasimiz hayatimizda bizi ne kadar etkiliyor? Bu kitap, hayatta cizecegimiz yolu gosteren bir kullanim kilavuzu mu? Yoksa, icinde sadece malzemelerin yer aldigi ama yemegi nasil pisirecegimiz hakkinda bize bir bilgi ya da yaptirimda bulunmayan bir yemek kitabi mi?
Ben her zaman ikinci tarafta oldum. Bu konuda Noah Sapiens kitabinda aslinda kafamdakileri cok guzel ozetlemis:
Genler, aslinda oyun alaninin sanki fiziksel ozelliklerini, boyutunu, sahada kac tane kale oldugunu, yani sinirlarini ciziyor, Biz ise herseyin genlerden geldigini kabul ederek, aslinda maci ve oyunun nasil gittigini degil, surekli stadyumun ozelliklerini bize anlatan ama oyun hakkinda hic bir sey soylemeyen bir spikere donusuyoruz. Dolayisi ile genler, potansiyel sinirlarimizi cizerken, bize oyunu anlatan bir spikere ihtiyacimiz var: Toplumun genleri
Nitekim tarihte boyle yanlislar defalarca yapildi. Nazi Almanyasi, KuKluxKlanlar, Slavirk saflastirma calistirmalari…Birkac geni farkli oldugu icin kendini diger irklardan daha ustun sayan uceniksler, ya da birkac geni farkli oldugu icin toplumdan uzaklastirilan disceniksler tarih sayfalarini yeterince kan kirmizisina boyadilar.
Oysa ki su an elimizdeki veriler, bizim gecmiste konuyu ne kadar yanlis anladigimizi gosteriyor. Gen haritamiza baktigimizda, yukarida bahsettigim 262 000 sayfalik kitabin sadece 500 sayfasi `bana` dair. Diger bir deyisle toplam 3 milyar A-T-C-G dizisinin sadece yaklasik 5 milyonu beni ben, seni sen yapan genlerden olusuyor. Yani basit bir matematik hesabiyla, Afro-amerikanindan, Nazi Almanina, Iskandivanindan Turkune, Hristiyanindan Alevisine, Kurdunden, Japonuna, budistinden, hipsterina aramizdaki fark genetik olarak sadece yuzde 0.16 civarinda. Yani geri kalan yuzde 99,84`umuz ise genetik olarak tamamen ortak ve ayni insana dair.
Peki bu kadar benzer iken, neden bu kadar farkliyiz? Neden bu kadar farkli hissediyoruz? Neden bazilarina digerleri diyoruz? Neden biz kavrami %99,84 benzerligini paylastigimiz butun insanligi kapsamiyor.
Bunu anlamak icin insanin genetik koduna ve evrimine baktigimiz gibi toplumun da genetik koduna ve nasil evrildigine bakmamiz gerektigini dusunuyorum. Ilginc bir sekilde bizim biyoloji ve genetik alaninda dagarcigimiz genisledikce, sanilanin aksine toplumu ve onu etkileyen seyleri sadece bu aletlerle aciklama ihtimalimiz azaliyor. Insanin biyolojik genlerine dogru kesfimiz ve bu asiri ortakliklari gormemiz, farki yaratan oyunun sahada nasil oynandigini anlatmamizi, toplumun genlerine dogru yazdiklarimizi daha da onemli hale getiriyor.
Dahasi genlerimizin cevremize soyleyecekleri kadar, cevremizin de genetik kodumuza ekleyecekleri olabildigini goruyoruz…
Lafi uzatmadan toplumun genleri ile insanin genleri arasindaki ilginc gelen seyleri siralamak istiyorum:
Su anda en basit bilimsel aciklamasi ile gen bizim, bolunemez en basit islevi yerine getiren, anlamli yapitaslarina verdigimiz ad. Toplumda bunun karsiligi degerlerimiz. Bu geleneklerimizi, goreneklerimizi, inanislarimizi, bayramlarimizi, festivallerimizi, vatanimizi, insana bakis acimizi, hayata bakis acimizi, rutinlerimizi, rituellerimizi kapsiyor. Bu genler ,yani degerler, biraraya gelerek toplumun genomunu yani Kulturunu olusturuyorlar.
Kultur, ayni insanin genetik yapisi gibi, bir anda ortaya cikmayan, binlerce yillik degisimin, donusumun bir sonucu olan ve halen modifikasyon ya da mutasyon gecirebilen bir yapi. Dolayisiyla, kultur dedigimiz zaman hem kokleri derinlerde olan hem de cesitli durumlarda ve sekillerde degisebilen bir olgudan soz ediyoruz.
Insan genlerinde su anda disaridan iki sekilde degisiklik yapmak mumkun. Bir tanesi fetus evresinde, birey daha dogmadan yapilan bir degisiklik. Bu diger jenerasyonlara otomatik olarak geciyor. Bir tanesi de birey olarak tek tek, kan hucresini degistirerek yapilabilecek bir degisim. Burada ise yapilan degisiklik kalici olmayip diger jenerasyonlara gecmiyor. Toplumun fetus evresi ise ilk olusma asamasi ve ozellikleri toplumu olusturan bireylerin ilk degerlerinin dogum evresi olan egitim. Dolayisiyla, kahvehane tartismalarininda, meclis konusmalarininda, akademik toplantilarinda her seyin basi egitim diye sonuclanmasi bu yuzden. Egitim de meydana gelen degisikler, degerleri degistirebiliyor. Ve bunlar, ayni biyolojik degisimler gibi kalici hale geliyor. Diger degisimleri, biraz kisinin kendi iradesi ya da cevresel baskiyla farkli bir ortama girmesi olarak yorumluyorum. Bu kiside bir degisiklik meydana getirebilir ama nesilden nesile aktarilmasi cok zor ya da ancak surekli tekrarlanan bir egitim faaliyeti ile olur.
Ilginc bir nokta da, kalitim tabanli hastaliklarin genetik kodlari uzerine: Mesela gogus kanseri riskini arttiran genetik kod, farkli yerlerde iki defa bulunursa o kisinin gogus kanseri olma riski %80 oraninda artiyor. Ancak, bu kod tekrar edilmezse, yani sadece bir defa bulunursa,-ki genelde saglikli insanda boyle- bildigimiz kadariyla boyle bir hastalik riski tasimiyor. Hatta ve hatta, eski ve kalitimsal olan bir hastaligin domine edilmesini sagliyor. Yani hastalik yapan genin belirli bir yerde, belirli bir sayida bulunmasi; baska bir hastaligin tedavisi yapisal bir tedavisi oluyor. Bu mukemmel bir bulus.
Metaforumuza donersek, toplumdaki degerlerin, olmasi gerekenden farkli yerlerde tekrar tekrar ortaya cikmalari, bizde de toplumsal bazi hastaliklara yol aciyor. Aslinda bunlarin hepsi `kendi icinde` onemli degerler. Saygi duyulmasi gereken kavramlar. Turkluk, Muslumanlik, Yahudilik. Ermenilik, Kurtluk,Ateistlik, Alevilik, Sunnilik, Siilik, Milliyetcilik, Liberallik…. Hepsi kendi icinde belli degerleri barindiran, hepimizin bazilarini kabul edip, bazilarini benimsemedigi toplumsal kodlar. Bu kodlarin olmamasi gereken yerlerde tekrar tekrar onumuze sunulmasi asil hastaligimiza neden olan. Bu kodlarin herhangi birinin; insani degerlerde, temel haklarda, egitimde, saglikta, guvenlikte, hizmette one cikmasi ya da arka plana atilmasi ayni gogus kanseri riskini tasiyan gen ciftinin genetik yapimizda tekrar edilmesi gibi, toplumsal hastalik ihtimalimizi arttiriyor. Surekli tekrarlanan, artik duymaktan biktigimiz, Turk, Kurt, Alevi kavgalari, Mezhep catismalari, Milliyetcilik satasmalari bunun bir gostergesi.
Esasinda, toplumsal olarak da insanda oldugu gibi %99.84`umuzun ayni oldugunu dusunmek, aslinda temel ihtiyaclarimizin nasil da ayni oldugunu gormek hic de zor degil. Barinma, guvenlik, yemek, sosyal birliktelik, kendini gerceklestirme… Bunlarin cesitleri farkli olsa da basliklar ayni…Hatta bizim hala burada da topluma dair sikintilarimiz var. Evsizlerimiz, aclarimiz, okula gidemeyenlerimiz var. Bunlar hala sifirlayamadigimiz kalitsal ve toplumsal hastaliklar.
Processed with Snapseed.

Processed with Snapseed.

Biz bunlarla ugrasmak yerine, toplumsal olarak bizi digerlerinden birazcik farkli kilan %0.16`lik degerleri yuceltiyoruz. Bunlari %99,84 luk dilimden daha ustte gorerek, zamanimizi ve tarih sayfalarini birbirimizle catisarak dolduruyoruz. Cunku %99`luk ortak bir insan paydasina bulusamiyoruz. Degerler catistikca gecirdigimiz mutasyonlar, kesin birilerinin ve bazi degerlerin yara almasina neden oluyor.
Genlerin degisimi Darwinian teoriye gore iki sekilde gerceklestiriliyor: Dogal secilim ve Cinsel secilim. Dogal secilim, cevrenin stresine gore organizmanin uyumlu bireylerinin hayatta kalmasini sagliyor. Kulturlerde de, buna paralel sekilde, o toplumun ve cevrenin baskisi icinde, o toplumda yasayabilen, yasamasi tesvik edilen degerler ve bireyler hayatta kaliyor. O deger ya da o birey; o kulture uyum sagliyorsa entegrasyonda problem cikmiyor.
Bunun en bariz ornegi; su anda butun Dunyanin uzerinde genel olarak anlastigi tek kultur olan kapitalizm.. Kapitalizme aykiri, onun matematigine aykiri olusumlar varliklarini yavas yavas yitirirken, ona uyum saglayan degerler, bu kulturun icinde yasamaya devam ediyor. Kapitalizme alternatif olarak cikmaya calisan bazi olusumlarda, sistemin icine alinarak, ayni sistemin icinde bir disliyi temsil etmesi saglaniyor. (Non-profit organizations, charities etc.) Bilim-teknoloji ve ozgurlukler ile kapitalizm altin cagini yasiyor. Cunku insanlik olarak hepimizin inandigi ortak bir tanri, ortak bir peygamber, ortak bir ideoloji olmasa da, hepimizin ortak olarak inandigi belki de tek arac var: Para.
Cinsel secilim ise, bir turun varligini devam ettirebilmesi icin, esini bastan cikararak uremesine bagli bir kavram. Hayatta kalmaya bagli degil. Dolayisiyla, kendi degerlerimizi, diger insanlara empoze etme calismasi, muslumanlarin irsad ve teblig adi altinda, hristiyanlarin misyoner faliyetler adi altinda yaptiklari,  aslinda ureyerek varligini devam ettirme cabasindan baska bir sey degil. Cinsel secilim anlatilirken genelde tavus kusu ornegi verilir. Tavus kusu, esi tarafindan secilmek ugruna kendi gosterisine agirlik veren, hayvanlar aleminde de cok fiyakali bir tur. Ancak tavus kusu, bu cekiciligi saglamak icin, ucmak gibi bazi fonksyonlarindan vazgeciyor. Yani degerler de genislemek istiyor, yayilmak istiyor, genler gibi kendini kopyalamak istiyor. Bunun icin bazilari kendi fonksiyonlarini yitirecek sekilde bir degisime bile giriyorlar. Farkli olarak bunu yaparken bizim gibi sadece sevismiyorlar, savasiyorlar da…Bazen de diger degerlere tecavuz ediyorlar.

Darwine gore eger herhangi hayvanın dişi ve erkeği ortak genel alışkanlıklara sahipse yani ancak yapı, renk veya desenleri açısından farklılıklar gösteriyorsa, bu tip farklılıklara genel anlamda cinsel seçilim neden olmuş olur. Bu kavram bence dinleri, dinlerin icerisinde de mezheplerin ortaya cikisini cok guzel acikliyor.

Cevresel stres, Darwine gore bir turun adaptasyonunu sekillendirerek, onda buyuk ve kalitimsal degisiklere yol acabilir. Bizim de toplumumuzun icinde bulundugu calkantili durum, komsularimizin kendine yetemeyen hengameli durumu, yasanilan darbeler, girisimler, gecirdigimiz savaslar, genlerimizi ve degerlerimizi geri donulmez sekilde degistiriyor. Bu su anda bizim en cok maruz kaldigimiz tehlike. Toplum olarak genlerimiz degisiyor. Ve ayni gen degisimi gibi, bundan yeni hastaliklar, yeni mutasyonlar, beklenmedik yeni calkantilar ortaya cikiyor. Oyle ki birisine senin degerlerin nedir diye sorsak, bunun cevabini veremeyecek bir calkantinin icindeyiz.

image

Tam da burada Darwin`den bahsetmisken Lamarck`tan bahsetmemek olmaz. Lamarck’a gore, cevresel sartlar, bireylere bir takim ozellikler kazandirirken, bunlar turun diger bireylerine de aktarilabilir. Bunun icin o ozelliklerin, tekrar tekrar kullanilir olmasi ya da bireyde sok etkisi yaratacak kadar buyuk bir degisiklik olmasi gerekir. Bu her ne kadar biyolojide simdiye kadar fazla kabul edilmese de, son zamanlarda yapilan epigenetik arastirmalarin bir kismi ve noroplastisite calismalaeri bunun bir derece dogru oldugunu gosteriyor. Dolayisiyla, surekli yaptigimiz davranislarimiz genlerimize, surekli pratik yapip tekrarlardigimiz degerlerimiz kulturumuze isliyor. Ayni sekilde pratikerini yapmagimiz davranislar, rutinler, ritueller de giderek kayboluyor(Use it or lose it).  Belki bu yuzden bayramlarimizi var, bunun icin hepimiz 10 kasim da saat 9u 5 gece saygi durusuna geciyoruz. Lamarck bizim insan olarak bu kadar hizli evrilmemizi, bu davranislari birbirimizden ogrenerek, imite ederek, kopyalarak ogrenmemize bagliyor. Ve eger kopyalamasaydik. Darwinian yontemlerle bu kadar hizli degisim geciremezdik diye ekliyor. Dolayisiyla, kulturlerde de, tesvik edilen degerler, cevresel sartlara uyumlu olan kavramlar, bireylerin birbirlerini de kopya etmesi ile yayilip. gelecege aktariliyor. Kapitalist sisteme uyum saglayan liberal ve ozgurlukcu anlayis, anglo-sakson ve yahudi calisma prensipleri ya da soguk ulkelerdeki iklim kosulllarina uyum saglamak icin gelistirdikleri kollektif bilincin gunumuz ekonomik sisteminde cok basarili olup, diger toplumlar tarafindan bu degerlerin kopya edilmesi buna ornek olarak gosterilebilir (Fake it till you make it).
image
Biraz bahsettim. Ben toplum olarak, bizim su anki problemlerimizi temelde bu deger cakismalarina bagliyorum. Buyutuldugumuz, yetistirildigimiz degerlerle, su an toplumda tesvik edilen, el ustunde tutulan, yonetilmek istenen degerler birbirlerinden hem farkli, hem de bazilari birbirleri ile cakisiyor. Biz Ataturk ile buyuduk. Bize gore bu toplumun en sabit degerlerinden birisi, Cumhuriyet ve onun kurdugu ilkelerdi. Sonra birileri geldi, bir seyler oldu, bu degeri hem okullarda, hem de normal yasanti da yerinden oynatmaya calistilar. Bayramlari iptal ettiler, isimleri agzina almadilar, yaptiklarini kotulediler. Toplum olarak en ustte koydugumuz degerlerden birini rafindan indirmeye calistilar. Biz sari zeybek izleyerek buyuduk. Sari Zeybek belgeselini yapan adami vatan haini ilan ettiler. Isin dogrusunu ya da yanlisini polemige girerek tartismaya acmiyorum. Genlerimiz ve degerlerimiz degisti, bu kulturumuzde hastalik ihtimalini arttirdi.
Sonra buyurken yanimda, apartmanda Alevi, Kurt, Yahudi bir suru arkadasim vardi. Yillarca beraber oynadim. Hala en yakin arkadaslarim. Ben onlarin evine gittigimde evdeki bir kac tablodan ya da esyadan onlarin Alevi, Kurt, Yahudi olduklarini farketmistim. Bizim icin bunun hayatimiz boyunca bir farki hic olmadi. Ancak biz simdi olmamasi gereken yerlerde bu degerleri o kadar cok tekrarladik ki, sanki sunnilik, alevilik, ya da herhangi bir dine inanmak; bizim asil ve daha ust raflarda yer alan insan olma, beraber yasama, kollektif bilinc degerlerinin onune gecti. Genlerimiz yin
e yer degistirdi. Toplumun hastalik ihtimali artti.
Sonra kucukken bize cok calis basarili olursun dediler. Kucuklukten beri iyi calistim. Hep iyi yerlerde okudum. Cok calisirsam karsiligini alacagima inandim. Sistemin bunu tesvik etmesi gerekiyordu, cunku beni bu sekilde yetistirmisti. Fenliseleri, universiteler, en iyi okullar, birincilikler…Sonra calismaya baslayinca cevremde gecerli akcenin o kadar da calismak olmadigin gordum. Aslinda calismadan cok, ne kadar genis bir cevrenin oldugunun, dogru adamlari tanimanin. lobilicilik yaparak istedikleri yerlere ulasmanin gecerli akce oldugunu gorunce degerler bir daha cakisti. Artik, calisarak alin teri ile ailesinin gecindiren bir kisinin karsi komsusu, calismadan siyasi olarak birilerini tanidigi icin bir yerlere getirilen ve bir suru paralar kazanan insanlar oldu. Sonra onlar komsu bile olmadilar zaten.
Babadan zenginligi olanlar, bizim binbir mesakkatle yillarca planladigimiz seyleri, aninda gozumuzun onunde yapar oldular. Sevdigimiz esyalari, sevdigimiz maceralari hatta sevdigimiz kisileri bile bizden aldilar. Biz de ise calismak guzeldi. Bir isin varsa iyiydi. Iyi bir isin varsa cok iyiydi. Ben bunlari dusundukce degerlerim ayni genlerim gibi degisti: Bok iyiydi…
Sonra biz asker millettik. Hepimiz askere giderdik. Bu, toplumun cocuklari olarak gururlandigimiz bir seydi. Ne olursa olsun, asker var sonucta, bir sey olmaz derdik. Once generaller hapisanelere alindi, sonra onlari hapiseneye atanlar hapise atildi, sonra askerin bir kismi, kendi ulkesinde insanlara ates acti. Hakli ya da haksiz, dayak yiyen, oldurulen, askerleri gorduk. Degerler yine cevresel sartlarla mutasyona ugradi.
Ben hicbir zaman kendimi Ortadogu`lu gibi hissetmedim. Cunku Ortadogu`daki gibi yetistirilmedim. Batili tarzda egitim veren okullara gidip, bilim-fen ogrendik. Yasama sekli itibariyle de sekuler yasamimizin Avrupa`daki arkadaslardan bir fark yoktu. Farklar cok mimariydi. Bizim camilerimiz ve ezanimiz, onlarin canlari ve kiliseleri gibi. Ama ayni sofrada, ayni muhabbeti yapiyorduk. Muslumandik ama bunun okullarda propagandasini hic yapmadik. Biz mezun olduk, fen liseleri bile imam hatip oldu. Inanislar, ve mezhepler egitim seviyesinin onune gecmeye basladi. Celiskiler yasadik.
Kulturun genoma benzeyen bir ozelligi de ayni 262000 sayfadaki yazilar gibi, degerlerde de hic bos sayfanin olmamasi. Toplumun da bos sayfasi yok. Toplum degisen degerlerinin yerine hastalikli da olsa, celisik de olsa, tekrar da olsa, ise yaramaz da olsa hemen baska degerler koyuyor.
Ustune ustluk Ayni Lamarckian evrimi gibi toplumun evrimi de nereye bakarsa, nereye dogru yonelirse o sekilde gerceklesiyor. Dolayisiyla, kultur olarak kendimizi nereye cevirirsek, kiminle yemege gider, hangi ulkeyle alisveris yapmaya karar verirsek, biz birbirimizden etkileniyoruz. Tam aksi tarafa dogru yon degisince de catisma yaziyoruz.
O yuzden bilim insanin yuceltilmedigi yerde islam alimi; calismanin ve liyakatin tesvik edilmedigi yerde nepotizm; Turkiye degerinin ust siralarda olmadigi yerlerde mezhepcilik, Turkluk, Ermenilik, Kurtluk; Askerin ve Ataturkun eski degerini gormedigi yerde neo-osmanlicik turemeye basliyor.
Bunlarin cogu da ayni genlere disardan mudahele etmek gibi tehlikeli, toplumun yapisini bozacak seyler. Nasil genlerle oynayarak daha iyi bir insan turu ortaya cikarmak su an icin cok mumkun degilse de, toplumun genleri ile bu sekilde yapay yollardan oynayarak daha iyi bir ulke olacagimizi zannetmiyorum.
image
Lakin sunu da belirtmek gerek, eger biz, sadece bu degerlerde buyutulmeyip, sonrasinda boylesine buyuk bir degisim yasamasaydik bundan hic sikayetci olmayabilirdik.Bize demokrasinin, liberalizmin ve Cumhuriyetin iyi seyler oldugu, mevcut sistemlerin arasinda en iyisi oldugu ogretildi. Nedenleri aciklandi. Onun icin teokratik bir yonetime karsi ciktik. Saltanati o kadar sevmedik. Iste ayni degerlerle buyumemis, ve simdiki deger sisteminin icinden yetismis bireyler buna bu yuzden cok kolay adapte oluyorlar. Biat edebiliyorlar. . Ve hayatlari da bir o kadar huzurlu. Hem de insanlarin oluyor olmasina ragmen. Biz ise biat kulturunden gelmedik. Kendi sevdiklerimizi bile argumanlarindan dolayi elestiren sistemin urunuyduk. Bu celiski, toplumun hastalik ihtimalini giderek arttirdi.
Eskiden bir sehit haberi oldugunda, en azindan insanlar ortak tepki gosterirdiler. Simdi sehit tepkisi bile kutuplasmis durumda. Tepkilerin renkleri, partileri, mezhepleri var. Dahasi eskiden kutsal olarak kabul ettigimiz bazi degerlerin, insanlar kutsal olmadigini dusunmeye basladi. Insanlarin agizlarindan cikmamasi gereken sozler, ayrimci soylemler, ayni gogus kanserinin genleri agizlardan cikiyor. Bu hastalik ihtimalini arttiriyor.
Ortak dusman bizi birbirimize kenetlerdi. Ayni yabanci maddelere karsi protein kilifin katilimsal veriyi koruyup bir arada tutmasi gibi. Ona karsi kollektif bir bilinc olustururduk. Bu dusman, yillarca Yunanistan oldu mesela. Kardak kriziydi. Simdi, bakiyorum da ne kadar da saf ve temiz bir dusmanlikmis. Simdi kimin ne oldugunu, dusmanin kendi icimizde mi yoksa cevremizde mi oldugunu ayiramaz olduk. O kadar dezenformasyon, o kadar carpitilmis haber var ki neye, kime guvenecegimizi, dostumuzu, dusmanimizi karistirdik. Bu mutasyon ihtimalimizi arttirdi.
Nitekim, genleri surekli degisen ve degistirilmeye calisilan insan nasil garip ve daha once gorulmeyen hastaliklar gosterip, hatta insanliktan cikarsa, biz de kultur olarak, bu ortak degerler kavramindan cok uzaklastik. Uzaklastikca da yeni deger catismalarinin hastaliklari ile ugrasiyoruz. Uzaklastikca bazi ortak degerler yerine, kucuk cevremizin alt raflarda olmasi gereken degerlerini koyup catismalara yol aciyoruz.
Insani degerlerin bulundugu genleri, hukuk sistemine olan guvenin yerine kendi mezhebimizin, kendi savasimizin genlerini koyup insanlari bile oldurebiliyoruz.
Darwin`e gore bu derece hastalanmis bir toplum, kendi varligini, ortam sartlarina uyum saglayamadigi ve/veya yeterince ureyemedigi surece devam ettiremez. Dolayisiyla ya ortamini degistirip artik bir ortadogu ulkesi cevresi icinde, cehresini degistirecek ya da tekrar yapisal bir sekilde adapte olup gerekli degisiklikleri yapacak. Belki varliginin devami icin, onu sececek ve isbirligi yapacak Arap, Katar, Rus degerlerine daha da yakinlasacak. Dolayisiyla toplumun k sabitinden r sabitine gecerek devlet politikasi olarak en az 3 cocuk istenmesinin nedeni belki de budur. Boyle olursa, niceliksel buyume, niteliksel buyumenin onune gececek. Lamark`a gore ise; hizli bir sekilde buldugu en iyi ornekleri, davranislari, ortak degerleri alip bunlar uzerinde anlasip, bunu nesilden nesile, 7 den 70e kopyalayacak.
Su unutulmamasi gerekir ki, genler kimyasal olarak bizim varligimiz icin gerekli olan butun bilgileri iceriyor. Genlerimiz ile bu bilgileri birbirimize aktariyor, hastaliklari tamir ediyor, ufak degisikler ile bizi biz yapan ozellikleri belirliyoruz. Toplum olarak benimsedigimiz degelerler icin de aynisini soyleyebiliriz.
Ayni genler, cok ufak bir hata ile yanlis dizilirse oldurucu kalitimsal hastaliklara neden olabildigi gibi, insanligin ortak degerleri altinda birlesmek, Turkiye ortak catisi altinda yasamak, Hukukun guvencesi, Cumhuriyet ilkeleri gibi degerlerin en ustlerde yer almamasi, bizi toplumsal hastaliklara dogru surukluyor.
Nihayetinde ayni genler gibi, toplum olarak da hangi gruba, dine, mezhebe, tanriya, irka, gecmise inanirsak inanalim, hepimiz, %99,86 oraninda ayniyiz. Temel insani ihtiyaclarimiz, toplumsal ihtiyaclarimiz ayni. Bu cati altinda birlesirsek, bu cati altinda kimligimizi kaybetmeden de yasariz. Eger, bizi farkli kiran %0,14 kismi ortak degerlerin onune koyarsak, ayni cati altinda bir daha hic bir zaman yasayamayiz. .
Genetik kodumuz ile toplumsal kodlarimiz iste bu kadar birbirine yakin.
Umarim, gecmiste genlerde yaptimiz hatalari simdi degerlerimizle oynamak suretiyle yapip. ust-irk gibi bir ust toplum olusturmaya calisirken, kendi kimyamizi bozmayiz.
Nitekim hepimizden geriye kalacak olan madde ve agirlik su asagida krematoryum da cekilen fotograf kadar…
Musée des beaux-arts de Montréal
Esenlikle
uee

Golun Donma Noktasi

Hava -25 C dereceydi evden cikarken. Havanin evden cikarken -25 C derece oldugunu bilmeyen bir insani dusundum sonra. Bunu fazla onensemeden cikacakti disari. Biz etrafimiza ait verilerin bizim davranislarimizi normalden fazla yonlendirmesine alismisiz. Bakin kitaplara, -10 C `un altinda disarda spor yapmamamizi soyleyen yuzlerce cumle bulabilirsiniz. Buyuk cogunlugu indoor gym ve ekzersiz aletleri sponsorlugunda. Tabi hava ne olursa olsun cik ama uygun giyinmeyi unutma diyen bir suru gorus de outdoor sporlari firmalari tarafindan fisekleniyor. Dolayisiyla ne yaparsaniz yapin, salonda da antrenman yapsaniz, -25 C de de kossaniz, destekci bulabilirsiniz. Yonlendirierek yonelmek de, yonelerek yonlendirilmekte sizin elinizde.

Lakin burada havalar bir suredir soguk. Bir sure kar yagdi. Hatta bir gun firtina seklinde. Gorus alani 5 metreden az oldugu sirada, her taraf bembeyaz zaten ne goreceksin diyerek gozlerimi kapayip, eve dogru bisiklet suruyordum. Gozlerimi kapamamin nedeni firtina da kar tanelerinin gozume gelince acitmasi. Yoksa keyfimizden `au pe be cap` (var misin, yok musun) oynamiyoruz tek basina…
image
Neyse, sonra bir yagmur ile butun karlar temizlendi. Halbuki evin onunu daha yeni kuremistim. Burada evinin onunu ve kaldirimini kuremek yasal bir zorunluluk.Hem yapmazsan cezasi var hem de birisi senin kaldiriminin buzunda duser de ona bir sey olursa, manevi olarak sorumluluk hissetme durumu var. Ben de o pek yok mesela. Cunku benim geldigim yerde boyle bir sey yok. Dikkat etseydi. Ama dava acar buyuk ihtimalle serefsiz. Hos, kar kureme isini yaparken bunlari dusunuyorum. Benim icin zaten bu guzel bir mukavemet antremani. Koyde tirpan kullanmak gibi butun vucudu kullandigin bir `all-body exercise`. Zaten kulagina guzel bir muzigi taktin mi, dunyada yapman gereken butun fiziksel isler otomatikmen biraz kolaylasiyor. Ritmin kaldirma kuvveti diyorum ben buna. Eger kendini cok bos bir is yapiyormus gibi hissediyorsam da hemen depoda guzel bir kac podcast tutuyorum. Beynim baska alemlerde dolasirken, ellerim bir beyaz yuku, diger beyaz tarafa dogru atiyor. Fizige gore bile cok bi is degil bu yaptigim (E=F.x- Kuvvetler ayni dogrultuda degil yer degistirme) . Neyse ki yalniz degilim. Komsular da cikmis benimle beraber evlerinin onundeki karlari kuruyorlar. Bu isin biraz da sosyal yonune bakiyorum. Genelde bu tip isleri insanlar burada yaslari geckin de olsa kendileri yapiyorlar. Dolayisiyla koskoca adam, garajinda ferrarisi var muhtemelen, evin onunde mercedesi, benim gecmem icin kaldirimini kuruyor bana bir taraftan selam verirken. Bu benim icin tam bir kulturel paradoks. Akil boyle seylerde kiyas yapmaya kalktiginda kesin birilerine kiyiyor. Onun icin kiyaslamamaya calisiyorum. Ama zengin-fakir herkesin boyle davranmasi ogretilmis bir duzen saglmakta. Zaten tek ben yapsam boyle bir seyi ne kadar salakca olur diye dusunuyorum. Her taraf dizime kadar kar, ben cikmis kucucuk bir alanda, sadece benim kullanacagim ama cok da kullanmasam da olur dedigim bir yol aciyorum. Hem de kar hal yagarken. Allahtan digerleri de aynisini yapinca bu hareket mantikli hale geliyor. Cunku ben salaksam onlar da salak. Kimse salak olmayi kabul etmeyecegine gore yaptigimiz tek basina mantiksiz olsa bile, sirf beraber yaptigimiz icin, kullandigimiz sessiz bir dille birbirimizin IQ`suna toz kondurmama karari aliyoruz. Bunu en son 2013 stockholm`de Sergels Torg`da yuzlerce kisi ile kendimi  `hoppa `Ganggam style` dansini yaparken farketmistim. Tek basina delirmek bir hastalik iken, topluca delirmek, bir eglence bicimi. Hem birilerini senin yaptigini yaparken gormek, onlarla beraber yapmak, isleri psikolojik olarak  kolaylastiriyor. Yapacagin is ayni olsa da artik yalniz degilsin, hem bak onlar da yapiyor, komsunun cocugu hatta benden iyi kar kuremekteymis, ondan ornek almam gerekirmis. Buna `kollektif gaz sabiti` adini verebiliriz. Beraber verelim ki deli demesinler…
image
Neyse, ilk -25 civari kosu denemesini bu kollektif gaz sabiti tanimini bildigimden tek basina yapmadim. Yoksa deli diyecektiniz biliyorum. Benim gibi delileri buldum, guzel bir parcayi surekli tekrarlamasi suretiyle ayarlayip, ritmin kaldirma kuvvetini de ayarladim ve evden ciktim.
Cat diye evden ciktigim konusunda yaniliyorsunuz. Tabii ki yarim saat giyindim. Altima en kalin donum ile taytimi giydim mesela. Ustum desen, ince ama ulker 9 kat tat gofret biciminde. E ne de olsa senelerin verdigi deneyim,aslinda uzuvlarin felan fazla onemli olmadigini ama govde kismini sicak tutmamizin elzem oldugunu kanitlar gibiydi. Lakin oyle degil di…
Benim Ankara`da da yaptigim bir seydir. Kosu bulusma noktasina bisikletle gitmek…Burada da herhangi bir arac ya da oraya kada 5 K kosmak yerine genellikle bisikletle gidiyorum. Lakin bisikletle bu havada kosuya gitmek, kosu ayakkabisini donma noktasinin altinda kullanmak gibi bir sey. Bisikletten inip yere bastigimda ayagimdan sandalyenin ayagini yere basmisim gibi bir ses geliyor. Biraz ustunde dursam kirilacak. Ben de ustunde durmuyorum. Hayatta ki cogu problem boyle sanirim. Ustunde durursan kesin ya sen birileri kirilacak, ustunde durmazsan kimseye bir sey olmuyor. Donma noktasinda farkediyorum.
Neyse, kosu basladi ve o 9 kat tat kivamindaki elbiseler trunk bolgemi inanilmaz korudu. Ancak, sanki biraz fazka korudu ki, bisiklette normal gelen bu kiyafetler, kosuda delice terlememe yol acti. Evet, disarida hava -25, ama ben icten ice terliyorum. Hal boyle olunca vucudumun tadi tuzu kacmaya basladi. Gercek anlamda terimle beraber butun tuz kiyafetlere gecti. Artik o kadar da 9 kat tatlik bir gorunumum olmadigini farkettim.
Gelelim bel alti sohbete.Altima sadece tek kat giyme karari, insan oglu igne icat etti edeli verilmis en yanlis karar. Beni goren herhangi magara adami bile bence bu kararin yanlis oldugunu magaradan cikarken farkederdi. Iste evden cikarken yalniz olmanin getirdigi ustun avci psikolojisi benimkisi. Neyse, bisiklette ustum iyi iken altim donmustu. Kosarken ustum terledi ama altim iyice dondu. Oyle ki artik hissetmedigimden her hangi bir sogukluk da hissetmiyordum. Valla o durumda ne kadar mesafe kostugunun bir onemi yok. Bence kaslarda laktik asit felan da dondugundan istedigin kadar gidebilirsin bilincsizce. Bacaklara komut gidiyo ve kostugumu goruyorum ama hic bir sey hissetmiyorum kisaca. Bir taraftan ustum titanic filiminde araba gemide icinde sevistikleri araba sahnesindeki kadar yapis yapis…Bir taraftan hararet yaptim, su kaynatiyorum, diger tarafta cam sileceginin antifrizli suyu dondu…Insan`in altli ustlu, altust olmasi boyle bir sey herhalde.
Neyse bizim kosu bitti benim bittigini hissetmedigim bir sekilde. Bu arada kritik konu bisikletin vitesini en kucukte tutup, mumkun oldugu kadar bacaklari hareket ettirmek ve sicak kalmasini saglamak. Ya da donmadan soguk kalmasini diyelim.
Ve eve bisikletle donme merasimi basladi. Eve geldigimde, Ustumde terleyen kiyafetler bisikletin hiziyla birlikte `forced convection`a ugramis ve bildigin buz tutmustu. Bir insanin teri buz tutar mi? Bildigin kati sekilde cikardim uzerimden kiyafeti. O kadar katilasmis ki cikardigim da oyle kendini birakmadi. Vucudumun olculerinde oylece kaldi. Havanin bu kadar soguk olmasina ragmen, bu kadar terlemenin mumkun olmasini dusundum. Disarinin sogugundan korkarak, gereginden fazla giyinmek bunlara yol acmisti. Ve sadece soguk olmasindan daha belki de daha kotu bir sonucla karsilasmistim. Korku boyle bir sey. Korktugumuz seyin kendisinden daha fazla zarar verecek kararlar almamiza neden olabiliyor.
Neyse, tabii ki home sweet home, tabii ki bir kosunun en guzel kismi hemen bittikten sonra ki runners high evresi.
Ben bunlari yasarken, afedersiniz soyunup kendimi dusa attim. Lakin ki o sirada bacaklarimda `frostbite` diye tabir ettikleri soguk isiriklarini gordum. Bir cok canlidan bir cok cesit isiriga alisik olmama ragmen, sogugun bu denli isirmasi biraz garip geldi. Dedim birden abanmadan yavas yavas, ilik suyla yikamak lazim. Bu alisik olmayan goze, isigin azar azar verilmesi gibi bir sey olmali. Bunun icin butun guzel seyler zorluklarla paketlenmis sanirim. Neyse ben bunlari dusunup bacaklarimi ilik suyla cozerken, suyun sicakligini arttirdigimda, suyun giderek soguklastigini hissettim. Sonra, direk musluklari kontrol ettim ama, zaten tek musluk var burada. Onda bir sorun yok, elimi kontrol ettim su inanilmaz sicak, bacagima koyuyorum inanilmaz soguk. Ve ben suyun sicakligini arttirdigimda giderek soguyor. Herhalde bu soguk isirigi benim bacaklarimdaki reseptorlerin fabrika ayarlarini direk degistirmis. Biraz oynayip oynayip guluyorum, Hakkaten alisilagelmedik deneyimler, sanirim fabrika ayarlarimizla oynuyor. Daha once gitmedigimiz bir yer, okumadigimiz bir cumle, tanismadigimiz bir fikir, maruz kalmadigimiz bir soguk, hayat algimizi tamamen degistirebilir. Ve bu her zaman iyi anlamda da olmayabilir. Ancak bunu olmasi, ayni bacaklarimdaki gibi fazla kiyafet giymeyip, fazla korunakli yola cikmayip, reseptorlerin maruz kalmasini istedigimiz seye butun ciplakligiyla maruz kalmasiyla olur. Lakin bence fabrika ayarlari orada bir nedenden dolayi var ve her zaman oynamamak lazim. Bunlari dusunurken bir taraftan oda sicakligina donerken, bir taraftan da artik cift tayt ile yola cikma karari aliyordum…
Artik ilk deneyimin verdigi ogrenmislikle, yola cikma zamani geldi. Ustume bir kat daha ince, altima ise bir kat daha kalin bir seyler aldim. Hava gunlerdir soguk zaten. Kar felan kalmadi yagmurdan sonra, kuredigim butun karlar eridi…Ama buz yagdi bir ara,,,`Freezing drizzle` diye geciyor. Bildigin buz yagiyor ya, yagmur donarak iniyor asagi sanirim. Garip olaylar, bizim gibi bir iklimden gelenlerin burada evlerine kapanmasi icin resmen butun ortam sartlari hazir. Lakin ki oyle degildi…Disarida insanlar hala bisiklete biniyorlar, hala kosuyorlar, hala alisveris yapiyorlar…7 den 70e. Inanmasi zor ama gercek. Toplum delirmis degil, hayir, kollektif gaz sabiti..
Efendim gunlerce havanin soguk gecmesi sebebiyle, artik o etrafinda dolandigimiz goller donmaya basladi. Hatta nehirlerde donmaya basladi. Insanlar artik kosu ayaklabilarin degil kayak takimlarini cantalarina koyup parka gidiyorlar. Parkin yanindan gecerken, golun kenarinda, sazliklarin arasinda cantalar goruyorum. Ayni yazlari sahilde, plajda biraktiklari cantalara benziyor. O zaman denize ve gole yuzmeye giren halk simdi onun uzerinde kaymaya gidip esyalarini burada birakmis. Coluk cocuk herkes golun uzerinde. Golun uzerinde bisiklete binenler bile var. Bu bizde gazetelere cikacak kadar gundem olabilecek bir sey bence. Burada ise gundelik hayatin bir parcasi. Gercekten kulturlerin `technical datasheet`lerinde yazan operasyon ayarlari birbirinden farkli diye dusunuyorum. Belki de bu ayarlarimiz farkli oldugundan baska  bir yer bizim ev dedigimiz.Bu sirada ben bunlari dusunurken birden ayagim kaydi ve cat yerdeyim. Bir cat sesi geldi gercekten ama kemiklerimden degil anladigim kadariyla. kulakligimdan. Cana gelmesin, mala gelsin dedigimiz noktada ritmin kaldirma kuvvetini kaybettigimden zor kalktim dustugum yerden..Neyse, fazla dusunmeden claudel ile bulusmaya dogru yola koyulmam gerek. Zira Claudel bir Kanadali ve bir kanadali bulusmalara =-5dakka toleransi ile gelir. Bu bu kulturun datasheetinde yazan bilgilerden. Ilginctir, saat ne kadar niceliksel olursa olsun, her kulturde farkli algilanmasi gercekten ilginc…Simdiye kadar ki izlenimim turkler -5+20, fransizlar -30+0, hintliler, pakistanlilar +30+60, almanlar +1-1, italyanlar  kuzeyde bizimle ayni, guneyde +5+30, ispanyollar +15+45, isvecliler +-2, brezilyalilar kuzeyde +5+25, guneyde +-10 dakika topleransla bulusmalara geliyorlar. Ama bunlari o insanlarla beraber bir seyler yapmiyorsaniz bunu hic bir zaman ogrenemezsiniz. Bu da orayi burayi gormek icin bize pompalanan seyahatleri, tatil planlarini biraz anlamsiz kiliyor. Yani gercekten bir seyler ogrenmek, biraz daha sofraya oturmanla ya da o buzun uzerinde kic ustu oturmanla ve burada yasayan insanlarin da rutinlerine ortak olmanla icsellestirebilecegin bir davranis.Bunlari deneyimlemeyen bir insan buyuk ihtimalle buraya yazin gelip, bir kac kafe, restoran, turistik yer, bir kac muze gezip, bir kac kere de sahili oturup, aaa what a great city!! what a great people!!! everybody is sooo nice!!! deyip hafif siritarak evlerine donuyorlar. Bence bu Kanada`nin en guzel ihracati zaten. Dunya`ya Kanadali olma imajini cok guzel satiyorlar. Lakin, biraz yerlesik duzene gecmeye basladiginda, bu toplumun problemlerini, kanayan taraflarini, insanlarinin icindeki asil memleket ozlemlerini, kibarlik perdesinin altindaki zorunlulugu ve acimasizligi, gercekten cok seye sahip olmaya calisirken, kendilerinden kaybettikleri onca seyi gorup hayiflaniyorsun. Diyorsun ki lan bu benim yasadigim 5. memleket. Ve burasi da cennet degil. Cennet bence gercekten bir dusunme bicimi, bir bakis acisi ve bir kavrayis modeli…
Bunlari dusunurken Claudel ile parkin belirledigimiz noktasinda bulustuk. Tabii ki gelmis o sogukta beni bekliyordu. Allahtan fazla bekletmedim. dusunmemesini isterim beynimin. -22 derece de kimseyi bekletmek iki taraftan biri icin olumcul olabilir zira. Biz kosuya devam ederken, bir taraftan da kafamda rotayi ciziyorum. Kesinlikle golde kosulacak ama acaba Claudel bundan tirsar mi? diye icimden geciyor. Tam soracagim Claudel yoldaki buza dogru kosup, uzerinde kaymaya basliyor. Bu kismi ilginc, cunku genelde ben yaparim boyle riskli hareketleri.Bir de burasi aslinda tam anlamiyla bir `risk averse society`. Yani gercekten adamlarin gunluk hayatta hicbir risk aldiklarini goremezsiniz. Genelde risk almanin cezasinin, riskin getirdigi odulden fazla olmasindan dolayi toplum boyle evrilmis sanirim. Bir de gercekten hayatlarinda hic risk olmadan yasayabilecekleri ve hayatta kalabilecekleri icin, o risk alma kabiliyetleri fazla gelismemis anladigim kadariyla. Dolayisiyla riskler en aza indirilmis, pencereler biz dusmeyelim seklinde kapatilmis, sistem istesen de hata yapamayacagin sekilde tarif edilmis. Bu bizim tam zittimiz gibi bir sey. Tam bir `low context society`. Herkesin aptal olabilecegi baz alinarak herseyin tek tek tarif edildigi bir ulke burasi. Benim yasadigim sokaktaki tabela sayisi, muhtemelen butun cankayadaki tabela sayisina esittir. Bundan dolayi, burada ev kazalariyla ile ilgili bile cok dava goruluyor. Cunku kullanim klavulzarinin Bilal1e anlatir gibi anlatma zorunlulugu var. Bu butun milleti de biraz bilallestirmis bence. Yani ortalama olarak ne risk alma nede radikal karar verme mekanizmalari gelismemis. Cunku kullanmalarina gerek yok. Yani buzun uzerinde kaymak onlar icin cok sacma olmasi lazim. Ama Claudel kayiyor. Yani benim su ana kadar dusunduklerim yanlis. mi acaba???
Bu ulkede en populer spor Kanada futbolu (Amerikan futbolundan cok az farkli). Cunku buz hokeyi bir din niteliginde. Dolayisiyla, demin soyledigim her sey dogru ama buzun uzerinde hareket etmek kanadalilar icin riskli bir eylem niteligini tasimiyor. Bundan dolayi ne yapiyorsun, dikkat et diye annelik tasladigimda dikkat edersen dusersin, neyin uzerinde hareket ettigini bilirsen dusmezsin. Ben bunun uzerinde buyudum diyor. Evet, Claudel, buz hokeyi macinda ogrendigim kadariyla eski bir buz hokeyi oyuncusu. Kosarken duz cizgi tutturamayip zaman zaman carptigimda neden hic etkilenmedigini simdi daha iyi anliyorum. Taslar yerine oturuyor ve Claudel gole dogru kayiyor.
image
Golun kenarindan yukarida bahsetmistim. Plaj malzemeleri cantalar, gunesli birgun… Sadece hava arti degil -22 derece. Bu sicaklikta artik gole ayaklarinda kayak takimlari ile giriyor insanlar. Gol pasparlak. Ortalikta sandalyeler var. Ilk once anlam veremiyorum. Millet kenardaki banklar yerine, golun ortasinda sandalyeleri ne yapar? Claudel anlatiyor. Kaymayi sandalyeleri surerek ogreniyormus cocuklar. Sandalyeyi onunde, buzun ustunde sure sure, ayak koordinasyonunu sagliyormus ilk once. Bir sey daha ogreniyorum. Demek ki evden sandalye de getircem bir daha ki sefere. Ikea sagolsun. Isvecin dunyaya armagani moduler yuzu..Bana Isvecin armagani ise her sartta spor yapabilme ve her mevzim kosulundan ona uygun bir memnuniyet durumu cikarma gelenegi oldu. Kosmaya bir stockholm sonbaharinda baslamistim zira. Bir gun golun etrafinda kosarken buzun uzerinde dusmustum. Ben cok dustum. Cogunu hatirlamam. Ama bunu hatirliyorum. Cunku o dususte inanilmaz bir sey daha ogrenmistim vucuduma dair. Buzun uzerinde kayip o kadar hizli dusmustum ki, ellerimi koyacak zaman bulamamistim. Yere geriye dogru kapaklandigimda sirtim o kadar hizli yere carpti ki, buzdan catlama sesi gelmisti. Benden bir catlama sesi gelip gelmedigini dusunurken, nefes alamadigmi farketmistim. Sokun etkisiyle akcigerler kendini kapatiyormus megersem. Bunu o kadar yerden dusmeme, o kadar dikise, yaraya ragmen ilk defa orada farketmistim. Kesinlikle nefes alammitim. gozlerim acik, etrafa bakiyor, fazla hareket etmiyor, ama kesinlikle nefes alamiyordum. 40-50 saniye civarinda surdu sanirim. Herhalde dunyanin oksijeni en bol, ahavasi en temiz yerlerinden birinde, atmosfere, bogulacagimi dusunmeye baslamistim. Sonra yavas yavas nefes alabilmeye baslayip. 5 dakka hic bir sey yapmadan sadece nefes alip verdim. Aklima hic bir sey gelmedigini, inanilmaz tertemiz bir berraklikta animsiyorum zihnimi. Sanki fiziksel almede degildi. Ordaydim ama degildim. Kendimi yatarken disardan izliyor gibiydim. Herhalde meditasyonda ya da yoga da surekli dedikleri ve gercekten bana cok sacma gelen nefesine odaklanmayi bir kaza sonucu becerebilmis, yapinca nasil guzel bir his oldugunu anlayabilmistim…
Neyse, burada hayat boyle iste. Hissedilenin -20 lere vardigi sogukluklarda disarda aktiviteler yapmak cogu insana manyakca geliyor biliyorum. Ama bunun tadini almayana bunu ifade etmeye calismak da cok bos geliyor. Surekli odulun pesinde kosmasi ogretilen ve pompalanan bir pavlov toplumuna madalyasiz ve hedefsiz kosmak cok garip ve gereksiz geliyor olabilir. Hele bu sartlarda. Kosmak cogu insan icin bir mesafe ve hiz meselesi iken, benim icin daha cok bir kavrayis meselesi artik. Sicagi, sogugu, hizliyi, yavasi, yuksekligi, yokusu, zoru, basiti nasil algilayip, nasil tepki verdigimi kosarak gozlemlemeyi seviyorum ben. Basit bir sekilde norokimyasallari da tetikleyip, vucudu bir nevi hack`leyerek bundan hosnut hissettirmesi de yanina kar kaliyor. Evet, Biyolojik olarak kosu tam bir `hacking` mekanizmasi.
15935192_10158334965215001_2134954518_o
Gecen sene izmir’de duzenlenen wings for life yarisinda 30-35 C derece gibi bir sicaklikta 25 km kosmustum, simdi daha bir sen olmadan -20.-25 C sicaklikta bu mesafeleri kosuyorum. Insan bedeninin sinirlari ve adaptasyon gucu, bizim genel olarak farkettigimizden daha farkli bir yerde sanirim. Ve bu bir sinirdan ziyade icinde hareket ettigimiz bir kumas parcasi gibi. Dokusu hem sicaklik, mevsim, ruzgar, hava durumu, buz,sakatlik, trail, track gibi gozle gorunen elle tutulan fiziksel sartlardan, hem de psikolojik durum, o anlik hissiyatimiz, kosu arkadaslari, etraftaki insanlarin davranisi, baskisi, motivasyonu gibi aslinda gozle gorunmeyen ve elle tutulmayan ipliklerden olusuyor. Buna gore bir her aktivitemizde bu dokunun uzerinde uzay-zaman boslugunda gezegenlerin hareket ettigi gibi hareket ediyoruz. Eger biraz kendi limitlerimize geldigimizi dusundugumuz noktada kumasta izler-egrilikler olusturuyor oraya gidebilecegimizi gosteren bir nevi iz birakiyoruz. Sanki gravistasyonel cekim kuvveti bir sey bu. Eger bu isi hafife alirsak da zaten kumasin uzerinde oylece iz birakmadan suzuluyoruz. Degisen sartlarda bu dokuyu gozlemlemek guzel. Dolayisiyla yeterli ve dengeli beslenmek gibi, yeterli ve dengeli giyindigimiz surece, cok da sey yapmamak lazim bu konuda. Bana bundan dolayi paceler, hizlar, kadanslar, saatler, mileagelar, intensityler, zonelar, exertion rateler cok anlamli gelmiyor bir suredir. Onun icin biraz soylenenlere degil de daha cok nasil hissettigimize, aslinda biraz genlerimize ve topraga islenmis o eski bilgiye ve de son olarak daha  `gut feeling` dedikleri o icimize dogan sezgilere guvenmenin daha tercih edilir oldugunu dusunuyorum. Zira bilimi birakin da demiyorum. `Kendibilim` bunun adi.
Esenlikle
uee

Lıttlest Roads

Ben bir yolculuğa çıkıyorum.
Nereye gideceğimi bilmiyorum, ne zaman bilmiyorum…
Öyle işte,
Ama Yol. Yol önemli… Gittiğin yerden ziyade.
Ama bir o kadar önemli şey daha varsa o da Yolda yanına aldıkların. Yol arkadaşların.  O yolda sana yarenlik etmesini istediklerin. Başrol oyuncuların.
Çok figuranı olan hiç bir film, çok güzel değildir. Çok kişiye yazılan bir bir hikaye çekici…
Bütün en güzel müzikler O bir kişiye yazılmış olabilir o yüzden.
Başrol oyuncuları önemli. Başrolüne kimleri almak isteyeceklerin.
Nasıl ekipman konuşuyoruz bir seyahate çıkarken ne gerekir, yanımıza hangisini alalım diye, kimin yolun çoğunda yanında olmasını istediğini düşündün mü? kimle mucizelere  tanık olmak istediğini? Kiminle yaralarını sarıp, bazen istemediğin olayları yaşadığın bir günde kimin başına omzuna koymak istediğini?
Bilinmeyene doğru yola çıkarken yanında evinde gibi hissedebildiklerine sarılmak istiyorsun çünkü. İstiyorsun ki yanında evinde hissetiğin insan, kovuğuna çekilmek istediğin ağaçlar olsun. Başını omzuna koymak istiyorsun, yanyana mucizelere tanık olmak, başbaşa verip düşünmek, plan yapmak, kesip biçmek istiyorsun.  Bir ananası, bir eriği, bir külah yanık dondurmayı, bir keçiboynuzunu paylaşmak istiyorsun zamanı geldiğinde.
Seni olduğu gibi kabul eden insanlar. Ne yaparsan yap, ne söylersen söyle…
Ama bunu istemiyorsan zaten birbirine yabancı iki insan olmuyor musun? Birlikte olsan da yalnız. İki yabancı.
Ya da birlikte olmadan bile yalnız olmadığını hissettiğin olmuyor mu ? Aksini hiç düşünmedim. Ondandır özlemim dışında hiç bir nedenle sürekli yanında olmak istemedim. Beraber geçirdiğimiz iyi-kötü zamanlarda o soru hiç aklıma bile gelmedi.
Bir kez gerçekten yüzüm düştü ama. Söyleyecek sözüm olmadığı, kendimi saklama ihtiyacı hisettiğim tek bi an. Belki de hayatımda tek.
Yanında olamamak değil planlarında,rüyalarında olamamaktı o an benim hissettiğim. Ne yapacağımızdan ziyade şöyle yapsak ne güzel olur fotografında yer almamak. İnan yanında olamamak o kadar koymazdı.
Paylaşmak, tanık olmak, şahitlik etmek, yol almak, yıllanmak…
Duyguyu, fikri, olayı, günü, acıyı, tatlıyı…
Hayatın ne getireceği kimse için belli değil işte. Çat düşüyoruz, pat kalıyoruz. Herkesin hayatı en az birbirinin ki kadar çetrefilli ve karmaşık. Sürekli tekrarlıyorum ama Kaos ve Kozmosun çocuklarıyız biz. Ama bunu basitleştiren “littlest things”ler var.
Bizi hayata karşı sarıp sarmalayan şeyler. Sabahları bir köpeğin yatağının yanına gelip kıvrılması gibi.En karamsar anında canının yarısının karmaşık anda patlattığı fıkra gibi, ağzından çıkan konuyla ilk cümlenin konuyla alakasız bir soru olması gibi.  Benim yüzüne ne zaman baksam gördüğüm “so what” gibi, ne zaman sarılsan bir parça olduğunu hissettiğin gibi.Kendisi gibi bu cümlenin…
Bu littlest thinglerin varlığı bizi hikayeyi bu kadar muazzam kılan. Anlam ve mana. Onları bu yazıda, müzikte,fotoğrafta ve hatta videoda bile göremezsin.  Biraz hayal kırıklığı yaşıyorum çünkü biliyorum nereye gidersem gideyim, beraber yürümekten gezmekten, keşfetmekten, hoplamaktan, düşmekten, atlamaktan, koşmaktan, konuşmaktan, sessiz kalmaktan o kadar keyif aldığım biri ile de bunları beraber düşleyebileceğimizi biliyorum.
Hayali hayata beraber çevirebileceğimizi, beraber olmadıkça hayal filminin başrol oyuncularından bir ya da bir kaçının eksik olacağını sonra…
Başımıza gelecek şeylere karşı yanyana yazılmak istediğimizi düşünmüştüm. Ya da belki sadece ben öyle sanıyordum.
O yuvarlak koca taşlara tırmanıp, ağaca sarılıp, ıssı bir koyda sessizce sırt üstü uzanıp, bir kalenin tepesinden gün batımına şahit olmak isteyeceğimizi…
Sonra onları beraber kesip biçmeyi isteyeceğimizi, başımıza çıkan bütün zorluklarda birbirimize şöyle bir bakıp “so what” diyeceğimizi sonra..
Yolu olmayan yerleri sevdiğimiz kadar bu yeniye beraber şaşırmak, yeni mucizelere beraber tanık olmak istediğimizi…
Nereye gidiyorum bilmiyorum dediğimde “hooop bensiz nereye” dediğimizi, ellerimizi birbirimize atmış beraber gitmelerimizi…
Her gün izlemesinden zevk aldığımız hikayemizin yanyanayken bizleşik yazılmasını isteyeceğimi hep biliyorum.
İpleri dolaşmış uçurtmalar misali olmasın be!
Hayat,
Bu filmi izlemek isterdim diyoruz ya,
Ben o filmi hem çekelim hem izleyelim isterdim.
Paylaşalım isterdim.Herşeyi….
Yoksa zaten rüzgarda savrulurduk,
başına buyruk…
an’la.

Stıngs of desert rose

 

Bir bebeğin gülüşünden,

Gülün çölde ölüşüne,

Bu koku, bu hayaller,

Asla yorulmayan bir atın boynuna asılı,

Ve alevler içinde…

Dinlenilen ve anlatılan,

Hiç aynı mı?

 

 

 

Yakaza

 

Gerçek ile hayal arasında,
Gerçekten hayal,
Gaipten gerçek.
Yakazada farkındadır insan,
Kaybolduğunda zaman.
Zaten,
Bir gün sura üfletir zaman,
Her hesap kapanır o zaman…

Dünya Kadınlar Günü

Ellerinizi önünüze doğru hiç bir şey taşımadan dümdüz tutun. Muhtemelen 1 saat bile dayanamayacaksınızdır.  İşte rahim kası gittikçe ağırlaşan bebeği haftalarca bu şekilde asılı tutar. Bu sayede kadın 9 ay boyunca yavrusunu bedeninde taşır. Bunlar anatomik olarak insan bedenindeki en güçlü kaslardır.

Ve doğum sancısı gibi kesinlikle altından kalkamayacağımız bir acı seviyesinin hemen her kadın üstesinden gelebilir.
Kadınlar, fiziki ve psikolojik olarak bu güçlerle donatılmışlar.
 Yani bu bakımdan her kadın tek tek her erkekten kuvvetlidir.
Çünkü kadın sadece yaratılan değil, yaratandır.
Hepimizin üzerinde en fazla emeği olandır.
Karşılıksız…
Dünya emekçi kadınlar günü anısına
Esenlikle,
Luigibook page 9039

29 Şubat

Tam olarak ne oluyor.

Dünya her sene döne döne 365 günlük seyrüseferinde  güneşin etrafında aynı konuma gelemeyince bir yıl önceki yerinden altı saat kısa mesafe kat etmiş oluyor.
Peki biz napıyoruz, her dört senede bir, onu aynı hizasına  getirmek için şubat ayına toptan bir gün ekliyoruz.
Kendimizi en uygun gördüğümüz şekilde, yine kendi uydurduğumuz takvimlere ve sistemlere uydurmaya çalışıyoruz işte.
Eksik ya da artık kalışlarımıza arada bir yaptığımız bir “ayar” bu aslında.
Neden?
Çünkü bir daha geri dönemeyiz…

Değer

“İhtiyaçlar sınırsız, kaynaklar ise sınırlıdır.” Bu önerme iktisadın temelini oluşturur. İnsan kısıtlı zamana, kaynağa ve enerjiye sahiptir. Bundan dolayı insanların ilişkilerini ve onlara verdiği değeri bu iktisadi temele paralel düşünmek, ilişkiler piyasasındaki durumumuzu ve bu elle tutulamaz kavramı belki bir miktar açıklar. En azından ben bunu denerim.

Değer, klasik iktisat teorisine göre emek-saat ile ilişkilendirilir (Bkz. David Ricardo- emek değer teorisi). Bir mal ya da hizmet için değerinin kaynağı ortaya çıkması için harcanılan ortalama emektir. Esasen bu bir kaç yüzyıl önce İbn-i Haldun Mukaddime’sinde “Mal ve sermaye terakümü, emeğin değerinin terakümünden başka bir şey değildir. Zira ortada emekten başka bir şey yoktur ve birikimden maksat da bizzat emeğin kendisi değil ondan hasıl olan değerdir.” şeklinde ifade edilmiş.

Bu bağlamda bir şeye ne kadar fazla emek ya da zaman harcıyorsan o şey, o kadar değerlidir. Selvi boylum al yazmalım da diyor ya hani “Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti..”İşte aynen öyle. Yaptığın işi, ya da bir kişiyi yürekle sevdikten sonra emekle yoğurmadıkça devamlılık gelmez genellikle. O yüzden hayatta ve sporda güzel seçimler ve güzel ilişkiler biraz emek ister. Birazın miktarını ise en güzel Can baba söylemiş bence: “vazgeçmeyecek kadar emek, ama özgür bırakacak kadar sevmek.”

Neoklasik iktisatçılar ise emek-saat yaklaşımını pek sevmezler. Bizim aynı İbn-i Haldun’da onlardan yine yüzyıllar öncesinde aynı Mukaddime’de  bundan bahseder ve değer ile mala olan talebi ilişkilendirir. Çünkü neoklasikçilere  göre emek her zaman üretken değildir (zira yıkıcı da olabilir) ve emek-saat kişiye ve duruma göre değişkenlik gösterir. Bundan emek-saat değeri tam olarak açıklayamaz. Mesela teknolojinin gelişimi ise bir şeyi üretmek için daha az saat harcarız ama bu değerinin azalması gerektiği anlamına gelmez (mi?).

Dolayısıyla bu anlayışa göre bir şeyin değeri ise tamamen subjektiftir ve ona olan talebe-isteğe bağlıdır. İşte burada devreye talep-arz ilişkisi girer. Oyun teorisinde grubun en çok rağbet gören güzel hatununun genellikle kimse ile birlikte olmayacak olması, ve grubun faydası için kimsenin onunla ilgilenmemesi gerektiği işte bu fazla talebin, dolayısıyla fazla değerin önüne geçmek içindir.

Şeh Edebali sesleniyor yüzyıllar öncesinden:”Sevilip sayıldığın yere fazla gidip-gelme, kalkar itibarın muhabbet olmaz”.   O gidip-gelmeler hep “arz” fazlası işte… Ya da bizim toplumumuzda sarışınlara olan rağbet.  Az ya, piyasada değerli oluyorlar. İsveç’e git bak tam tersi. Orada kızlar teklif ediyo zaten ( mi?).

Elmas da böyle mesela. Elmas şirketleri monopol ya da duopol (Bkz. De beers) bildiğim kadarıyla.  Bu adamlar taşın değerini düşürmemek için piyasaya arzını kontrol altında tutuyorlar. Yoksa elmas dünyada tonla yani. Tek taş, üç taş, beş taş… Bunlar sevdiğimiz güzel oyunlar…

Bir diğer görüş de değeri, marjinal faydanın (kabiliyetin) yine marjinal maliyete oranı olarak tanımlar (marjinal değer teorisi diyelim ismine). Buradaki marjinal son durumun ilk durumdan (D2-D1) farkı anlamında. Yani sadece marjinal olmak için kullanmadım bu kelimeyi. Ama yine de fena marjinal bi adam olduğum doğrudur. Neyse.  Bu yaklaşım bana biraz pragmatist (faydacı) de gelse mantıklı olduğunu kabul etmek gerek. Bu ilişkiden önce ben nerede idim, bu ilişki beni nereye götürdü- götürebilir. Ne kadar emek veriyorsun? Karşılığında daha iyi bir yere mi gidiyorsun, ya da daha istemediğin bir yere? Nilüfer bu işe şöyle yaklaşıyor şarkısında: “Sevdiiiiim, sevdiiiiim, bak ne hale geldim? “. (Hale gelmek: D2-D1). Capisci?

Buna bakarak minimum emek, maksimum fayda eğrilerini tahtaya çizebilirsiniz. Nerede? Tabii ki iş yerinde-toplantılarda. Neden? Çünkü iş ilişkilerinin doğası genelde marjinal fayda teorisine dayanıyor diyorlar.Ben değil bir arkadaşım diyor. Gibi. Yani. Kesin. Yok canım. Büyük olasılıkla. Nitekim sanırım ben bu marjinallik konusunda beceriksizim. Hadi diğer önermeye geçelim.

Başka bir açıklamada ise değerin karşılığı insanlarda hissettirdiği duygu ve deneyimdir. Bu bakımdan bizler aslında bir mal ve hizmete değil onun bize kazandırdığı duyguya, deneyime(fonksiyona) değer biçer ve ona bir bedel öderiz. Yani o “tek taş”a değil onun o gözlerde uyandırdığı parıltıya para veriyorsunuz. Şimdi çaktın dalgayı?

Ya da senede bir kaç saat görsen dahi başının üstünde tuttuğun kişiler vardır. Aranızda görünmez köprüler olan kişiler. Sanki meditatif bir etki varmış gibi halleriniz birbirine anında senkronize olur (Bkz. effortless effort). Onlar sana çok özel duygularla beraber gelirler. İşte değerleri o duygudandır. Ya da daha önce hiç yaşamadığınız deneyimleri beraber yaşadığınız kişiler,Luigiler…Unutmazsınız onları. Hayatınızın ortasına istedikleri zaman balıklama dalma lüksüne sahiplerdir. Çünkü özeldirler,özel hissettirirler.

Bundandır hayatınızın en iyi kısımları sizin için önemli ve değerli olan biriyle karşılıklı gülüştüğünüz küçük, isimsiz anlardır. Hiçbir şeyle kıyaslamaz, hiçbir şeye değişmezsiniz o anları. Yavşamadan kendi halinde bir akış haline sahip olduğunuz zamanlar…

Bazen de belki bu hislerden, belki bu deneyimlerden olacak bazı insanların değeri gözümüzde paha biçilemez.İşin tehlikeli kısmı ise değer, paha bicilemediği zaman aşırı şekilde kıymetlenir (burada artı sonsuz işareti var). Kıymetin sonu ise kıyımdır. Bu paha biçilemez manzaranın kıyısında oturmak zordur. Dolayısıyla denge kainatın her yerinde olduğu gibi burada da esastır. .

Yani çoğunlukla yukarıdaki gibi değer, kişiden kişiye, zamandan zamana değişkenlik göstermiştir. Belki bu yüzden değer’in halen tam ve ortak bir tanımı yapılamamış, belki tam bu yüzden bütün uğraşlara rağmen ilişkilerde de,  ekonomi de bir kaç senede krizler çıkmaya devam etmektedir.

Ama belki de değer tüm bu kavramların ötesinde, hala tanımlayamadığımız, hatta hiç bir zaman tanımlayamayacağımız, tanımlayıp da kelimelere hapsedemeyeceğimiz bir şeydir.

Belki de değer aynı o ekonomide olduğu gibi ilişiklerde de tam o krizin yaşandığı yerdedir. En değer verdiğiniz şey, sizi bir terazi gibi dengede tutmak yerine, ayaklarınızı yerden kesip, aklınızı başından alır. O, rasyonellikten ölesiye uzak; asıl krizi çıkaran, endazeyi bozduran, şirazeyi kaydırandır.

Aslında ne kütük kadar sarhoş olunabilir, ne ayaklar yerden kesilir, ne akıl başından gider… Ya da hakikat dediğimiz sadece bir algıdan ibarettir.

“Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa…”

Gözleri görmeyen bir Aşık bunu söyleyen.

Esenlikle,
uee

Şahit

Dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar, görülenler, öğrenilenler ne kadar tatlı ya da acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en mutlu serüven; o’nun sevdiğini; canın’ın istediğini gözlerinden fışkıran o hevesle, o şevkle yaparken buna şahit olmaktı. Sessizce, hayranlıkla, bayılarak…

 

PS:Puslu kıtalar atlası’ndan derlenmiştir.

 

İz

 

 

Herkes için özel birileri var,
Herkes için özel bir şeyler,
İz bırakan…
Belli belirsiz bir yoldayız,
Bazen köprüdeki tek adam gibi yalnız,
Bazen de orman kadar kalabalık.
Temas ediyoruz.
Gülüyoruz, ağlıyoruz…
Sonra susuyoruz.
Üşüyoruz, ısınıyoruz…
Kendine dönmek için,
Kendimiz olana kadar donuyoruz.
Temas ediyoruz işte…
Ve her temas bir iz bırakıyor.
“Locard prensibi”dir bu:
Her suçlu, olay yerinde ya da mağdurda mutlaka bir iz bırakır.
Kriminoloji  bu lafın üstüne kurulmuş zaten.
Her temas öyle bir iz bırakıyor ki…
Biz bizdeki o bazı izlerin yolundan failini arıyoruz.
Olay yerine hiç zarar vermeden…
İzi bırakıp gidenlere ulaşacak bir yol.
Tekrar nasıl öyle hissedebileceğimizin bir yolunu…
Tam şu andan itibaren bir daha nasıl öyle hissedebiliriz?
Ümidi tükenince insan, artık o izleri sevmez oluyoruz. O anları hiç yaşamamış olmayı yeğliyoruz. Yaşanmışlığın kötü olduğundan değil, o izlere bakıp durduğumuzdan. Daha savaşılacak bir savaşımız olmadığından. Bir daha yaşayamayacak olmaktan korktuğumuzdan. . Korkaklığımızdan.
Silmek için elimize bir bıçak alıp daha derinden kazıyoruz.
İzi silinsin diye kanattığımız daha büyük yaralar oluyor sonra,
Daha büyük suçları bu sefer biz işliyoruz.
Büyüyen izler,
Halbuki ne olurdu kalsaydı öyle,
Aslında hiç bir şeyi silmedik gördün mü?
İz daha da büyüdü sadece.
Olay yerine de zarar verdik
Faili bulunamayacak şimdi belki de,
Ve artık ne kadar da yanlış hissedeceğiz.
Gün ışığında fırtına çıkararak…
Geçmişin sevinci böyle yılgınlığa dönüşüyor işte…
Faili buradaysa hala,
Temas etti dersiniz sadece…

Beırut

İbrahim Maalouf. Belki biliyorsun. Amin Maalouf’un yeğeni bu adam. Semerkand’ın yazarı olan.Onu zaten biliyosundur. Şu an bilmediğin bir şeyi, bilmediğin bir şeyle anlatmaya çalışıyor olabilirim zira:) Bildiğin bir şeyi bildiğin bir şeyle de gereksiz yere anlatıyor olabilirim. Yazı böyle bir şey işte. İşteşsizlik böyle!

 

Neyse biz asıl adamımıza dönelim. Bizim İbrahim Trompet üflüyor. Üflüyor ki ne üflüyor.. Bazen direk ruha üflediğini düşünüyorum bu adamın. Her zaman değil ama. Ruh halin eşleşmişse…

Ruh halinin eşleşmesi için de bazen bir hikaye gerekiyor. Şarkının kendisinden gelen bir hikaye. Kendi doğumunu anlatan bir çocuk gibi. Garip di mi?

Normalde Beyrut asıllı ama hayatını Fransa da geçiriyor İbrahim Maalouf. Yıllar sonra çocukluk dönemini geçirdiği Beirut sokaklarına bir ziyarette bulunuyor. Hemen iç savaş sonrası bir ziyaret. Ortalığın hala karışık olduğu, suların halen durulmadığı zamanlardan bahsediyorum. Bizim İbrahim hala genç o zaman. Çocukluğunda yaptıklarını düşünerek eli cebinde arşınlıyor sokakları. Bir zamanlar arkadaşlarıyla top, saklanbaç oynadığı güzel sokaklar. Hani o zaman çok büyük, büyüdüğümüzde de bize çok küçük gelen yerler. Bir taraftan arşınlarken aklına bir taraftan bu dinleyeceğin parçanın notaları çıkıyor ortaya. İşte bu parça gibi inanılmaz sakin, inanılmaz dingin başlıyor hikaye. Sanki adım attıkça nota defteri doluyor yavaş yavaş. Belki her insanın çocukluğuna ve o zamanki sokaklara dönünce hissedeceği gibi. Böyle bir huzur içinde, hafif keder de..Sıla hasreti gideriliyor böylece…
Bu arada walkmani yanında hep İbrahimin. Hala genç hala zıpır zamanları.Farklı müzik dinliyor o zamanlar. Ama o dinginliği hissedince çıkarıyor. Beyrut sokaklarını dinliyor. Zaman eskiye gidiyor, zaman duruyor, beste akıyor…
Derken. Derken bir anda bir şeyler oluyor. Bir görüntü beliriyor karşısında. İnanılmaz korkuyor. Şok oluyor. Hayatında gördüğü en kötü şey olduğunu söylüyor daha sonra anlatırken. Gözlerimle gördüm. Anlatırken bile korkuyor. Panikliyor. Kaçmaya başlıyor. Kulaklığını takıyor. Son ses… Son ses  Led Zeppelin çalıyor o sırada.
Zaman anıları yırtıyor, zaman koşuyor, beste gidiyor. Ahenk karışıyor…
Çocukluk işte o an bitiyor. Çünkü bazı gerçekler ölüm kokuyor. Hayat bir sokağın sonunda, birden çarpıyor…
Artık bu parçanın doğuşunu biliyorsun,
Hatta şu anda bunu bilen çok az kişiden birisin.
Dinle bakalım,
Yazıyorum ama,
Duyabiliyor musun?
Esenlikle,
uee

Beauty and Strength

“Look in the mirror, that is your war.”


Ispartalılar, Pers askerlerini  savaş öncesi öncesinde cephelerinde çalışırken görmüş ve gördüklerini güzel(kallos) ve kuvvetli(sthenos) anlamına gelen kalistenik olarak adlandırmışlar.
Bu hareketler bir taraftan adele ve kardiyovasküler formu geliştirmemizi sağlarken, diğer taraftan da denge, esneklik ve çeviklik gibi psikomotor yeteneklerin gelişmesine yardımcı oluyor.
Maraton gibi kalistenik hareketlerinde savaşa dayanan bir tarihi var. Evet bu bir savaş. İnsanın sadece kendi kendine verdiği ve vücut denilen makinenin şıkır şıkır düzgün çalışması gerektiği psikolojik bir savaş. Okuduğum bir yazıda Avusturalyalı IRONMAN şampiyonu McCormick başlangıç safhasındaki benim gibi nerden başlamayı bilmeyen insanlar için çok faydalı ve standart programların biraz dışında kalarak aşağıdakileri söylüyor:
“IRONMAN olmak için dışardan içeri doğru değil, içerden dışarı çalışmanız önemli (Endojen diye tabir ediliyor). Bu da kendi omurganızı çok güçlü tutmaktan geçiyor. İlk önce öz(merkez) kuvvetinizi (core strength)  iyleştirin. bundan dolayı hazırlık aşamasının ilk safhasında kendi vücudunuzla çeşitli hareketler (kalistenik) çalışın. Güçlendikçe, daha fit oldukça hem fizik hem de zihin olarak saatler süren zor antremanlara daha kolay alışacaksınız. Güçlenmeniz ise daha fazla kas grubu oluşturmaktan (yani şişmekten) değil daha fit bir yapıya sahip olmaktan geçiyor. Kendi vücut ağırlığınız kaslarınız için en önemli ölçü olmalı. Dayanıklılık ve hızı arkasından kazanacaksınız.”
Basit barfiksler, şınavlar, planklar, squadlar ve vücut ağırlıgıyla yapılan diğer hareketler bunun temelini oluşturuyor.
Hedef: Öncelikle ağır antremanlara dayanacak sağlam bir omurga ve kas yapısı oluşturmak.
Sonrasında da esas  antrenmanlara güzel ve kuvvetli girerek, hazır başlamak…
Evet, yeni bir savaşa hazırlanıyorum.
Sadece kendimle.
Kalistenik günler dileğiyle,
uee

Potpori

 

“…Hafif çiseleyen yağmur sandığının, bulutların içinde olmasından kaynaklanan su olduğunu anlaması zaman almıştı. Akdeniz’e en zıtta, evinden çok uzaklardaydı. Gördüğü yeşilliğe uzanıp yatarak, bulutlara bakmanın uçuyorum zannedildiği zamanın baharında, her seferinde bu nedenle kıçının çiğden ıslandığının bilincinde olmayan çocukluğundaydı.
Çığlık atan adamlara alışamamıştı. İçlerine sığmayan sevdanın dağlarda yankılanmasını çığlık zannetmesi onun bilgisizliği, dediklerini anlamaması onun eksikliğiydi. Yine de anlarmış gibi yaptı. Anlarmış gibi yaparken, anladı. O kadar yüksekteydi ki, aldığı nefesle kafa yapıyor, müziğin sesiyle kendinden geçiyordu.
Buralarda şarkı sözleri, gözün gördüğü dağları dolanmadan geliyordu. Düz, dümdüz. yürekten çıktığı gibi. Mesela, sevip de alamamak ölümün kardeşiydi. Belki her yerde öyleydi de, buralarda daha bir güzel yankıyordu.
Çabuk sinirleniyordu burada insanlar, sevdiceği ters bakıverdi mi, ”boyle sevda mı olur, girsin yerin dibina” ile karşılanıyor, daha şarkı bitmeden “sevdaluk eyi şeydur” la uğurlanıyordu.
İnsanı da potpori gibiydi sanki karadeniz’in, bi karışık düzen içinde.”

Alıntıdır

Yıldız Tozu

Overview effect denilen bir hastalık var tıp literatüründe. Özellikle uzun zamanını uzay mekiğinde geçiren insanlarda meydana gelen bir hastalık. Dünyaya fersah fersah uzaktan bakınca aslında evrende ne kadar yalnız, dünyanın ne kadar küçük, hatta insan ırkı olarak ne kadar aciz olduğumuzu fark edip kendi yaşamını anlamsız bulma durumu.

Ne kadar mucizevi bir hastalık değil mi! Evet, zaten mucize `acze düşmekten` türememiş miydi?

Yaptığımız işlerden dolayı herhangi bir şekilde çok yoğun ve stresli geçen günlerde aklıma gelir bu hastalık. Aslında ne güzel hastalıklar var der, o halimde bile hafif tebessüm ederim.

Yine de sorarım: Yaşamımız o kadar anlamsız mı gerçekten? Biz o kadar anlamsız ve gereksiz miyiz?  Evrenin oluşumunu okuyup izlemiştim. Carl Sagan’dan. O dehadan. Yıldızların nasıl doğduğunu anlatır.

Kısaca yıldızın yakıt olarak kullandığı hidrojeni bitince, füzyon tepkimelerinde daha ağır elementler oluşuyor. Yakıtı biten yıldız ise kendi yer çekimine karşı dengede tutacak bir kuvvet bulamayınca, çekirdek buna dayanmayarak içine doğru çöküşe geçiyor. Bu sırada oluşan şok dalgaları yıldızın geri kalanın patlatıyor ve yaşam için gereken tüm o elementler uzaya dağılıyor. İşte şu anki yaşadığımız dünya da o dağılmayla meydana gelen gaz bulutlarından oluşuyor. Bir yıldızın ölümünden milyarlarca yaşam doğuyor. Yani biz ve etrafımızdaki her şey bir süpernova patlamasının bir sonucuyuz.

Evet. Belki evrenden bakınca sadece minik bir yaşam formuyuz.  Kafamızın üzerinde dolaşan yıldızlarla ve dünyayla kıyasladığımızda o acizliği içimizde hissediyoruz belki. Ama, aması var. Küçüğüz ama aynı zamanda çok büyüğüz. Çünkü biz o yıldız patlamasından “ol”ma, yıldızlardan yapılmayız. Hepsi ile aramızda bir bağ var. Tüm zerrelerimiz aynı zamanda o yıldızlar. Belki gözlerimiz ondan hala öyle parlar.

Şimdi tekrar geriye dönelim. Her şeyin içinde çok küçük olduğumuzu düşündüğümüz o ilk acz haline, o maddesinden yapılma yıldızların altında kadehleri tokuşturabildiğin kadar olgun ve kabullenilmiş bir acze bu sefer.

Ne “over” ne “under” sadece olduğu gibi birbirimizin yıldızına bakıp, hoş beş edilen o güzel sohbetlere…

“Bu evrende bir tozsun, tarih seni unutsun, haydi gel içelim…”

Esenlikle,

uee

Yayla

Rivayet odur ki Hafik ilçesinin sofular köyünde bir genç olan müstakbel Hızır Paşa yaşadığı alevi köyünden kaçıp diyar diyar gezer ve Pir Sultan Abdal’ın huzuruna gelir. Müridi olur. Gel zaman git zaman hızır, pirine; “Pirim, sen herkese dua edersin, bana da dua et büyük adam olayım” der. Pir, “ben sana dua ederim ama korkarım büyük adam olunca beni astırırsın” deyip gülse de duasını eksik etmez.

Zaman geçer ve genç hızır saraya girip adım adım yükselir ve sivasa vali olur. Artık, hızır paşa’dır. Pirini unutmaz ve onu ziyafete çağırır. Ne var ki pir, önüne gelen yemekler için “bunlar zina kokuyor, yetim hakkı kokuyor. Sen bunları haram parayla yaptırmışsın” deyip yemez. Paşa, helaldir diye ısrar edince pir, “bunları benim köpeklerim bile yemez” deyince köpekler huzura getirilir. Gerçekten de o yemeklerden yemezler. Bu hakarete çok kızan hızır paşa, piri hapsettirir.

Bir müddet sonra siniri geçer ve pirini affetmek ister. Huzuruna çağırtır ve pirine, içinde şah geçmeyen üç deyiş söyle seni affedeyim der.

Pir, Hızır Paşa’ya; “Açın kapıları şaha gidelim, kurban olam kalem tutan ellere ve karşıda görünen ne güzel yaylayı” söyler. Hepsinde de defalarca “şah” lafzı geçmektedir. Hızır paşa çok öfkelenir;
-Asın bunu!

——
Alınmış abdestim aldırırlarsa
Kılınmış namazım kıldırırlarsa
Sizde şah diyeni öldürürlerse
Ben de bu yayladan şah‘a giderim

——

Alınmış abdest ölü yıkanırken, kılınmış namaz ise cenaze namazı kılınırken yenilenir..
Bu söz bilgelikle bahşedilmiş mecazdır, şiirdir..
Derlemedir.

Sükut-u Sohbet

Size bugünün hatırına ufak bir anektoddan bahsetmek isterim.
Evet bugün Rumi’nin bu dünyadan göçüşü. Benim için düğündür, kavuşmadır dediği gece bu gece.
Peki Ölüme düğün diyen bir insanın en çok üzüldüğü hadise ne olabilirdi sizce. Şems’inin gidişiydi şüphesiz.
Şems ile Mevlana’ nın ilişkisini ne kadar okusak bilemeyeceğiz bence. “Mana” satırlarda yeterince yazmıyor çünkü.
Şems’in Rumi gibi zamanının en iyi alimini, bir rektörü, bir hocayı alıp, bölgesinin en saygı gören kişisini perişan etmesini ne kadar okusak da sebepler dünyası açıklayamıyor.
O zaman halkı da anlayamıyor ki zaten sen alim değil miydin? Zaten sen hoca değil miydin? Zaten inanan değil miydin? Zaten İslama hakim değil miydin? Ne bulursun bu adamda diye sorarlar Mevlana’ya…
Mevlana, Şems’den kalpten kalbe ders aldığını anlatır. Satırta olmayanı gösterdiğinden. Aslında Şems geldiğinde iki şey yapar. Birincisi Mevlana’nın tüm verdiği dersleri kaldırır. Bilinen ilimle ilgili tüm ilişkisini ve hocalığa dair tüm gururunu keser. İkincisi, Kütüphanesindeki zamanın en değerli kitapları dahil tüm kitaplarını sen bunlarla mı meşguldun deyip nehre atar.  Tek kitap kurtulur yine de. Feridüddin Attar’ın kitabı. O imzalı olduğu için hatıra kıymetine geçer ve onu geri verir.
Mevlana acaba bugün şu konuyu mu konuşsak diye düşündüğü anda Şems’in o olayı anlatmaya başladığından bahseder. Mesela bi yazısında,Divanı Kebir’de bir gün alemleri seyretmek, hikmeti görmek istemiştim diyor. O anda Timsahın gözü olup, bir timsah gözünden dünyayı seyretmiştik. Ben de hayretler içinde kalmıştım. Deryanın timsahın gözünde bir bardak su kadar küçüldüğünü bilmiyordum” der. Asanaları hatırlatmıyor mu gerçekten. Ağaç olmak, sandalye olmak, aşağı bakan köpek olmak…Bir eşya’nın ya da hayvanın gözünden baktığımızı düşünün dünyaya. Belki Yoga’nın ileri seviyelerinde bunlar vardır.
Mevlana elbet hadis ehliydi. Ama Şems ona “mana”yı ögretmişti.
Ondandır gönülden gönüle işlemişler dersleri. Namazdan sonra gönül ehli olanlar biraraya gelip hiç konuşmadan oturur sohbet ederlermiş. Birbirlerine sevgilerini terennüm ederlermiş böylece. Buna sükutu sohbet derlermiş.
Yine bir gün yatsıdan sonra sükutu sohbete başlamışlar. O sırasa bir aralık kapı çalmış. Şems “ayrılık zamanı geldi,bize müsaade” deyip yerinden kalkıp kapıyı açmış. Ve açtığı anda hançerlenmiş. Sonrasını açıkçası kimse bilmiyor. Çeşitli rivayetler var. Ortalık kan gölüne dönse de, bedenini hiç bir zaman bulamıyorlar.
Böylece ölümüne bile düğün gecesidir diyen bir adamın, belki de tek dünyevi “Ah”ıdır Şems’in o gün vücuduna saplanan.
O’nun için şüphesiz ayrılış, O’na mana alemini gösterenden , gönülden gönüle ders aldığından, sükut-u sohbet edebildiğinden yoksun olmaktır.
Böyleleri yanımızdan eksik olmasın.
Muhabbetle,
uee
Not: Şeb-i Aruz gecesinden.

Lagom

“Basit ve gösterişsiz bir hayat tarzının hem akıl hem de vücut bakımından herkes için en iyisi olduğuna inanıyorum.”

“I believe that a simple and unassuming manner of life is best for everyone, best both for the body and the mind.”

The world as I see (Einstein, 1930)

İsveçte Malin’le  beraber bir kafe’ye girdik. Kahve siparişlerimizi verdik. Ardından siparişi alan kız, bize süt ve şekeri nasıl istediğimizi sordu. Cevap hazırdı:
-Lagom.
“Lagom” ile tanışmam bu vesileyle oldu.
Ben İsveçce bilmiyorum. Lagom “az” mı “çok” mu demekti?
Malin cevap verdi: “Just the right amount, enough”.
Tam dilimize çevirisi yok ama anladığım kadarıyla; lagom “kafi” demekti. Lagom kararındaydı.
Bana sadece kahve de değil her şeyde geçerli kültürlerine işlemiş bir kelime olduğundan bahsetti Lagom’un.
Sonra biraz etrafıma baktım. Evlerin büyüklüklerine, arabalara, insanların yaşayışına, giyim kuşamlarına. Düzenli, temiz, sırıtmayan. Hemen her şey yeteri kadardı.
Etraftaki çoğu şey “Lagom”du gerçekten. Yaşamlar makul düzeydeydi.
Kimse kendini olduğundan daha “….” göstermeye, sokaktaki hiç bir araba modeli birbirinden daha olmaya çalışmıyordu.
Mesela bir yere yürüyerek gidilebiliyorsa bisiklete binilmez, bisikletle gidiliyorsa metroya koşulmaz ya da arabanın kontağı açılmazdı.
Ya da partide tanıştığın ve hoşlandığın bir kıza bile ilk başta yemek teklif edilmezdi o yüzden. İlk “fika” yani kahve içme teklif edilirdi. Çünkü birbirini tanımayan iki insan için yemek fazla ciddi, fazla uzundu. Eğer kahve içerken elektrik alırsanız, sonra yemek için randevu verilirdi. Zaman ilişkilerde bile makul şekilde kullanılıyordu.
İnsanlar kendilerini kaybetmek isterlerse bile bunun için buna göre düzenlenen makul cuma ve cumartesi geceleri vardı.
Asırlar önce “Her şey zehirdir, mühim olan dozdur.” demiş toksikoloji (Zehir biliminin) kurucusu Paracelsus.
Bilmiyorum şu an bu topraklarda esamesi okunur mu ama,
“Lagom” sanki kafi dozdu.
Şimdi  ise hep “daha”sı var.
Neyse,  kahveye gidiyorum şimdi, bu kadarı kafi…
Esenlikle,
uee
PS: yemeğe de gittik 😉

Mozart of Chess

Magnus Carlsen.
Küçüklüğünde otizm teşhisi konmuş. Ailesi buna çok üzülmüş, kardeşinden santrancı öğrenip onu bir ay içinde yenecek hale gelince bunda bir gariplik olduğunu anlamışlar.
Magnus, hakkaten garip bir hafızaya sahip. Yüzü duvara dönük 10 santranç maçını aynı anda oynayabiliyor. Hem de  genelde hepsini kazanarak.
13 yaşında ailesi çok çaba sarfederek (para falan bulup) bir turnuvaya sokup,  onu zamanın dünya şampiyonu Kasparov ile karşılaştırmaya çalışıyorlar. Kasparov o zamana kadar hiç o kadar küçük bir çocukla oynamadığından fazla sallamayıp maça bayağı geç geliyor. Maç sırasında da tam tersi Magnus inanılmaz sıkılıp yandaki maçları izliyor.
Bu maçı ilk defa izlemek gerçekten çok zevkli, kasparovun hemen ortamdan ayrılışı, insanların şaşkınlığı için:
Bu maçtan sonra bu çocuğun içindeki cevheri gören kasparov onu eğitmeyi teklif ediyor. Ve artık usta-çırak oluyorlar.  Yıllar sonra neden beraberliği kabul ettin diye sorduklarında “çünkü karşımda kasparov vardı diyor”.
Şurada da daha o yaşta eski dünya şampiyonunu alt ediyor ve hemen ardından hakkında konuşuyorlar:

Santrançta “Elo rating” diye bir puanlama sistemi var. Böylece dünyanın her yerindeki oyuncuların seviyesi 3 aşağı 5 yukarı belli olup, oyunculardan karşılaştırmalı bir lig yapılabiliyor. Buna göre 2000’in üzerinde isen iyi oyuncusundur. Belli bir puanın üzerinde isen master (2200-2399),Türkiyenin en iyileri bu seviyelerde genelde.  2500 ise grandmaster seviyeleri. 2700 ise grand grandmaster ve bunlardan dünyada pek yok. 2800 isen artık Dünya şampiyonusun.  2800’in üzerinde altı insan var şimdiye kadar. Bunlardan ikisi hayatta. Kasparov ve Carlsen. Magnus şu anda gelmiş geçmiş en yüksek Elo puanına sahip. 2882.

Bu çocuğun özelliği, oynadığı hiç bir oyunu bir daha unutmuyor olması. Hafızasında onbinden fazla oyun olduğu söyleniyor. Düşünsene, milyonlarca ihtimal. Bunu canlı yayında test ediyorlar ve oyunun orjinalde oynandığı tarih dışında hepsini doğru hatırlıyor. Delilik. Gerçekten delilik.
En garip özelliği fazla düşünmeden oynaması. Yapacağı en doğru hamleyi hemen hissettiğini söylüyor. Sonrasında ise onun doğru olduğuna emin olmak için zaman harcıyorum diyor. Karşısında millet dakikalarca uğraşırken, o kalkıp başka oyunlarla felan ilgileniyor bu yüzden. Çok gıcık değil mi:?
Topalov adında ünlü bir santranç şampiyonuyla final mücadelesinde önce açık verip, sonra onu yeniyor. Oyun bittiğinde de Topalov’a kendisini nasıl yenmesi gerektiğini anlatıyor:))
Bir de, bir de şimdiye kadar ki dünya şampiyonlarının hepsinin genelde bir üslubu var. Hepsinini bir oyun tarzı var. Karpov, kasparov açılışları var adamlarını ismi ile anılan. İşin bir değişik yanı da Magnus’un böyle bir açılışı yok. Oyuna başlarken hiç sallamıyor diyorlar bu adam için. Rakibini hataya zorlayarak oyunu alıyor genelde. Sürekli baskı yapıp, oyunu fütursuzca domine etmeye çalışıyor. bir uslubu olmadığından fazla sevmiyorlar dolayısıyla Magnusu. Bunu rastgele açılışları onun iyileştirilmesi gereken tarafı olarak görenler de var, onu bu yüzden hiç sevmeyenler de. Tabi bunu zerre umursamıyor.
Yani tarzı bi tarzının olmaması.
Şimdilerde Magnus hala dünya şampiyonu ama elo puanı düştü. Bunu bilerek yaptığı söyleniyor, sponsorların dikkatini daha fazla üzerinde tutmak için. Şımarmış- esikisi kadar ilgilenmiyor olabilir bence. Doğru da olabiilir. Çünkü kaybettiği maçları genelde aptalca bir hatadan değil süreden felan kaybediyor. Karizmayı çizdirmiyor.
Son olarak santrancın blitz diye bir versiyonu var. Yıldırım santranç diyorlar. Çok hızlı oynanan ve her kişinin hamlesinin belli bir sürede (3 ila 15 dakika) bitirmesi gerektiği bir santranç şekli.  Haliyle Magnus düşünmeden oynadığı için Blitzde de dünya şampiyonu bir kaç senedir. Aşağıda bu adamın yıldırım santranç oynayışını da görebilirsin:
Yani bu adam da böyle bir adam hakkaten. Gerçekten aykırı. Şimdiye kadar bu spor hiç popüler değilken, şimi Sponsorlar peşinde dolaşıyor. Santrancı hiç olmadığı bir köşeye taşıyor kendi kendine.
Son olarak bir de hakkındaki kısa videoyu paylaşıp, bu günkü paylaşımımı bitiriyorum.
Yine en sevdiğim bölümü en sona sakladım. Magnus’a soruyorlar:
-Senin Santrancın Mozartı olduğunu söylüyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsun?
-“May be but Mozart ever asked how he does this?
i would be very impressed if he had a good answer to that.
Because it comes very natural to me. it is what i do…
Tanrı müziğini duyurmak için Mozart gibi küçük tıfıl bir adamı seçmiş herhalde,
Ve şu küçük beyinlerle bile neler yapabileceğimizi göstermek için Magnus’u…
Bunun özel bir formülü olduğuna inanmasam da, bu kadar iyi bir seviyeye gelip şu bilince sahip olmak galiba en güzeli:
“It is what i do…”
Esenlikle,
uee

Kış: Arılar ve Atlar

Eşek arısının hikayesi esasında eski zamanlarda okuduğum bir triathlon hazırlık kitabından alıntı. Okuduğumda çok sevmiştim. Hayat ilginç. İnsanın belki de kişisel gelişim kitaplarında, Mevlana’da, Zen’ de, Psikoloji raflarında aradığının bir triathlon kitabında karşısına çıkması ilginç. Tesadüf değil ama. Öyle bir şey yok. Hiç olmadı.

 Evet. Hikaye NASA’ daki bilim adamlarının  eşek arılarının aerodinamik yapısını incelemek istemeleri ile başlıyor. Neden? Çünkü kendi gövdesine nazaran bu kadar küçük ama bir o kadar verimli kanat yapısını ve hareketlerini çözerlerse uzayda çok daha az enerjiye ihtiyaç duyan çok daha uzun mesafe giden araçlar üretebilecekler. Bence doğanın diliyle her şey konuşulabilir zaten (Ki Gaudi’nin sözüdür).  Gerçekten ilk modellemeler başarısızlıkla sonuçlanıyor. Analizler, hipotezler, deneyler, ölçümler, karşılaştırmalar, tartışmalar… Hepsi bir sonuca çıkıyor. “Eşek arıları uçamaz”. Ne yapsalar, eşek arısı gibi büyük bir gövde o kanatlarla nasıl uçuyor ispatlayamıyorlar.

 Allahtan eşek arılarının bu çalışmadan haberi yok diye devam ediyor yazar. O küçük ve aptal görünen arı; kendi dünyasında, kendi uçma inancıyla, fiziğin bütün söylemlerine inat; kanatlanmış gidiyor.

Henry ford’un bir sözüyle devam ediyor hatta yazar:

“If you think you can, or think you can’t, you’re probably right.”

Mealen:

“Yapabileceğini ya da yapamayacağını, neyi düşünüyorsan; büyük olasılıkla haklısın.”

Eşek arısı yapabileceğini düşünüyor. Aslında bence düşünmüyor bile. O sadece uçuyor.

Evet hikayenin buraya kadarı bizim bildiğimiz kısmı. O yüzden ilk mottomuz “Think like bumble bee.”

Not: Bumble bee aslında yaban arısı demek ama ben eşek arısı demeyi tercih ettim 🙂

Hikayenin ikinci kısmı ise atlarla alakalı. Yarış atlarını bilirsin. Bilmiyorum bu konuya ne kadar hakimsin ama yarış atlarının aynı profesyonel sporcular gibi çok disiplinli ve sıkı bir antrenman ve beslenme programı vardır. Bizim küçükken yarış atlarımız vardı. Hatta birkaç tanesinin ismi benim ismimdi. Fırtına ümit:)  O yüzden okurken o manzara gözümde canlandı. Atlarımızın ne yediklerinde ne içtiklerine, hangi gün kaç dakika, hangi tempoda koşacağına, koşarken ki hava sıcaklığına, olacakları iğnelere, hangi sezon çok koşup, hangi sezon dinlenmeye geçileceğine o kadar çok dikkat edilirdi ki bence ben hayatım boyunca hiç o kadar kendime dikkat ve masraf etmedim. Hakikaten benden daha kaliteli besleniyorlardı. Atların da intervalleri, fartlekleri, güç antrenmanları, uzun koşuları, kısa hızlı koşuları, antrenman günleri ve dinlenme günleri vardı. Bu bakımdan koçları tarafından onlara özel yazılmış programları olan profesyonel atletlerden hiçbir farkları yoktu.

 

Ancak atletlerle aralarında önemli bir fark vardı. Atletlerden farklı olarak, hiçbir yarış atı bu hazırlık programını sorgulamaz.  Hiçbir at, onun koçu tarafından verilen antrenmanını yaparken ” bu yeterli olur mu?, acaba bu antrenman beni daha güçlü ya da hızlı yapacak mı?, Acaba bir dahaki antrenman için yeterli dinlendim mi?” diye sormaz. Bundan dolayı koşu tarafından ona önerilenden daha ekstra koşular yapmaz. Bundan dolayı onların motivasyonu bugün kötü koştum,bugün hava soğuktu, dondum ya da bugün diğer günlerden daha yavaştım diye bir sebepten dolayı asla düşmez. Umurlarında değildir. Ne antrenörleri ne kendileri bir günlük yavaşlıktan dolayı endişelenmezler. O yarış atları bir akış halinde performansları o gün ne olursa olsun yaşamlarına devam ederler. Çünkü koçun programı bellidir. Antrenmanlar süreklidir. Akış o koçun varlığıyla sürekli ve stabildir. İşte bu hazırlık yarış atının o önemli koşuda dereceye girmesini sağlar.

 

İkinci fark ise yarış günü. Yarış günü de atlar atletlere benzer şekilde gergin ve heyecanlı olurlar. “piss like racehorses” terimi de buradan gelir. Atlar ne olacağını, o günün “d-day” olduğunu bilir (bkz. D-day :2. Dünya Savaşı Normandiya çıkartması). Ancak hiç biri bu gerginliği diğer yarış atlarına bakarak gereksiz yere büyütmez. Hiçbir at başka bir ata bakarak onun bacakları ile dalga geçmez. Onların tek amaçları vardır. Koçları tarafından hazırlandığı o yarışta en iyisini koşmak. Daha hızlı, daha güçlü ve daha yalın. Ve gerçekten at yeteri kadar iyi ise, koçu da bu konuda güzel bir programa sahip ve iyi bir yol arkadaşı ise bu gerçekleşir.

 

İşte yazar, bölümün sonunda bu ikisini birleştirir. Eğer triathlon gibi multisport bir alanda ya da genel olarak hayatta başarılı olmak istiyorsan bir eşek arısı gibi düşünmelisin. Hiçbir şeye kulak vermeden, kendine inanarak, zaten yapmak istediği şeyi yaparak.

 

 İkinci olarak ise bir şeyi istiyorsan ona hazırlanmalısın. Ama bir yarış atı gibi hazırlanmalısın yukarıda bahsettiğim gibi. Bir koç tarafından. Seni bilen ve senden anlayan birilerinin varlığında. Beraber alarak bazı yolları. Mukayese etmeden, yola çıktıktan sonra sorarak ama sorgulamadan,  koçuna kulak vererek, onun dediklerini dikkate alarak, başka atlarla uğraşmadan…

Bu günlerde yaptığımız sıfır derecenin altında koşulan kilometrelerden, yapılan antremanlardan tutun da,

Normal hayatta elde etmeye çalıştığımız hedefler için tek bir cümle akılda kalsa aslında; hedefe ulaşmışımdır bu yazıda:

“Think like bumble bee, Train like race horses.”

Eşek arısı gibi düşün (düşünme!), yarış atı gibi hazırlan…

Esenlikle

uee

Kaynak:  The Triathlete’s Training Bible, 3rd Ed. by Joe Friel

Yeşil Çimenler

Hem sever, hem üzülürüm dinlerken. Dinlenirim bazen de…

Binlerce kez dinlemişliğim vardır herhalde.  Şarkı zaten güzel de; sözleri…

Ölen sevgilinin ölümsüz hikayesi. Belki de son ama en son hediyesi, isteği, dileği…

“Bir insan nasıl ayrı iken birlikte olur, Sevgi boşlukta nasıl var olur?” Anlatır sakince.

Evet. “Transcience”. Fanilik. Geçicilik. Süresizlik aslında. Son zamanlarda çok ama çokça rastlıyorum bu söze. Tesadüf değil tabii ki. Lügatımda tesadüfün üstünü çoktan çizdim . “On transience” diye bir makalesi var Freud’un. Arkadaşıyla çok güzel çiçeklerle dolu bir bahçede dolaşırken arkadaşının bir anda hüzünlenmesinden ve bunların bir gün yok olacağı düşüncesiyle yas tutmasından bahsederek başlıyor. Freud’a çok güzel şeyleri yaşarken gelen bu fanilik düşüncesi iki farklı hisse yol açar: Bir tanesi arkadaşınınki gibi keder ve matem ve diğeri de isyan. İnsan böyle güzel renklerin gözlerinin önünden gideceğin, kışın geleceğini, güzel olan şeylerin biteceğini kabul etmek istemez der. Ama geçer…  İşin bir de diğer tarafından bahseder. Bu fanilik matemle birlikte bir şeyler daha olduğunun farkına varmamızı sağlar. Hiçbir şeyin kesin ve ölümsüz olmadığının ve bizim kısıtlı zamanımız olduğu gerçeğinin. İşte bu anlayış aynı bu sonlu zaman diliminden aldığımız hazzı da arttırır. Çünkü her şey biter ve bu gerçek bizi bitmeden akışa bakıp daha fazla lezzet almamıza iter. 

Burada Gazali aklıma gelir: “Say ki öldün; yalvardın, yakardın, sana bir gün daha verildi.bugünü o gün bil, öyle yaşa!“. Dikkat edin.  Bu her günü hayatınızın son günüymüş gibi yaşamak ile aynı şey değil. Kesinlikle bir “Carpe Diem” değil. Gazali daha öteden sesleniyor. Gidip tekrar geri gelmekten…

Sadece bir gece açan çiçek, sürekli açık olandan daha az güzel değildir çünkü.  İnsanın bedenindeki ve yüzündeki güzelliğin giderek gözden kaybolacağı gerçeği bile taze bir tebessüm vermeli o an yüzümüze. O güzel gözlere. Çünkü Freud’a göre güzelliğin ve mükemmelliğin değeri o maddenin kalıcılığında değil, o anın bizde uyandırdığı hislerdedir.

Peki ya o çiçek, o obje, o kişi gidince? Yine aynı makaleye göre savaşın bitişi gibi olur. Kendi kırılganlığımızı keşfedişimizden başka bir şey kalmaz belki elimizde.  Yıkımın ardından daha temelden bir yapım başlar muhtemelen. Hislerimiz  solan çiçekten sonra daha taze bir çiçeğe geçer. Yok olmaz ama; ya şekil değiştirir ya devam eder. Kaybettiğin her şey bir gün sana başka bir surette geri döner.  Ve artık aynı bu sözlerde bahsedilen gibi “Hiçbir zamandan ondan bağımsız olamazsın, İçindeki bir kabarcık gibi süzülecek, Hiçbir zaman elveda demeyecek, gökyüzünü tarifleyecek.”

Bu şarkı gibi bir geçiş olur işte. Toprağın altına geçer en sevdiğin önce. Üzerinde yatılır, üstü temizlenir. Sonra ağaç olur. Gölgesinde oturup trenler seyredilir. Gökyüzünün nasıl olduğunu anlatırsın ona.  Gökyüzünün düşer sonra sözlerin üzerine. Böylece sevgi ayrılır madde ile. Ve seyahat eder özgürce.

“boşluğa karıştım ben

uçuyorum artık havada,

gölgemde dur,

artık herşey benden oluşuyor.”

 

Ve artık  kafanı koyduğun her yer artık evin olur…

 

Esenlikle,

uee

Burkina Faso

Batı Afrika’da burkina faso diye bir ülke var. Arada bizim kanallarda iç savaş haberleriyle yer alıyor. Burkina kelimesi Afrika’da kullanılan yulan dilinde “onurlu” anlamına geliyormuş. “Faso” ise kendi dilleri olan mori dilinde “insanlar” anlamına geliyor. ülke adı ‘onurlu insanların ülkesi’ anlamında. Ne güzel isim değil mi? Evet buraya kadar her şey çok güzel.

Ama “Burkina Faso” yeryüzündeki en fakir ülkelerden bir tanesi. Okur yazar oranı da aynı şekilde çok düşük. Yeryüzündeki okuma yazma oranı en düşük yer. Buna rağmen eğitim ücretli. Bundan dolayı kimse istese de kolay kolay senelik 65 amerikan doları verip okuyamıyormuş. Üstelik ortalama yaşam ömrü 50 seneyi geçmiyormuş.

Bunu okuduğumda yeniden düşündüm. “Gerçekten  burkina (onurlu) faso (insan) mıdır?” diye.
Bence bu ülkeyi bu hale getirip üstüne bu ismi verenlerin yeryüzünün en iki yüzlü,onursuz ve en şerefsiz insanları olması lazım.
Bunu yazdığım topraklarda yaşananlar da cabası…
Yeryüzünde adalet aramak artık sesini unuttuğumuz bir sevgili gibi.Konuşsa da tanımayacağız sanırım artık kim olduğunu…
Hiç bir yerde yazmasa da sessizce ama içten burkina faso olarak kalmamız dileğiyle.
Esenlikle
uee
Dipsiz nor: Şarkı o topraklardan çıkmış ve yine o toprakların hastalığı ile bu dünyadan ayrılmış Viktor Deme’ye ait. Okuyup, bu güzel katkıyı yapanlar hep var olsunlar…

Sessiz

 

sessiz oturabilir miyiz seninle?

aramızda yaprakların hışırtısından,

ve ceylanların hayata çıkışından

başka bir ses olmadan.

beni sessiz de sevebilir misin?

yağmur almış toprağı

ve üşüyen kainatı dinlerken,

araya dünya sözleri karışmadan.

biliyor musun çekirgelerin,

unutulmuş ülkelerin,

kahrından kuruyan nehirlerin

diliyle konuşabilirim seninle!

duyabilirim seni hiç konuşmadan.

kalbinin atışlarını duyabilirim

içinde bir yaz gezmesine çıkan çocuğu

ve dudağın en uzak sokağında

biriken dilini hayatın

sökebilirim, öğrenebilirim

sözcükler bağırtılar klaksonlar

ona karışmadan.

ay sesiyle, gün sesiyle, gül sesiyle

tırmanırım kalbinin tepesine ve işte,

zakkumların diliyle konuşabilirim seninle.

rüzgarın ve acının bildiği dilde

acelesiz, hiç yarışmadan,

sessiz oturabilir miyiz seninle?

K.Sayar

En önemli koşu

Armağan tüm koşu ekibine yılın bir özeti için , 2015 yılında yarıştığımız yarışlardan bizim için en anlamlısını sormuş.
Ben de düşündüm. Benim için en anlamlı yarışı, en önemli madalyayı seçmek gerçekten hiç kolay değil. Hepsinin farklı bir zorluğu, farklı bir güzelliği, farklı bir anlamı var. Hepsinin bendeki hissiyatı ayrı güzel.
Yılın başında Antalya’da sarılı ayağımla kendi en iyi yarı maratonumu koşmuştum mesela… Sakatlığımdan dolayı bu koşuya tamamen yüzerek hazırlanmıştım, bittiğinde parmaklarım hep kanamıştı. Dayanma gücü tavandı.
Daha sonra ben dahil kimsenin  Berlin’de bu dereceyi alt-üst edeceğinden haberi yoktu. Döndüğümde artık 1:25’lik bir yarı maratonum vardı. Kondisyonum orada sınıf atlayacaktı.
Sonra baktım eğlenceli gidiyor, Türkiye’de ultraların başlangıç noktası İznik’te güle oynaya inanılmaz manzaralarda zıpladım, son kilometrelerde eskort kız takip edene kadar farketmesemde, bitişte kürsüye çıkacaktım.
Derken Sapanca da daha koşuya başlamadan yazılarını okuduğum, duayen deyip takip ettiklerimin bu sefer canlı ayak izini takip ederek, onlarla ultra koşarken bulacaktım kendimi. Hoca bildiğin insanların ayak izlerini takip edebilmek…. Bir şeyleri doğru yaptığımı hissediyordum.Çok farklıydı.
Bu da yapılır mı derken;, Ürgüp’ten çıkıp Erciyes’in tepesine karbon atım “Çat kapı”yla 90K’lık bir mesafeyi çok da zorlanmadan çıkabilecektim. Bir ilçeden bi başladık,çat-kapı başka bir ilde, heybetli bir dağdaydık.
Artık “zor”un tanımı değişmişti zaten. “Zor” zaten zevkliydi.
Esas “Zor” ise yaparken sevmediğin bir şeye verdiğin isim olabilirdi.
Olmak istemediğin bir şeyi sürekli olmaya çalışmak hakikaten “zor” olurdu…
Ondandır, İstanbul’da Ruslarla ve Çanakkale’de Anzaklarla kulaç kulaca boğazlar kolayca geçilecekti…İkisi de farklı akıntılı, ikisi de güzel bir tattı…
İstanbul’da adaların gezintisi dağ bisikletleri ile atılacaktı. Büyükada, Burgazada, Heybeli…O  patika yollar, uçtuğumuz merdivenler, gemiyi yakalamalar…İnanılmazdı…
Senenin başındaki uzaklar, sanki senenin sonuna doğru yakın,
Yapılamazlar bir hayli yapılır oldu,
Yılın başında gitmeyi planladığım “kasabadaki evin” bacasından tüten dumandan fazlasını görür olmuştum artık. Kapı oradaydı.
O kapının önünde, bu işi düzgün yaptığını düşündüğüm insanlarla yanyana gidebiliyor, yanlarında da zıplayabiliyordum artık,
Ardından bir kaç yarışta kürsüye çıkarak bunu pekiştirmiştim.
Sonra Gloria- Half Ironman dediler.  Türkiye’de ilk defa yapılan bu organizasyonun keyfini çıkarttık. Hem de tüm aksiliklere inat güzel bir dereceyle. İlk triatlon bir Half-Ironman olur muydu? Oldu işte. Bir şeyi kalbine kazırsan olur zaten.
Katılımıyla, kürsüsüyle bir sürü madalya kattım yani arşive…
Hiç yapmadığım şeyleri, hiç görmediğim yerlerde, daha önce katetmediğim mesaflerde…
Şimdi yine asıl soruya dönecek olursak:
2015’in en güzel koşusu hangisi ya da bunlardan hangi madalya benim için en önemlisi?
Bence bunların hiçbiri…
Benim en güzel koşum,
21 Mart Cumartesi günü Ankara ayazında, evimin hemen yanında ani bir kararla son anda katılmaya karar verdiğim, 5-6 K’lik bir sabah koşusuydu.
Çünkü madalya değil de bir “bumble-bee” kondu o gün omzuma.
O gün bugündür burada….
Esenlike,
uee

Ud ve Mızrap

Bugünkü yazıda geçen sene keşfettiğim, sonrasında ise benim müzik alışkanlıklarımı bayağı değiştiren bir gruptan sana bahsedeceğim.

Kendileri Le trio Joubran. Filistinli üç kardeş. 3 nesildir ud yapımcılığı ile uğraşan bir aileden geliyorlar. Hem zanaatkar hem de sanatkarlar. Bu olayı çok seviyorum. Çaldığın aleti yapabilmek mükemmel bir şey olsa gerek. Her kıvrımına hakim olduğun, bırak hakim olmayı her kıvrımını kendin verdiğin bir şeyi kullanmak ayrı bir haz verse gerek. Şahsen ben motorumun kendi bakımını yaptığımda bile ayrı bir mod’a sahip oluyorum. Adamlar ud’u kendileri yapıp kendileri çalıyor. İnanılmaz.

Filistinli olmaları dolayısı ile o toprakların havasını istemeden de olsa yansıttıklarını hissediyorum dinlerken.

Seninle, hakkında zamanında yazdığım aşağıdaki yazı ile birlikte paylaşmak istedim:

İşte bu şarkıda bence öyle bir şarkı,sanki bazı sesleri kulağıma sanki kalubelada çalınmış. Aynı insanlar gibi bazı ezgilerle de tanışıklığım sanki bu dünyaya gelmeden çok önceleri elest bezminde kararlaştırılmış.
Dinle. İşte öyle bu dünyaya gelmeden kulağa çalınan bir şey gibi masar. Udi ile Ud yapımcısının aynı olduğu; zanaatkar ile sanatkarın birbirine karıştığı yerler buralar.

Dinle. Her notasında yetiştiği toprağın acısı, kederi, hüznü var. Her telde kopan, kaybedilen o güzel canlar.

Dinle. Müzik ve inançla tartışılmaz. Ancak şunu hiç unutma dedi çocuk, dinlerin tarihi en kanlı tiranlıkların tarihinden bile daha az kanlı olmaz.

Dinle.Tam da bu parçanın doğduğu coğrafyada, inandığı şey uğruna fersah fersah uzak bir kıtadan gelmiş ve bir buldozerin altında kalarak can vermiş dünya güzeli bir kızın ölmeden önce annesine yazdığı son mektubun şu son satırlarını okurken dinle:

“…I should at least mention that I am also discovering a degree of strength and of basic ability for humans to remain human in the direst of circumstances – which I also haven’t seen before. I think the word is dignity. I wish you could meet these people. Maybe, hopefully, someday you will.”

Dinle. Belki mızraplarının ucu ateşten. ama o topraklardan çıkıp da, yürek dağlamamak ayıp olurdu zaten…

PS:

Kalubela:inanışa göre, insan ana rahmine düştükten 40 gün sonra vücuduna ruhun üflendiği an.

Elest Bezmi:kur-an’ı kerim’de anlatılır ki: Allah dünyada hiç bir şey yokken, hatta dünya yokken, ruhlar alemini yarattı.sonra bütün ruhları bir araya toplayıp sordu,elestü bi- rabbikum? yani: ben sizin rabbiniz değil miyim? ruhlarımız bu soru karşısında ‘kalu: bela’ dedi: ‘sen bizim şüphesiz rabbimizsin’.. bu meclis varlığın ilk toplantısıydı.bütün ruhlar orada şahit tutuldular, ta ki dünyaya gelip bir bedene girdikleri vakit sözlerinden dönmesinler… ezel bezmi’nde yan yana olanlar, birbirlerini görenler, konusanlar; bu dünyaya geldiklerinde de yan yana ve yakın olurlar… (aşk, işte o ezel gününe dayanır)

Esenlikle,

uee

Çingeneler

Sabah gelirken bir Barcelona şarkısı dinledim. Söylediğim gibi kendisi aslında güneyden ama zamanında tüm o coğrafyayı şenlendirmesini bilmiş bir adam.

Gitaristimiz paco bu sefer. Vicente’nin hocası, Camaron’un öğrencisi. Bir nevi ara kuşak yani. İkisini de andırır çalarken zaten.

Onun vefatında zamanında aşağıdakini yazmıştım.Paylaşmak istedim:

“…

Bugün yeryüzünden büyük bir müzisyen göçtü dostlarım. Kendisi yaşayan gitaristlerin hilafsız en iyilerinden biriydi. Rodrigo’nun gitar konçertosunu kendisine çalıp, beğendirendir. Zaten eksiksiz çalan çok az insandan bir tanesiydi… Her dinlediğimde bu adam nasıl bu kadar güzel ve nasıl parmakları bu kadar hızlı derdim. Camaron sayesinde tanışmıştım. Bir arkadaşım ilk dinlettiğinde 3 kişi çalıyor zannetmiştim. Şimdi onun (Camaron’un) yanına gitti. Onun da vefatında İspanya’da bir sokak çingenesi için genel yas ilan edilmişti. Cenazesine milyonlar katılmıştı. Böyle büyük adamdır bu adamlar. Paradan puldan değil cenazesine gelen milyonlardan anlarsınız büyüklüklerini. Bayraklar bile yarıya indirilir Paco’lar için. Keşke herhangi ama herhangi bir şeyi onun gitarı çaldığı kadar mükemmel yapabilseydim. Şans değil tabi bu işler. Sizden daha iyi kimse çalabilir mi diye sorulduğunda “ben günde 8 saat çalışıyorum biri çıkıp 8 saat 15 dakika çalışırsa her gün, benden daha iyi çalar” demiştir. Artık Camaron’la beraber başka dünyalarda huzur içinde yatsınlar. Ya da orda da gitarı ağlatıp, Flamenko çalsınlar…

Zaten Çingeneler ölüme ağlamaz, ellerini çırpar ve şarkı söylerler.

…”

Esenlikle,

uee

Quo Vadıs?

Bugün yine yeni bir hikaye ile beraberiz. Menümde biraz mistik şeyler var. Kesin olarak kavrayamadığım şeyler. Esrarlı şeyleri severim zaten. Belki de bu yüzden psikoloji ilgi alanım. İnsanın hareketleri ve düşünceleri arasındaki biraz biyolojik, az biraz kimyasal, az çok sempatik, kimi zaman nevrotik bağlantılar hep dikkatimi çekmiştir. İnsanlık olarak her gün yeni bir çekmecesini açtığımız gizemli dolaplar bunlar… Belki de Heisenberg’in belirsizlik ilkesinde dediği gibi “hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğimizi kesin olarak bildiğimiz şeylerden biri”. Bu ifadeyi de çok severim. “Hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğimizi kesin olarak bildiğimiz şeylerden biri.” O bunu atomun hem yerini hem de hızını aynı anda bilemeyeceğimiz konusunda söylemişti. Ben de burada insan için söylüyorum.  Hatta aslında bilemesek de öğrenmeye çalışmanın çok güzel olduğunu düşünüyorum. Aslında yolun kendisi değil miydi zevkli olan. Evet bunu bize belki okulda öğretmediler. Nice önemli şey gibi. Ama Murakami’nin de dediği gibi:  “okul, işte öyle bir yerdir. Okullarda bizim öğrendigimiz en önemli şey, en önemli şeylerin okullarda öğrenilemeyeceği gerçeğidir.” Her ne kadar bizim gibi belki de haddinden fazla okuyan insanların yüzüne belki de tokat gibi çarpan bir cümle olsa da kısmen hak verdiğimi söyleyebilirim. Bu konu zaten yine çok okuyanlar tarafından  Dunning-Kruger sendromu gibi çalışmalarla da ispatlanmış durumda. Hal böyleyken dilersen bu bahsettiğim yarı mistik alemlere dalıp egolarımızı biraz kenara bırakalım.

Quo Vadis? Diye sorar İsa. “Nereye gidiyorsun?” Aslında bu tekrar tekrar farklı yerlerinde sorulur semavi kitapların belli satırlarında. Aslında hikayeden anladığım kadarıyla İsa havarilerinden Petrusa cevap vermiştir bu deyişle:

16: 5 – “Şimdiyse beni gönderenin yanına gidiyorum. Ne var ki, içinizden hiçbiri bana, ‘Nereye gidiyorsun?’ diye sormuyor.

Aslında dahası varmış:

Bizim Aziz peter, imparator Neron’un zulmunden kurtulmak için Romadan kaçarken yolda İsa peygamber ile karşılaşır ve ona ”quo vadis?” diye sorar, buna karşılık isa peygamber: ”Romaya, yeni baştan çarmıha gerilmeye gidiyorum, zira sen benim kurtaracağım insanları terk ediyorsun” diye cevap verir.

Kuran’da da  buna benzer”el fela ya kedun” diye bir ibareye sıkça rastlayabiliriz mesela. “Ne kadar az düşünüyorsun!.”

Basit bir nereye gidiyorsun sorusunun beni getirdiği noktaya bakar mısın? Nereye gittiklerini bilen ya da bildiklerini zanneden yollarından birkaç insan var ki onlara “adanmışlar” diyorum ben kısaca. Bu bahsettiğim öyle bir adanma ki canlarını bu uğurda heba etmekten zerre çekinmemişler. İnsanın kendi canına kıymasını tabii ki tasvip etmiyorum. Ama kendi canına bile kıyacak duruma gelen psikolojiye işaret ediyorum.

Bu adanma durumunun çok çeşitli sosyolojik nedenleri var tabi. Ama burada bunları sayıp seni sıkmayacağım. Bir insan Hasan Sabbah’ın vaad edilen cenneti için canına rahatlıkla kıyabilirken(egoizm), kimisi normal hayatta da silik olup, kendini yok sayarak, bulunduğu grubun içinde benliğini kaybedip çevresi için kendinden vazgeçebiliyor (alturism). Dediğim bunların sosyolojik ayrıntısına girip seni sıkmayacağım. Ama aşağıda sayacağım birkaç örnek var ki bence nereye gittikleri konusunda kendilerinin hiçbir şüphesi yok.

Bunlardan birincisi: Thich quang duc. Adının nasıl telaffuz edildiğini bilmiyorum. Bununla ilgilenmiyorum. Sadece Vietnamda ki faşizmi ve rejimi protesto etmek için üzerine benzini döküp kendini ateşe verdiği bir sahne var ki onu aklımdan çıkaramıyorum. Lotus pozisyonunda, hiç kılını kıpırdatmıyor yanarken. Bu nasıl bir benlik (ya da hiçlik) seviyesidir, nasıl bir bilince ulaşmaktır henüz kavrayabilmiş değilim. Nasıl bir insan hiç acı hissetmez? Nasıl sesini bile çıkarmaz cayır cayır yanarken. Ama kavradığım bir şey var. Ancak nereye gittiğini bilen bir insan bu kadar rahat can verebilir. Yolu belli olan biri. Kendini yolunda hiç eden biri. Adanmış bir insan son nefesine kadar yanarken hiç kıpırdamaz.

Gelelim, ikinci  ve son hikayeye. Bu hikaye esasen aşağıdaki şarkı (ilahi) nin hatırlanma hikayesidir.

Devrin en ünlü Melami mürşidi Sütçü Beşir Ağa, 90 yaşında, Sarayın emriyle Sarayburnu’nda boğdurulur (Melamiler aslında bir tarikat olmayıp, modern dünyanın inanç felsefesini asırlar önce benimsemiş bir grup. Genellikle kendilerini gizlediklerinden toplum içinde kim olduklarını göstermezler. Şarkının sözlerindeki “sayılmayız parmak ile” buna işaret etmekte) .  Bunun üzerine 40 ihvani saraya gidip bunun haksız bir infaz oldugunun ilan edilmesini ya da kendilerini de idam etmelerini söylerler. Sonunda onlar da idam edilirler.İdama giderken yolda bu ilahiyi söyledikleri rivayet olunur. (Sözlerdeki “Tükenmeyiz kırmak ile” de bunu anlatıyor)

Bu yol şüphesiz onlar için Allah’da yok olmak (fenafillah) ya da burdan gidip Allah’da var olmak (bekabillah) mertebesine giden yol olacaktır.

Evet hikayeler böyle. Bu ilahi ve rastlaştığım güzel mealiyle seni yalnız bırakıyorum:

***

Zahit bizi tan eyleme. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir ey zühtüne(ibadetine) güvenen. Hiçbir şey zannettiğin kadar değildir. Hiçbir şey hafsalanla sınırlı değildir.Onun için, ta’neyleme kimseye.Küçümseyerek bakma, küfretme. Hafife alma en hafif görüneni bile. Hafif sandığının altında eziliverirsin sonra.

Hiç ummazsın da, tek bir “hû” yeter buna..

Küçümsediğin kimin yolunda yürümekte veyahut kimi himaye etmekte bilemezsin. “Her seher açılıp da solmayan”ın ahını alma sakın.O’nun ahı sana ağır gelir.. Taşıyamazsın.

*****

Biraz garibim di mi? Değişik şeyler paylaşıyorum.

Ama,

“Gören bizi sanır deli,

usludan yeğdir delimiz”

Hadi ben deliyim,

Siz nereye gidiyorsunuz ?

Sizin davanız nedir?

Esenlikle,

uee

Mihr-ü Mah

Cihan padişahı kanuni sultan süleyman’ın ve büyük aşk’ı hürrem sultan’ın efsane aşklarının meyvesine verdikleri isimdir.

mihr-ü mah farsça da “güneş + ay” demektir. Efsanesi secde ettirir.

Büyüdüğünde mihrimah sultan’ın taliplerinden biri sarayın baş mimarı olanmimar sinandır…

Fakat kanuni biricik kızını rüstem paşa ile evlendirir ama bilinen odur ki sinan, mihrimah sultan’a deliler gibi aşıktır.

İstanbul’un en güzel yerlerinden birine, üsküdar’a, mihrimah sultan adına bir cami yapması istenir kendisinden. bu heybetli cami inşa edilirken bir yandan kendi aşkını anlatır sinan hiç şüphesiz ve eserine sanki eteğini giymiş bir kadının dış çizgilerini verir..

Padişah fermanı ile yaptırılan bir eserdir, ama sinan’ın söyleyecekleri bununla bitmemiş olacak ki…

Bu eserden 14 yıl sonra o güne kadar ilk defa, padişah fermanı olmaksızın,edirnekapı’da pek kimsenin ilgilenmediği ıssız, yalnız ama istanbul’un yüksek bir tepesine, sanki aşkının gizli, ıssız ve yalnızlığını ama bir o kadar büyüklüğünü haykırmak istermişcesine ikinci bir eser yapmaya koyulur mihrimah sultan’a…

Derler ki; cami mihrimah sultan’ın o duru, gösterişsiz ve bir o kadar asil güzelliğine istinaden küçücüktür ve sadece otuzsekiz metre bir minareye sahiptir. bir adet incecik kubbesinin üzerindeki 161 pencere ise iç güzelliğinin ne kadar aydınlık ve berrak olduğunu temsil eder. bu sayede gün ışığının her köşede adeta dans ettiği kadınsı edalı camide, içerideki

sarkıtlar ve minare kenarlarındaki upuzun işlemelerde de mihrimah sultan’ın o güzel ayak topuklarını döven,upuzun saçları tasvir edilmiştir.

İki caminin de yerleri; güneşin doğum ve batım yerleri tespit edilerek yapılmıştır.

Edirnekapı’daki mihrimah sultan camii’ni ve üsküdar’daki mihrimah camii’ni aynı anda görebileceğiniz bir yer seçilirse, günbatımında (elbette, yılın sadece bir gününde ki, o gün mihrimah sultan’ın doğum günü olan gece ile gündüzün uzunluğunun birbirine eşit olduğu yirmibir mart günüdür) göreceğiniz muhteşem manzara şudur:

Edirnekapı camii’nin tek minaresinin arkasından tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, üsküdar’daki camiin minareleri arasından ay doğar !

Stone Cutter

Once upon a time there lived a stone cutter, in a small village. All day long he worked hard, cutting the hard stones and making the shape which were needed by his customers. His hands were hard and his clothes were dirty.
One day he went out to work on a big stone. It was very hard to work and the sun was very hot. After spending several hours cutting the stone, he sat down in the shade and soon fell asleep.
After sometime, he heard sound of somebody coming. Walking up he saw a long procession of people. There were many soldiers and attendants and in the middle, in a palanquin, carried by strong people at the king .
How wonderful it must be to be the great king thought the stone cutter . How happy I would be if i were the king instead of a poor stone cutter.
As he said these words, a strange thing happened. The stone cutter found himself dressed in silk clothes and shining jewels. His hands were soft and he was sitting in a comfortable palanquin.
He looked through the curtains and thought, How easy it is to be a king, these people are here to serve me.
The procession moved on and the sun grew hot. The stone cutter ,now the king ,became too warm for comfort. He asked the procession to stop so that he could rest for some time .
At once the chief of the soldiers bent before the king and said Your Majesty, only this morning you swore to have me hanged to death if we did not reach the palace before the sun set.
The stone cutter felt sorry for him and ordered the procession to go on its way again.
As the afternoon wore on, the sun grew hotter, and the king became more and more uncomfortable.
I am powerful, it is true, but how more powerful the sun is, he thought I would rather be the sun than a king.
At once, he became the sun, shining down on the earth.
His new power was hard to control.
He shone too strongly, he burned up the fields with his rays and turned the ocean into vapour and formed a great cloud which covered the land.
But no matter how hard he shone, he could not see through the clouds.
It is obvious that the clouds are even stronger and more powerful than sun said the stone cutter, now the sun, I would rather be a cloud.
Suddenly he found himself turned into a huge dark cloud.
He started using his new power. He poured rain down on the fields and caused floods. All the trees and houses were swept away but a boulder, which once he had been cutting when he was a stone cutter was unmoved and unchanged.
However much he poured down on the stone it did not move.
Why that rock is more powerful than I am said the stone cutter now a cloud. Only a stone cutter could change the rock by his skill. How I wish I were a stonecutter.
No sooner he said the words that he found himself sitting on a stone with hard and rough hands.
He picked up his tools and set to work on a boulder, happily.

Jolene

Jolene esasında bir dolly parton şarkısı. Bence bir kadının bir kadına yazdığı en güzel şarkılardan biridir jolene. Üstelik öyle lezbiyence hislerle yazılmış bir şarkı da değildir. tam bir çaresizlik öyküsüdür.

dolly (esas kadın) sevgilisine delicesine aşıktır. mutlu giden ilişkileri, jolene isimli bir kadın* tarafından sallanmaya başlamıştır. dolly, sevgilisinin artık jolene’den hoşlandığını, onun için kendisini terketmek üzere olduğunu düşünmektedir. haklıdır da.. çünkü jolene her erkeğin hayallerindeki gibi neşe dolu, muhteşem bir güzelliğe sahip, tüm erkekleri etkileyebilecek kadar cazibeli ve egzotik bir hatundur. dolly bu hatunu tasvir ederken şöyle diyor “gülüşün bahar tazeliği, ses tonun yumuşacık bir yaz yağmuru gibi. ben ise seninle yarışamam bile”

“your smile is like a breath of spring
your voice is soft like summer rain
and i cannot compete with you, jolene”

adam artık sırılsıklam jolene’e aşık olmuştur. geceleri dolly ile birlikte yatıyor ama rüyalarında sadece jolene’i görüyor, uykusunda onun ismini sayıklıyordur. üzüntüsünden uyuyamayan dolly ise bu olanlara şahitlik ederek çaresizlikten ağlama noktasına gelmiştir. ama malesef bu durumu değiştirebilmek için yapabileceği hiçbir şey yoktur.

“he talks about you in his sleep
there’s nothing i can do to keep
from crying when he calls your name, jolene”

dolly gerçeklerin farkındadır. jolene gibi kusursuz bir kadın, sevgilisini ayartabilmek için her türlü donanıma sahiptir. istediğin her erkeği baştan çıkarabilirsin, ama benim sevdiğim adamı bana bırak. çünkü ben bir daha asla başkasını sevemem diye yalvarır dolly ve jolene’e şöyle seslenir: onun benim için ne demek olduğunu bilmiyorsun.

“and i can easily understand
how you could easily take my man
but you don’t know what he means to me, jolene
you could have your choice of men
but i could never love again
he’s the only one for me, jolene”

dolly artık jolene ile konuşmaya karar verir. mutluluğu ona ve onun vereceği karara bağlıdır çünkü.

“i had to have this talk with you
my happiness depends on you
and whatever you decide to do, jolene

jolene sana yalvarıyorum, benim erkeğimi alma.
yapabilirsin biliyorum, ama lütfen yapma.

jolene, jolene, jolene, jolene
i’m begging of you please don’t take my man
jolene, jolene, jolene, jolene
please don’t take him even though you can
jolene, jolene”

White stripes coverı güzeldir. Jack white ağlamaklı bir ses tonuyla söylediği şarkının nakarat kısmında seyirciye arkasını döner, davulun önündeki mikrofona geçer ve meg’in gözlerine bakarak jolene diye haykırır.

Orjinali:

Çok konuşulan white stripes yorumlaması:

Benim orjinali ile birlikte favorim:

Esenlikle,

uee

Remember, 5th of Nowember

İngiltere’deki büyük isyanın günü. Her yıl  5 Kasımda, V for vendettayı tekrar seyrederim, en azından bir parçasını. Ne güzel filmdir. Ama sana filmden bahsetmek degil amacım. Ne de isyandan…Bu filmin müziği konu olan.

Karşılıksız bir aşkı anlatan İsveç türküsüdür Herr mannelig…En beğendiğim iki versiyonunu seninle paylaşıyorum.

Hikayeyi kısaca özetlemek gerekirse:

Genç ve yakışıklı herr mannelig’i gören trol kızı aşık olur ve aşkını anlatır ona.tabi zavallı kız bilmez insanların dünyasında; erkek milleti sevmez kadının ilk adımı atmasını ilişkilerde…

Bu manneligin bir de kendi köyünde* görüştüğü bir kız da vardır (ki zaten kendisi genç kızların sevgilisidir, her kız iç geçirerek bakmaktadır, gerek cesareti gerek yakışıklılığı dillere destandır).

Ama trol kızı bilmez, o dağların kızıdır, ne bilsin medeni hayatı.

Trol kızı cesaretini toplar karşısına çıkar bu yakışıklı adamın ve der bozuk isveçcesiyle ” herr mannelig benimle evlenmez misiniz? sizin için herşeyi göze alırım, nolur evet veya hayır deyin.benimle evlenir misiniz , evlenmez misiniz?”.cevap bekler trol kızı, bu sırada evlenmeyi kabul ederse ona nasıl hediyeler verebileceğini anlatır.

Herr mannelig dinler tüm bunları, çıkarmaz sonuna kadar sesini ki trol kızı anlatsın, egosunu okşar tabi bunca sevilmek.bitirince herr mannelig cevaba başlar “bu hediyeleri kabul etmekten onur duyardım ancak…” .trol kızı bu “ancak” kelimesine takılmadan heyecanla bekler cevabı.”…ancak…siz hristiyan değil kötü bir trolsunuz evlenemem sizinle der”

Bunun üzerine trol kızı ağlayarak ve sanki cevabı duymamış gibi tekrar sorar “herr mannelig benimle evlenir misiniz?evet veya hayır bir cevap verin.evlenmez misiniz benimle?”…

O sırada atını başka yere sürmüştür bile herr mannelig, kızı arkasında bırakmış, boynu eğik ,kalp kırmanın verdiği huzursuzlukla köyüne doğru ilerler…

Trolkız hemen mağarasına kaçar bu üzüntüyle, o kadar büyük bir acı duyar ki kalbinde, öyle bir çığlık atar ki bu acıyla…tüm dağ sarsılır, ağaçlardaki tüm kuşlar uçar, hatta bu kuşlar trolkızın yanına gelir onlar da ağlarlar…ama kimse dindiremez bu troll kızın göz yaşlarını…

Herr mannelig ise muhtemelen düğün dernek yapıp, bi düzine çocukla aptal hayatına devam eder.

Haggard ise kendine göre yorumlamış ama bence çok güzel yorumlamış. İsyanı anlatmış. Trolün o çığlığını duyurmak için tekrar bestelemiş resmen.

Umarim sen de beğenirsin…

Esenlikle

uee

Pencere

Belki tavladan farketmişsindir. ‘Penc’ derler ya. İşte ‘Pencere’ farsçadaki ‘penc’ ten yani ‘beş-5-‘ten gelirmiş. Kelime anlamı “beşinci yol” sözlükten direk çevirince…

…İşte dört duvarın arasında sıkışanlara beşinci yol olmus hep bu pencere. İlginçtir herkes bir söze mecaz katar,  diğer sözlere benzetmeye çalışır şiirlerde şarkılarda… Teşbihlerin en beliğlerini yapmaya çalışırlar. Hâlbuki pencere de durum tam tersi. Asıl anlamı beşinci yol. Diğerleri ise sadece yan ya da yanlış kullanımı.

Bu kadar etimoloji bu hikâyeye yeter. Yoksa pencereden atlayabilirsin. İşte bugün bizden bir şarkı var. Çok başarılı bence. Bilmemen mümkün değil de hatırlatmak istedim sadece.

Bazen bağıra bağıra söylemek için birebir.

Foto ise çok tatlı bir italyan penceresi. Eski ama çok estetik durmuyor mu?

Bugün hikâye kısa ama basit.

Dört duvar arasında kaldığını hissettiğin o anlarda hep bir penceren olması dilegiyle…

Esenlikle,

uee

Davet

“Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor. Özlediğin, arzuladığın şeylerin hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini, bilmek istiyorum.

Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor. Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için, aptal gibi görünme riskini göze alıp alamayacağını bilmek istiyorum.

Saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye çalışmadan kederlerimizle yüzleşip yüzleşemeyeceğini bilmek istiyorum.

Yüreğin doğanın ritmi ve yaşama sevinciyle dolu bir sevdanın sınırlarına vardığında, o sınırları feda edip edemeyeceğini bilmek istiyorum.

Anlattığın hikâyenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Kendi ruhuna ihanet etmemek için bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratmayacağını bilmek istiyorum. İhaneti göze aldığın her seferinde, sonuçlarını ayakta karşılayıp karşılayamayacağını bilmek istiyorum.

‘Güven’ kelimesinin senin için ne ifade ettiğini bilmek istiyorum. Bazen sana karanlık gibi görünse bile, gelen günün içindeki o büyülü ışığı görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum.

Hatalarımıza fırsat verip vermeyeceğini, bir gölün kenarında durduğumuzda ‘gümüş ay´a benimle birlikte “EVET!” diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede yaşadığın ya da neye sahip olduğun beni ilgilendirmiyor. Keder ve umutsuzlukla geçen bir gecenin ardından, kırılmış, yorgun ve bitap, ayağa kalkıp kalkamayacağını; ‘çocuklar’ için yapılması gerekenleri yapıp yapamayacağını bilmek istiyorum.

Kim olduğun, buraya nereden ve nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor. Birlikte bir ateşin ortasında düştüğümüzde, gerektiğinde yanmayı göze alıp alamayacağını bilmek istiyorum.

Yalnız kalmaya katlanıp katlanamadığını bilmek istiyorum. İçinde yüreğinden başka tutunacak hiç bir şeyin kalmadığında, o amansız varlığını sevmeye devam edip edemeyeceğini bilmek istiyorum.

Bugüne kadar ne öğrendiğin, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor. Diğer her şey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum…”

Oriah Mountain Dreamer – “İnvitation”

Leaving Olympia

We are all born and someday we’ll all die. Most likely to some degree alone. What if our aloneness isn’t a tragedy? What if our aloneness is what allows us to speak the truth without being afraid? What if our aloneness is what allows us to adventure – to experience the world as a dynamic presence – as a changeable, interactive thing?

If I lived in Bosnia or Rwanda or who knows where else, needless death wouldn’t be a distant symbol to me, it wouldn’t be a metaphor, it would be a reality.

And I have no right to this metaphor. But I use it to console myself. To give a fraction of meaning to something enormous and needless.

This realization. This realization that I will live my life in this world where I have privileges.

I can’t cool boiling waters in Russia. I can’t be Picasso. I can’t be Jesus. I can’t save the planet single-handedly.

I can wash dishes.

By Rachel Corrie — January 20

Kuş ve Uçuş

 

Afrika’da bir zenci kabilesinde geleneksel olarak daha çocuk doğmadan ona bir şarkı atfederlermiş. Daha doğrusu anne çocuk sahibi olma kararını verdiği zaman onun için bir şarkı seçermiş. Bebek doğduğu andan itibaren o şarkıyı kulağına ismi gibi fısıldanır, sonra da herkes bebeği bu şarkı ile bilirmiş. İnsanlar özellikle kabilenin yaşlılari bebeğe hoşgeldin demek için seçtikleri bu şarkıyı ona söyler dururlarmış.

Öyle ki kişi artık ergenliğe geldiğinde kabiledeki herkes o şarkiyi ezberden bilirmiş.

İşte bu kabilede doğan çocuk önemli bir olay yaşadığında kaza, reşitlik, okula başlama vb. gibi herkes bu şarkıyı söyleyerek hayatındaki bu dönüm noktasını ona hatırlatırmış. Bu zamanla insanların birbirini onore etme şekli haline gelmiş.

Hatta ve hatta kabileden birisi suç işlediğinde, kabiledeki hemen herkes toplanır, suç işleyen insanı bir daire içine alır ve hep bir ağızdan o adamın geldiği şarkıyı söylermiş. Böylece cezalandırmanın aksine sevgi ve o kişinin kimliğini hatırlatmakla onu bir daha böyle birşey yapmaktan vazgeçirirlermis.

Şarkıyı duyan kişi, eski günlerini, çocukluğunu, eski masumluğunu, kim olduğunu ve bütün o çevresini hatırlar, yaptığı suçtan utanır ve bir nevi kendi kendine herhangi bir ceza olmadan rehabilite olurmuş.

Evet, biz belki afrika kabilelerinde yaşamıyoruz. Türkiye’nin başkentindeyiz. Modern denilen ama bazı ilkel dediğimiz kabilelerden bile öğrenilecek şeylerimiz olduğunu düşündüğüm bir dünya burası. Çok hızlı değişen bir dünya.Fıldır fıldır hızla değişen hayatta, hepimizin en azından bir ya da bir kaç şarkısı olsa mesela. Yolumuzda giderken aslında kim olduğumuzu hep hatırlasak.

Yine o kadim kıtadan bir şarkı var işte yukarıda…

“Kuş ölür, sen uçuşu hatırla!”

Esenlikle,

uee

 

Zıtlık

 Zıtlık

Depresif etkileri olabilen bir haftasonu akşamı basit ama büyük vecizelerden biri ile oje albümümüzün başındayım.

“Her şey karşıtı ile bilinir.”

Sadeliğine hayranım bu sözün. O kadar doğru ki karşısında durup “-yok öyle olmayabilir” deme ihtimali bile yok. Hadi aslında öyle olmadığını bir düşünelim. Bu seferde yine karşı bir teori atarak-öyle olmadığını düşünerek- sözün kendisini doğrulayacağız. Çaktın mı dalgayı. Çürütmeye çalışmamız bile sözün doğruluğunu ispat ediyor. Allahım sana geliyorum…

Haydi siz sayın oje insanına bir güzellik yapalım, bu sözü çok yanlış bir “Depeche Mode” şarkısı ile anlatalım. Evet, şarkının adı “wrong”. Ne zaman dinlesem neşvesine kapılır giderim.

Bu kadar “yanlış”ın bir o kadar “doğru” kullanımıdır bu parça. Dört yanlışın bir doğruyu götürdüğü eğitim sistemimize inat, altmış yanlış bir doğruyu getirmiş. Evet 60 kere “wrong”geçiyor şarkıda..

O yüzden “wrong” vücut bulmuş, tez, antitez, sentezdir. Yin-yangdir, kötü çocukların da çok iyi şeyler yapabileceğinin belgeli kanıtıdır zannımca.

Ritmiyle, enstrumanlarıyla, sözleriyle insan eli değmiş en doğru işlerden bence.

Şimdi doğruya doğru derler ya, yoksa “yanlışa mı doğru?”

Dinleyip karar veriyoruz:

Okuduklarınız da hayatın kadar renkli olsun,

Ya da tam tersi…

Güzel renkler,

uee

Kutsal Aile

 

Evet efendim. Gaudi dedik.Subliminal bir sekilde alttan çaktırmadan dedik. Çünkü  Barcelona demek Gaudi demekti. Gaudisiz bir Barcelona’yı kimse düşünmemiştir herhalde. Ben düşündüm, Mimar Sinan’sız İstanbula benziyordu. Neredeyse Ankara olacaktı ki uyandım kabustan. Belki bilirsiniz Gaudi’nin hikayesini. Hocasının deli mi dahi mi yakında görecegiz derken bahsettigi çocuk Antonyo Gaudiymiş. Sonra ilk olarak katalanların simgesi gibi olan o sokak lambalarını yaptığında hangisi olduğunu konuşmadan anlatmış. Evet ilk eseri sokak lambalarıymış. Son eseri de La Sagrada familia. Aristokrasinin kol gezdiği, zenginlerin kendisinden boy boy ev siparişi verdiği yüzyılda baslangıcı (sokak lambaları) ve sonuyla (sagrada familia) aslında kimin için çalıştığını göstermiş. Bizim Ankaradaki garip heykelleri göz önüne getirince sokakta halk için yaptıklarının kadimliği ve zerafetini daha bir anlıyor insan. Zamanının çok ötesinde yaşamış o da Sinan gibi, Tesla gibi, Heisenberg gibi…Düşüncelerinin parlaklığı yıllar sonra farkedilmiş ki ona sonra geleceğim. Antisosyalmiş aynı zamanda biraz da onlar gibi. Öyle ki yaşamının son dönemlerinde kendini sadece Sagrada familia’ya adamis. Bir şeye kendini adamak nasıl bir ruh halidir bunu hala çözebilmiş değilim. Çözdüğümde sana da söylerim. Ama her zaman gerçekten o tutkuyla bağlanacağim şeyi merak ederim. İste bizim Antonio da tutku derecesinde eserine ve dinine bağlı imis. Senin bildiğini düşündüğüm kısımları burdan anlatıp cok bilmişlik yapan sıkıcı ve aptal olarak algılanmak istemiyorum. Sadece aptal olmayı tercih ederim. Ha ne diyorum. Bizim Antonyonun tutkulu olduğu bir şey daha varmis. Tamamen doğa hayranıymış bizim mimar. Hatta bir kac güzel vecizesi var ki aslında bu yazı o kelimelere istinad eder.

Bunlarin hepsi bence bizimle ilgili, yasam tarzimiz ile ilgili, onun icin sirayla yaziyorum en hosuma gidenleri:

  1. “özgünlük kaynağa dönüş ile meydana gelir.”

la originalidad consiste en volver al origen.

Bir söz sade olduğu kadar mı güzel olur. Basit güzeldir zaten. Bütün günlerimizin birbirimizinkine hızla benzediği bu çağda herhalde menbağımıza dönup bakmadıkca bır koyun sürüsünden farkımız olamayacağı ve farklı bir şey de yapamayacağımız kaygısındayım.

  1. Doğanin dili ile hersey konuşulabilir.

Evet, casa mila, pedresa, sagrada familia.. Hepsinde farketmişsindir doğayı zaten. Her şeyi doğadan kopyalamaya calışmı. Leonardo gibi doğanın çözümleri ile mimari problemleri eşleştirmiş. İşte en sonunda da bugünkü çevre, kaynak, kirlilik, mimari, şehirleşme sorunlatına karşı rovaşata mahiyetinde şu sözün altına imzasını atmış:

“gelecegin mimarlari dogayi taklit edecekler. Bu mimarinin en dogru, rasyonel ve ekonomik kullanimi olacaktir”

Evet bildigin gibi, bir tramvay yolunun kenarinda biraz acıklı ve kimsesiz bir vefati

Ama hem yaptiklari hem de bu son dedigi rovaşatavari sözlerin ardından şimdi eğer bir yerden bizi görüyorsa, “bu da mi gol degil!!” diye bağırıyordur eminim.

Bu arada sana oje şarkısı olarak yine onun için yazılan bir şarkıyı gönderiyorum. Çok çarpici olmamasına rağmen değişik bir melodisi olduğunu kabul etmek gerek. Hele hele başındaki konuşma biraz tüyler ürpertiyor:

“In recent times, there is no one at all

Who can approach Antonio Gaudi

He started a new cathedral, in Barcelona

It is called La Sagrada Familia or the Holy Family

The sad thing is they could try to finish it

But I don’t think they will do it

~There is no one at all, who can approach Antonio Gaudi.~”

Cok büyük sözler bunlar, bırak ulaşmayı kimse yaklaşamadı diyor muhterem.

Zamanı gelince,değer verdiğim birinin ağzından çıkan cümlede böylesine büyük bir sözün öznesi olmak dileğiyle.

Esenlikle,

uee

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı

Aslında felsefeye giriş kitabıdır  Zen ve motosiklet bakım sanatı. Yazarın Amerika’da çıktığı uzun bir motosiklet yolculuğunda maceralarını ve yolculuk sırasında kaleme aldıklarını anlatır. Bugünkü hikaye ve şarkı iki tekerle alakalı. Kitabın arkasında yazan şu yazı sanki kafamın özetidir:

…“Pirsig’e göre dünyayı politik programlar oluşturarak düzeltemezsiniz, bunlar ancak temeldeki değerler sisteminin doğru olması durumunda işe yarar.  “Dünyayı düzeltmenin yeri önce kendi yüreğimiz, kafamız ve ellerimiz ve onlardan çıkan iştir.” Bu yüzden de insanoğlunun yazgısını düzeltmekten değil, motorsikletin nasıl onarılacağından söz eden bir kitaptır bu.”…

Kitapta adsız yazarımız arkadaşı  John’ ile seyahat eder. John’un motorsikleti, hikayeyi bize anlatan adsız kahramana göre daha pahalı ve yeni bir araçtır. John pahalı motorsikletine güvenmektedir ve sorunsuz bir performans bekler. Yol boyunca baş gösteren arızlar nedeni ile hayal kırıklığına uğrar. John hayata daha romantik açıdan bakar. Onun için sadece motorsiklet vardır. Nasıl çalıştığı ile, karşılaştığı sorunları nasıl çözebileceğiyle veya ayarları ile ilgilenmez.  Arkadaşı isimsiz kahraman anlatıcımız ise, daha klasik bir bakış açısına ve eski model bir motorsiklete sahiptir. Motorun bakımından anlar. Karşılaştığı sorunları basit akıl yürütmeyle çözebilmektedir. Gerekli ayarları bilir, ufak sorunları öngörerek bunlardan sakınabilir. O şeylerin işleyişini merak etmekte, işin iç yüzünü bilmeye istekli, meraklı biridir.

Bence aynı hayata bu iki  motosikletçi gibi de bakılabilir.

Ben hep ikinci olmayı seçtim,

Hep merak edeceğim,

Sence sen hangisisin?

Yürümeyi Öğrenmek

Hepimizin yaşadığı; ama unuttuğu bir bilgi :

“Dünyanın neresinde olursa olsun bir bebek yürümeyi öğrenene dek ortalama 200 kez düşer.”

Başarı üzerine pek çok kitap okudum, film izledi

m, iş yerinin düzenlediği eğitimlere gittim. hiçbiri bünyemde bu cümlenin yarattığı etkiyi yaratmadı.

Hayatımı düşünüyorum, sanırım yürümeyi öğrenmek dışında; yapmaya karar verdiğim hiçbir eylemi 200 kere başarısız olmaya sabredecek kadar denemedim.

Peki bir bebek yürümeyi öğrenirken çevresindeki insanlar ne yapar? bebeğe var güçleriyle destek olur, o yere her düştüğünde coşkuyla kaldırır, hoppidi hoppidi tekrar denemesi için teşvik eder.

Fiziksel bir engeli yoksa hiçbir bebek yürümeye çalışmaktan vazgeçmez ve istisnasız hepsi de başarır. doğduğunda oturmayı bile beceremeyen bir canlının iki ayağının üzerinde dengeli şekilde yürümeye başlaması üniversite sınavını kazanmaktan, iş yerinde terfi almaktan daha zor bir eylemdir.

Düşmek başarısızlık hissinin yanısıra fiziksel olarak da can acıtan bir şey. şu an 20 kere poponun üstüne düş kalk desem 4.’de düşmeyi bırakırsın. bizler bir kez aşk acısı yaşayınca bile tekrar sevmeye tövbe edebilen insanlarız. ya bebekler de bıraksa ve bir şekilde yürüyemeyeceklerine inansa? çoğu şeyde buna inandırmıyor muyuz kendimizi?

Bizim çevremiz çocukluk aşamasına geçtikten sonra yapmaya karar verdiğimiz eylemlerde bizleri ne kadar destekler? bebekken yürümeye teşvik ettikleri kadar destekleselerdi o eylemlerin sonucu ne olurdu?

Bazen sırf vazgeçmen için daha henüz karar aşamasında bile insanlar olumsuz konuşmaz mı? en basiti “her gün spor yapacağım” dersin, “işten geç geliyorsun, soğuk havada üşenirsin ıdı bıdı” bir ton olumsuz cümle sarf eden çıkabilir. bazen sadece bakışları bile yeter… aile de hiçbir başarısızlık eyleminiz için yürüme evresinde size gösterdiği sabrı göstermez.

Bizler büyüdükçe daha en başından çok iyi bildiğimiz “başarının sırlarını” unutmuş oluruz. tekrar öğrenebilmek için debelenir dururuz. dünyadaki milyonlarca insan da asla tekrar öğrenemeden ölür gider. ve kapasitesinin çok çok altında işler, hobiler yapmış olur…

Belki ailenin, çevrenin yürüme teşviğindeki en büyük sebebi; kendilerinin de o yoldan geçip başarmış olması ve denerse bebeğin de başarabileceğini bilmeleri. bu yüzden canla başla elinden tutarak yürütmeye çalışırlar. hayattaki diğer kararlarda ise bu tür tecrübeleri olmadığı için iki başarısızlıkta “galiba olmayacak bırak istersen” şüphesiyle yaklaşırlar. karar verdikten sonra çevreye kulak asmadan 200 kez yılmadan ve aynı azimle denersek sonuca kendimiz bile şaşırıp büyük bir keşif yaşamış oluruz.

Belki de bir şeyden vazgeçmeden önce sormak gerek “200 kez denedim mi?”

Camaron

Bu oje seansında sana endülüsten seslenecegim. Camaron İspanya’nın güneyinden bütün yeryüzüne armağan “Cadiz”li bir çingenedir. Benim için bu dünyada bir şopar’ın ulaşabileceği belki en yüksek manevi mertebeyi temsil etmektedir. Cadiz’in dar sokakları vardır. Nerdeyse her biri bir şekilde okyanusa açılır. O dar sokaklarından sahile açılan sokağın köşesinde çaldığı gitarının sesi bir süre sonra sadece güneyin değil tüm İspanya’nın atmosferine kısa zamanda yayılmış, duyanları flamenkonun ritmiyle dans alemlerine sürüklemiştir. Aslında çalmaktan çok söyler, ağlar, ağlatır Camaron. İnsanın kulağından başka yerlerine uğradığı söylenir sesi için…Öyle ki ölümü üzerine İspanya’da genel yas ilan edilmiş, okullar tatil edilmiş, 5 milyon insan Madrid sokaklarına akın ederek göz yaşı dökmüş. Diğer müzisyenler konserlerini iptal etmiş,bütün kanallar yayınlarını kesmişler… İşte böyle bir çingenedir Camaron. Rivayete göre o topraklara üflenen ruhun sesidir. Mısır için Ümmü Gülsüm, Lübnan için Fairouz, orta anadolu için Neşet Ertaş, ege için Kazantzidis kimse endülüs için camaron de isla odur. Sol eli uzerinde bir davud yildizi ve hilali iceren dovmesi taşırmış bi de. İspanya tarihinin en cok ayrımcılığa ve katliama uğramış üç toplumunun (Yahudiler, Müslümanlar ve çingeneler) biri -cingenelerin uyesi- olarak diğer ikisine de sol eliyle Turist Ömer selamını çakmış. 1992’de ölümünden önce bir konseri sırasında doktorundan lenf kanseri olduğunu ögrenmis sonra sahneye geri dönüp hayat “la vida” diye haykırarak v bitireceği şarkiyi soylemeye başlamış. Sonra da hıçkıra hıçkıra ağlayarak sahneyi terkettiği söylenir. Evet

Efendim, budur Camaron. Bu arada Camaron lakabıdır. “Küçük karides” demektir. Gelmiş geçmiş en büyük “küçük karides”tir. İspanyaya gitmeden önce Türkiye’de keşfetmiştim Camaron’u. Orada Endülüs’ün sularında yüzerken, Cadiz’in sokaklarinda cirit atarken de hep pencereden çıkıp bakacak, yanındaki çicekleri bile ona bakabildigi için kıskanabileceğim bir “rosa maria” hayal ettim. Halen de arada şarkılarını dinlemeye devam ederim.

Neden efsaneler erken olur? İşte oyle hızlı yaşamiş genç ölmüştür.

Neyse…

Endülüse…

Esenlikle,

uee

 

Sevgili

~Arayanlar sevgiliyi bulmak çabasıyla binbir yolda dolaşır durur,
Duaların, ilahilerin arasında sorup soruştururak kaybolur.
Danslar, seremoniler, mücadele ve ızdırap…
Oysa sevgili dostum şu çiçeklere bak,
Ve söyle bana:
Böylesine güzel çiçek açmak için goncalar ne yaparlar?~ Rumi Luigibook page 1211

Çavdar Tarlasındaki çocuk

~Her neyse, hep büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk…Başka kimse yok ortalıkta -yetişkin hiç kimse,- benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgın bir şey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim.~ Çavdar tarlasındaki Çocuklar Luigibook page 108

Şu da dursun kenarda: “the mark of the immature man is that he wants to die nobly for a cause, while the mark of the mature man is that he wants to live humbly for one”

Zor

Nedir zor? Nedir zor olmayan? Nedir gerçekten başarmak? Kim o ego denilen düşman?

Yer: Kapadokya, Mesafe: 90 K, Yükselme: 2000+ metre,

Ben, Gökhan ve atlarımız…

Ürgüp merkezdeyiz. Sabah sabah formalarımızı giymiş, jeller, pekmezler, barlar popomuzun hafif üstündeki ceplerde. Herkes en fiyakalı bisikletini getirmiş. Belli ki tüm ekipmanlar görücüye çıkmadan gıcır gıcır parlatılmış. Biz de gece yatmadan pırıl pırıl parlattık. Herkes pek janti. Diyorum ki bu bisiklet gerçekten fiyakalı adamların işi…

Ben işin zorluğunu merak ediyorum. Kafamda düşünceler. Bu benim ilk bisiklet yarışım. Eskiden de aslında yarışırdım. Daha çocukken. Mahallede arkadaşlarla bisikletlerimizi alıp Tepebaşında arabalarla yarışırdık. Şimdi olsa yapamam. O derece tehlikeli. O zamanlar cesurum tabi. Sonra bir gün duran arabaya çarpınca korkudan altıma işediğimi hatırlıyorum. Gerçek anlamda. Ardından yarışmayı bıraktım. O gün bugündür kimseyle yarışmam. Yarışma konusuna tekrar dönücem. Sonra Stockholm’de de Como’da da neredeyse tüm ulaşımımı bu iki tekerlek, iki bacakla sağlamıştım. Tabi pek maddi durum yok o zaman. 2. Dünya savaşından kalma kullandığım bisikletler (ama inanılmaz güzel) Ya da süpermarketlerin sattigindan (Bennet). Velhasıl, bisikletle ilişkimiz eskidir…

Uzaktan Erciyes’in puslu silüetini görüp, huzuruna çıkmadan kendi kendime antreman gibi bir strateji belirliyorum: “65K Warm-up (ısınma), 25K Climb-up (tırmanma)”.

Rapor değil benim yazacağım. Yanlış anlaşılmasın. Yarış raporu okumasını severim de yazmasını pek beceremem. Daha ziyade ne kadar mükemmel, ne kadar azimli ve dayanıklı insanlar gördüm onlardan bahsedeceğim. Bu zor gibi görünen neden o gün benim için daha kolaydı onu söyleyeceğim:

Yarışın daha başlarında rastladığım ayna-kolu çalışmayan, muhtemelen bundan dolayı benden yaklaşık %10-%15 fazla enerji harcayan bir kadın bisikletçi vardı yanımda pedallayan. Kilometrelerce beraber gittik. O halde, bozuk vitesle yarışı bitirdi. Hem de birinci oldu. Belli ki ayna-kol çalışmıyor ama baldır-bacak çalışıyordu. Benim yarışım şüphesiz vitesleri düzgün çalışmayan birinden daha zor değildi.

Finişe gelenlerden birisini gördüm sonra vites kolu kırılmış. Bütün Erciyes’i sadece 2 vites kullanarak tırmanmak zorunda kalmış. Nasıl bir azimdir aklım almıyor. Çoğu insan bırakır gider bisikletini oracıkta. Beni buradan alırlar der oturur olduğu yere. Adam o halde gözümün önünde finişten geçti. Benim yarışım vitessiz Erciyes’i tırmanan o abiden daha zor değildi.

Tırmanırken yanından geçtiklerime selam veririm genelde. Bir tanesini surat ifadesi fena acı içindeydi. Ne oldu dedim. Her yerime kramp girdi diyordu. Biraz rahatlatmaya çalıştım, birkaç yöntem gösterdim. Ama pedallamaya devam etti. Bence durmayı hiç düşünmedi bile. Benim yarışım o bacağına kramplar giren arkadaştan zor değildi.

Katılımcıların ortalamasından biraz daha iyi bir sürede bitirdim. Bitişte baktığımda 4 saate yaklaşıyordu. Ama kafamda hep o gerçek vardı. Bu dayanıklılık isteyen bir yarış. Değil 4 saatte, 5 saatten fazla sürede bitirmek daha kolay yapmaz böyle yarışları. Maratonlar ve ultralar için de aynısını söylerim hep. Tam tersine 3 saatten sonra daha uzun sürmesi demek bir taraftan da sonra ağrının, kas katılığının, acının da daha uzun sürmesi demek. Zamanında bitmeyen projelere benzetirim ben bunu. Onun için ben ve önümdekiler bir tarafa, arkadan gelip de bitirenler bence çok daha fazla alkışı hak etti. Benim yarışım arkamdan gelenlerden daha zor değildi.

Organizasyon ekibi, Türkiyenin ilk Gran Fondo’ sunun yaratıcıları, sponsorları… Kim bilir, bu ülkede böyle şeyleri organize etmek için ne zorluklarla uğraştılar. Ne bürokratik işlerle boğuştular, ne engellere takıldılar…Benim için birkaç saatlik katılımım olan yarışı hazırlamak onlar için aylar sürdü. Hepsinin ellerine sağlık. Mükemmel bir organizasyondu. Benim birkaç saatlik yarışım onların aylar süren çabasından zor değildi.

Ve organizasyon gönüllüleri. Bize istasyonlarda su veren, istasyonlarda can-hıraş yardım eden o güzel insanlar. En kısa sürede pit-stop’umuzu yapıp yola devam etmemiz için koşuşturanlar. Biz birkaç saniye onlara temas edip, yardım alıp, belki teşekkür bile edemeden sularımızı doldurup yanlarından geçtik. Onlarsa 40 derece sıcağın altında saatlerce beklediler. Şimdi hepsine yine teşekkür ederim. Benim yarışım orada o sıcağın altında saatlerce bizi bekleyen insanlardan zor değildi.

Yolda görüp, alkış tutanlar, bizi görünce kornaya asılanlar, bizim için yol kapatıp her geçişte selam veren polisler, jandarmalar…Yandaki evin çatısından tezahürat eden çocuklar, Erciyes’e doğru yol ayrımı olmasa da nereye gideceğimi gösteren o tatlı teyzeler, İl sınırında kayseriye hoşgeldiniz diye bekleyip beşlik çaktığımız abiler, Elinde hortumuyla bizi bekleyip, geçerken üzerimize buz gibi suyu tutan yardımsever amcalar,”hakikatli tırmandığımı, “maşallahım olduğunu” söyleyip bana o yokuşlarda inanılmaz moral veren dedeler… Ben o çöl sıcağından sadece bir kaç saat tadıp geçtim. Onlarsa hayat boyu o coğrafyada yaşam mücadelesi veriyorlardı. Eminim benim yarışım onların hayat mücadelesinden daha zor değildi.

Peki nedir zor?

Bence sevdiğin şeyleri ve sevdiğin kişileri bulmak zor olan. Sonrası kolay. Hangi köprüyü yıkacağına, hangisinden geçeceğine karar vermek zorluğun aslı. Bir kez o kararı verdin mi, bir kere o insanları buldun mu (ya da onlar seni buldu mu); bence gerisi acayip kolay, gerisi tamamen halay…

Eski bir arkadaşım yazmış mesela fotoğrafımın altına. “Sen yaşamak için ne yapıyorsun?” diye. Merak edenlere açıklayayım. Ben burada bir avuç çok yetenekli ve güzel insanla Türkiye’nin en büyük enerji santrallerinden birini yapıyorum. Rakamlarla yazıyım, Ankara’nın enerji ihtiyacının %60’ını Türkiye’nin ise %2’sini karşılayacak kapasitede bu bahsettiğim proje. Nükleer felan da değil merak etmeyin:) Milyar dolardan bahsediyorum yani. Dediğim gibi öyle çok insan değiliz bu taşlın altına elini atan. Feysbukta genelde göremeyeceğiniz, burada yazılmayacak kadar ciddi işler bunlar. Elektriğini de verdik yeni, hayırlısıyla devreye alıyoruz seneye. Dolayısıyla benim birkaç saatlik yarışım, haftanın her günü mesai harcadığımız, orada her gün kat kat yükselen o güç santraline harcanan binlerce saatlik emeğin yanında zor değil.

Yani hayata dair güzel şeyleri, güzel insanlarla yapmak için gece gündüz çalışıyorum kısaca. Ondandır ailem ve etrafımdaki insanlar bu yaşımda sayfalarca yazabileceğim tecrübe (kariyer) kazandırdılar bana. Başarılı bulmuşlar demek ki 4 farklı ülkenin en iyi üniversitelerinden toplamda 5 diploma verdiler. Hele dünyanın her yerinden çok güzel arkadaşlıklar edindim ki buna ne kadar şükretsem az gelir…Yani ben çok çalıştım hala da çalışıyorum. Sadece sporda değil, hayata dair sevdiğim her yerde, her alanda çalışıyorum…Genelde biraz daha fazla yaşamak için normal bir insandan daha erken kalkıp, daha geç yatacak kadar deli-dolu ama çok emek harcayarak yaşıyorum.

O yokuşlar öyle tırmanılıyor, o dağlar öyle aşılıyor, o boğazlar öyle geçiliyor, o güç santralleri öyle kuruluyor yani… Hiçbirini ama hiçbirini öyle mükemmel yapamıyorum. Yapıyorum desem esas yapanlara haksızlık olur. Yapıyorum desem gelişme hemen durur. Yaparken belki sayısız hata yapıyorum, tökezliyorum, düşüyorum. Ama deniyorum. Hiç vazgeçmiyorum. Herkes de denediğimi biliyor. Bunun kısa yolu, hilesi yok. Varsa da ben onu bilmiyorum. Bilmek istemiyorum. Benim bildiğim şey, mükemmel insanlarla çevrili olduğum. Sevdiğin insanlarla, sevdiğin şeyleri yapabildiğin basit bir hayat. Basit bir hayat güzeldir. Hayatı basitleştirmekse zor…

Dolayısıyla benim yarışım o gün kimseninkinden daha zor değildi. Ama hayatım, hayatı sadece izlemeyi tercih edenlerin çoğundan çok daha zor.

Yazının başında da bahsettim. Bu bir yarış değil. Hiç bir zaman olmayacak. En azından benim için. Sadece sevdiğin şeyi sürekli yapmanın ovasında yeşillenip, büyüyen ağaçlar bunlar. Dün Everest benim için evin oradaki tepeydi, şimdi Erciyes, yarın Alpler ve belki bir gün gerçek Everest. Dün 3 kilometre koşuyordum şimdi 50. Dün suda çeşitli çırpınışlar sergiliyordum şimdi 10 kilometreden bahsedebiliyorum. Bunun için sanılanın aksine her geçen gün daha fazla zaman harcamıyorum. Hobilerimle ölüp, onlarla da yaşamıyorum. Sadece hevesle başlayıp zorluğunu görünce hemen bıraktığımız şeylerin aksine hiçbir zaman sevdiğim şeyi bırakmıyorum o kadar. Soğuk, sıcak, yokuş, asfalt, ıslak, kuru, viraj, dalga fazla farketmiyor. Bir şeyi icra ederken yaptığım şeyin sırlarını bana açmasını bekliyorum. Bir gün hiç beklemediğim bir anda sırlarını bana açacak o, biliyorum. Bunun süreklilik dışında pek az formülü var. O da süreklilik sağlamak için teknik-destek formüller. Gittikçe büyüyor pabuçlar, yollar büyüyor. Ama doğa gibi azar azar ve kendi kendine. Güzel ve sakince. Bazen çevremize doğru, bazen kendimize…

Dolayısıyla, buradan çıkardığımız bazı önemli kazanımlar var:

Bunu benim gibi anayasa kabul edenlerle her gittiğimiz yerde yavaş yavaş acele ederken her zaman “en çok öğrenen, en çok keşfeden, koşarken Eyfel’i de gören, en çok eğlenen” kürsülerini biz aşındıracağız.

Bazen o yolları tırmanırken, ya da o sularda yüzerken kendi deliliğimize gülerek, kadehlerimizi o anları yaşayabilen çok az insandan biri olma şerefine kaldırıp, mürdüm eriği ile marine edilmiş bir güveç sofrasında, o akşam hayatın bize bahşettiği bütün tatlarını yudum yudum yudumlayacağız.

Tüm enerjimizi tüketsek de şükürlerle uyuyup, sevdiklerimizle uyanacağız. Eğer onlar yanımızda değillerse o gün bir şekilde, bütün o yorgunluğa rağmen sırf biraz daha vakit geçirmek için yüzlerce km gidip yine yanlarına sokulmasını bileceğiz. Bunu yapanlara saygı duyacağız. Hiç olmadı koşup, yaşadıklarımızı ve salaklıklarımızı güle güle anlattığımız en güzel sofraları yine biz kuracağız.

Çevremizde gerçekleşen olaylara inat, sevdiğimiz işe, insana, ilgi alanına, her ne ise ona sıkı sıkı sarılacağız. Her şey geçince, geride yine biz bize kalacağımızı bileceğiz. Hepsinin kıymetini bilip, kimseye “acil durumlarda camı kırıp, kullanılacak” muamelesi yapmayacağız.

Yolumuzu kaybettiğimizde, düştüğümüzde, akıntı bizi bir şeklide başka yere sürdüğünde; yani bir şekilde hayatta işler istediğimiz gibi gitmediğinde doğa ve insanla savaşıp bir şeyleri yıkmak yerine, kendimize ve başımıza gelenlere gülerek elimizden geleni yapıp, kendimizi o durumdan bir şekilde kurtarıp “kahır ve küfür”lerle değilde, “bunu da öğrendik” ve “buna rağmen”lerle başardık diyebileceğiz.

Müptezeli hiç sevmedik, hiç sevmeyeceğiz. Az ve özün peşinde, biz bize özel olan ne ise, zor gibi görünse de o sırrın peşinden gideceğiz.

Masallar her ne kadar bizi rahatlatsa da, biz aynı o maraton macerasında olduğu gibi hayatın acılı bütün gerçeklerini kabul edeceğiz,

Onun içindir ki hayatta ve sporda “yokuşları, düz yollara” ve “ne öğrendin’i, kaçıncı oldun” lara hep tercih edeceğiz.

Öyle deli işlere girişeceğiz ki bazen, usludan yeğ olacak hep deliliğimiz.

Emektir kısaca bunun adı.

Usul usul en yaramaz yolculuga emek’leyecegiz.

“Emek”lemek çok mu zor?

2015 Kapadokya Bisiklet Festivali Granfondo Anısına,

Esenlikle,
uee

Luigibook page 1301

Umut

Uğruna uçurumdan atlayabileceği umutları olmalı insanın. Gerçekleştirmek için çabayı sarf, güvenli limanı terk etmeye hazır olduğu umutlar… Öyle ki, bir gün ansızın kapıyı çaldıklarında “ama benim daha kanatlarım çıkmadı, benim paraşütüm bile yok, hiç hazır değilim, atlayamam ben!” dememeli.

Çünkü çoğu zaman fırsat apansız ve bir defaya mahsus çıkar karşımıza. Kaderin ağları, kozmosun kumaşı bizim algılayabileceğimizden çok daha farklı örülmüştür. Tereddüt etmemeli. Belki kanatlarımız biz havadayken de çıkacak ve gelişecek; öğrenmeli. Hem tek seferlik bir atlayış için paraşüt gerekmez. Olmazsa tekrar yaparım garantisiyle paraşüt beklememeli.

Azıcık cesaret, az biraz yetenek ve çok büyük gayret…

Umutla beslenmeli, korkuları yenmeli.
Yalnız bir tane, yaşamasını bilmeli.
Umutlar ölmeden önce bu diyardan göçmeli…

Luigibook page 0608

Kızılkum Efsanesi

Efsaneye göre evvel zaman içinde kalbur saman içinde Buhara’da bir bilge yaşar. Herkes ona gelip danışır, derdine derman ararmış.

Bir gün, zengin bir tüccar olan Aldar’da bilgenin ününü duyar ve yardım ister. Aldar’ın her şeyi vardır ama mutlu değildir. Bilgeye mutluluğun sırrını sormaya gider.

-“Mutluluğu bulmak öyle kolay değildir.” der bilge. “Kızılkum çölünde dikeni olan ama can yakmayan kırmızı bir çiçek var. Onu bul, bana getir.”

Aldar hemen yola koyulur. Çöle gider. Pek çok kırmızı çiçek görür. Ama kiminin dikeni yoktur, kiminin de vardır ancak can yakmaktadır. Yani istediği gibisini bulamaz. Böylece aylar, yıllar geçer. Perişan olur. Bu arada karısı kendisini terk eder. Sonra işçileri. Serveti sıfırlanır. İtibarı kalmaz. Yorgun, bitkin ve umutsuz bir halde geri döner.

-“Elimde, avucumda bir şey kalmadı. Mutluluk bunun neresinde?” diye bilgeye dert yanar Aldar.

-“İşin sırrı da burada.” Der bilge. “Mutluluğun sırrı, aslında var olmayan o kırmızı çiçeği bulmakta değil, elindekinin kıymetini bilmektedir.”

Hiç Kızılkum’a gitmeden Sevdiklerimizin; bu topraklar çöle dönmeden Cumhuriyetin değerini bilmemiz dileğiyle,

uee

AĞAÇLAR

Bir türküye üç yıl çalışan Ali Ekber Çiçek’in makamında,
Geceleri saatlerce şut atan “Majeste”lerinin üç saniye koridorunda,
Sağırken titreşimleri hissettirmek için bacakları kesilen bir Beethoven piyanosu kuyruğunda,
İnsanlık daha buna hazır diyerek çalışmalarını yaktığı sırada Tesla ile aynı odada,
Senna’nın saatte 280 km hızla ile giderken almaya çalıştığı o Imola virajında,
Baldıranı içmeden hemen önce bile saz çalmayı öğrenmeye çalışan Sokrates’in savunmasında,
Vücudun “yeter” dediğinde ona devam etmesini öğretirken Kouros’un zihninde,
Çiğ Yunus’u pişiren Taptuk’un dergahında,
Giro d’italia’yı bitirirken yalnız ve tek kadın Alfonsina’nın yanında,
Camaron ile birlikte her gün 8 saat aşkla gitarının tellerini parlatıp, parmaklarını parçalayan Paco’nun karşı kaldırımında,
Perslere karşı yardım çağırmak için 1,5 gün koşan Pheidippides yolda Pan’a rastladığında,
Penceresinden baktığı manzarayı 3000 gün 3000 farklı şekilde tasvir edebilen Balzac’ın odasında,
İlk Vahiy gelirken Hira mağarasında, ihanet açıklanırken son akşam yemeğinde,
Sonra Leonardo son akşam yemeğini çizerken Santa Maria Della Grozia’nın yemekhanesinde,
Kırık bilekleri ile etap bitiren Froome’un ve kırık tibia ile 20K yokuş tırmanan Contador’un selesinde,
Siddhartha bağdaş kurmuş Buddha’ya uyanırken o incir ağacının altında,
Susan taşın, konuşan hacimlerin şairi “fakir-ül hakir” Sinan’ın aşk-ı sermayesi Mih-rü mah’ın minaresinde,
Honnold’ın yaşama isteğinden başka hiçbir şeye bağlı olmadan tırmandığı sırada El capitan’ın zirvesinde,
Campanella’nın öğrenebilmek için; içtiği şarapların iki katı kadar kullandığı yağın kandilinde,
Kubarını çalışırken Phelps; 61 altın madalyasının süslediği odasında,
Kapılarını kapatmış, günlerce meşk ederken Şems ile Mevlana’nın divanında,
Büyük İskender’i yetiştirirken Aristo’nun sınıfında,
Duvarlarını ilmek ilmek işleyen nakkaşlarla El-hamra’nın kızıl orta avlusunda,
Bildiklerinden vazgeçmemek uğruna derileri yüzülürken Hallac’ı Mansur’un,
ve istiridye kabuklarıyla etleri kemiklerinden ayrılırken güzel Hypatia’nın ayağının dibinde,
Alessandro Volta atarken Como sahilinde,
Sinek gibi uçup, arı gibi sokmak için, sevmese de nice koşucudan hızlı koşan Muhammed Ali’nin köşesinde,
“I have a dream” derken Luther ile Georgia’nın kızıl tepelerinde,
Gaudi ile bitiremeyeceğini bile bile ölene kadar kendini yapımına adadığı Sagrada Familia’nın kulesinde,
Hiç kıpırdamadan kendini feda eden Thick Quang Duc’ın yanan ateşinde,
Akademide kurduğu Cumhuriyet düşünü gerçekleştirdiği gece Atatürk’ün rakı masasında,
Referanssız-alıntısız “zur elektrodynamik bewegter körper” makalesindekileri düşünürken Einstein’in yanıbaşında,
Aynı günde Beşiktaş’a 2 gol atıp ardından Cimbom potalarına 36 sayı bırakan Sinyor Can ile o gün soyunma odasında,
Salgından kaçtığında çiftlikte Newton’la Principia üzerine bir çay saatinde,
Dakar’da Kemal abiyle birlikte motosiklette,

Ya da sevdiğimle bir ağaç gölgesinde,
Kadim bir ağaç gövdesinde,

Bir katre olsun hissedebilmek,
Bir tutam olsun sırlarına ortak olabilmek için,

Oturmak isterdim.

Esenlikle
uee

 

 

Düşmek

~Yüksekten düşmek öldürmez, aniden durmak öldürür.~

Çanakkale Geçilir

Bu sefer bir başka geçide gidiyorum. Bu kez geçmek için çiğnenmek gerekene…

Mitolojideki Zeus’un oğlu Dardanos’un denizi’ne, Helle’nin ölümden kaçarken; uçan altın postlu koçundan denize düştüğü o yere…

Pers hükümdarının tarihteki ilk boğaz köprüsünü yaptırdığı ve yıkılınca yapımındaki herkesi kılıç ve sopalarla cezalandırdığı o asi denize…

Büyük İskender’in geçidi ele geçirince bütün bölgeye senelerce hükmettiği şehre…

Ve 1. Dünya savaşında tarihin belki en kanlı cephelerinden binlerce kişinin canını feda ettiği o geçide.

“Dur yolcu, buradan sonrası geçilemez!” denilene. Bir devrin battığı yere…

O kadar harp görüp, onca bedeni derinliklerine gömse de Çanakkale;

“Savaş”tan çok, bir “seviş” efsanesi benim ilgimi çeken. Sestos ve Abydos’un aşıkları Hero ile Leander’in hikayesi…

Efsaneye göre Leandros, tapınakta bir törende karşılaşıp aşık olduğu Hero’yu bir kaç saat olsun görmek için, o benim şimdi geçmeye çalışacağım boğazı yüzerek geçer. Her gece ama her gece, karanlıkta yavuklusunun gösterdiği ışığın izinde dalgalarla boğuşarak birbirlerine kavuşurlar. Kimi rivayete göre kral söndürmüştür o ateşi, kimi söylenceye göre fırtına… Sebep ne olursa olsun, Hero’nun yaktığı o sevda ateşi sönene kadar da “seviş”meleri devam eder…

“İnsanı daha az sevdiğim söylenemez, ama doğayı daha fazla.” diyen tek ayağı aksak İngiliz şair Lord Byron ise yıllar sonra, sırf Leander ile Hero’nun şerefine, Nara Burnu’ndan Eceabat’a kadar yüzerek boğazı geçer:

~
Ne o aşka yol gösteren deniz feneri tesadüftü
Ne yollar aşıp sana gelmek geceler boyu;
Hero’nun kalp ağrısıyla bekleyişiyse seninkisi,
Benimkisi leandros’un dalgalarla boğuşması;
Yollar usanır, dalgalar susar, kıyılar yine kavuşur
Bilmez misin ki yar; aşık olan hep ölmeyecekmiş gibi konuşur…
~

Kim bilir kaç gece geçmiştir o boğazdan Leander, kim bilir kaç gece aşk yolunda o dalgalarla çiğnenmiştir…

Bilir ki “insanın kanadı, gayretidir.”

Şimdi yola düşme zamanı.
Düşmanca geçilmeyeni kardeşçe geçmeye,
Leander gibi hissetmeye gidiyorum.
Lord Byron gibi ağır aksak yüzüp,
Sonunda hep selam veren,
Hero’ya gülümsemeye…

Hadi bakalım;
Öykü içinde öykü biriktirmeye,
Biraz da gayret etmeye,
Keyifle çiğnenmeye…

Esenlikle,
uee

Arıların Zaferi

Ege’nin en güzel sesi, arkadaş kahkahalarıyla karışık dalgalı ağustos böceğinin sesiydi.

Bir Akdeniz akşamında, yıllar sonra kurulan dost sofrasında perseid’e bakarak sızılan “bakın nerede olursak olalım beraberiz” klişesiydi.

İnsanlar bitip, Ölüdeniz sahiden öldüğünde sadece birbirimizden çıkan kulaç sesleriydi.

Dalaman çayında “korkaklar” adında bir rafting seferi,

İztuzu’nda zıplayıp hoplayan akşam olunca izsiz-ıssız koşulan tuzlu bir gün batımı iziydi.

Sarıgerme’de ada’nmış yüzerken kuytudan bakan pırıl pırıl mağara, gülümsemeye sebep ani bir yağmur serpintisiydi.

Göcek’in koylarında,sanki yıllar önce Como’da kulağımıza çalınan bir italyan ezgisiydi…

En sıcak yaz günlerinden birinde soğuk nehirden kah yüzerek kah tırmanarak ama hep gülerek kaynağına çıktığımız bir Gürleyik şelalesiydi.

Çorak topraklarda, yazdan kalma bir kuş cenneti ya da çölde çay filmiydi.

Kah saatlerce pedal çevirdikten sonra tokuşturulan buzlu bira bardağı, kah bir İncek köyünde rastladığımız biz ballı böreklere yakışır asırlık dut bahçesiydi.

Eymir’de gün doğumuna şahit pamuk tüylü bir tavşan neşesi,

Tatil gününde bile seher vaktinde beni yataktan çaprazlar yapıp kaldıran, rüyalarımı uyanıkken yaptıran o biraz daha yaşama hevesiydi…

Anka’sıyla, dostlarıyla, sporuyla, deniziyle ve hiç bitmeyen sürprizleri ile,

Bir de sonundaki tuzu, balığı ve sohbeti hala damağımdaki boğaz geçişiyle,

Ağustos; biz eşek arılarının, deplasmanda o ayın kendi böceklerine zaferiydi!

Yazarken farkettim, ne güzel geçmiş yine…

Haydi yeniye, şimdi Eylül’e…

Esenlikle,
uee

ip

“İnsan bir iptir, Hayvan ile üst insan arasında gerilmiş- bir ip ki uzanır bir uçurumun üzerinde.İnsanı büyük yapan bir amaç değil, bir köprü olmasıdır.İnsanın sevilebilecek tarafı bir öteye geçiş ve bir batış olmasıdır.”

“Şüphe değil, kesinliktir insanı deli eden” okurken bu geldi, aynı kalemden…

İlginçtir, nietsche (adını hiç doğru yazamadım) gibi ateistin önde gideni birinden, tam da kutsal kitaplarda bahsi geçen bir insan açıklaması gelmiş.

Kuran’a göre insan aşağıların en aşağısı, rezillerin en rezili (esfel-i safilin) ile yücelerin en yücesi, mahlukatların en şereflisi (ala yi illiyin) mertebelerinin arasındadır. Hangisi gibi bir mahlukat olduğuna kendisi karar verir.

Herhalde şans eseri doğada bu besin piramidinin en tepesinde kendimizi bulduğumuzdan, bir şekilde en dominant tür olduğumuzdan bu seçim gücüne diyelim sahibiz. Peki bu bizi diğerlerinden üstün kılmaya yarar mı?

Yarar diyenlerin arasında ve dünyasında yaşamamak adına…

Üst-alttır işte bu yüzden. ip-insandır.”
alıntıdır
Geometrı

 

….denekleri mutlak karanlık bir odaya yerleştirip bir ışık kaynağından ışık yayan ve deneklerden ışık kaynağının kendilerine ne kadar yakın olduğunu tahmin etmeleri istenen bir deney vardı. yanlış hatırlamıyorsam hiçkimse doğruya yakın tahmin yapamıyordu.

Bilinmedik bir şeyin fotoğrafı çekilirken yanına bilinen bir nesne konur ki eşyanın hacmi ortaya çıkabilsin.
Arapça kökenli olan akıl sözcüğü deveyi bir yere bağlamak için kullanılan iptir. ya da nesneleri birbirine bağlama anlamındadır. akıl etmek de haliyle iki şeyin arasında bağlantı kurmak ve buradan bir bilgi oluşturmak demek.iki nokta arasındaki en kısa mesafeyi doğru olarak adlandırmışız. bir ”doğru” elde edebilmek için iki noktayı birbirine en kısa mesafeden bağlamak gerek.
öğrenmenin temeli ”bir”dir. bir şeye ad verdikten sonrası çabucak gelir.mesela bir köpeğieğitecekseniz yapacağınız en zor şey ona ”bir” şeyi öğretebilmektir. gerisi kendiliğinden gelir. köpeğe belirli bir mekanda bulunan tek bir nesneyi alıp getirmesini öğretebilmişseniz sonrası çok daha kolay olur. ilk nesnenin adı öğrenildiğinde o nesnenin yanına ikinci bir nesne koyulur ve talimat verilir: onu bana getir. köpek iki nesnenin bulunduğu yere gider, nesnelerden birini zaten öğrenmiştir. sahibinin söylediği o değildir, başka bir şey, hiç duymadığı bir şey. ama o anda ikinci nesnenin adını da öğrenmiş olur çünkü ortada başka bir nesne yok.
Her şey o tek şeyin bilinmesiyle, üretilmesiyle, ona bir isim verilmesiyle başlar. dünyanın bütün bilgisi, insan ilk nesneye ad verdiğinde, onu tanımsız olmaktan kurtardığında, onu sabitlediğinde başladı, ondan sonra hiç durmadan devam etti. sonsuza kadar da sürecek. tam da bu sebeple bilgi bir bütündür, birbirine bağlanmış sayısız noktadan oluşan bir bütün. ayrık bilgi diye bir şey yoktur. ayrık, tanımsız noktalar vardır ve insan bu zamana kadar birbirine doğrularla bağladığı noktalardan o ayrık noktaya en yakın olanını fark edip doğruyu çizdiğinde artık ayrık, tanımsız olan nokta da bilgiye dönüşecek ve o sonsuz ağa katılacaktır.
noktanın geometrik tanımı neydi, yoktu. nokta tanımsızdır.
doğru neydi? iki tanımsız nokta arasındaki en kısa mesafe.
platon ne demişti? geometri bilmeyen akademiye giremez.
Alıntıdır

Küçük Turuncu Balık

Fransız ressam Henri de Toulouse-Lautrec, sevdiği insanlar için yemek yapıp, uzun sofra muhabbetlerine dalmayı çok severmiş. Misafirleri gelmeden önce Lautrec, sürahilerin içine, akvaryumdan ödünç aldığı turuncu japon balıklarından atarmış. Görüntüsü ne kadar hoş olursa olsun, sofraya oturanlar, içinde turuncu balıkların yüzdüğü bu sürahilerden su içmekten çekinirlermiş…. Lautrec, susayan dostlarının, kaçınılmaz olarak şarap içmelerini sağladıkça keyfe gelir, herkesi çakırkeyif edene kadar da dostlarının susuzluklarını şarapla giderirmiş…

Etrafımı eğlendirmeye bayılan biri olarak, turuncu balıkları bulmaya gitmiştim bu hafta. Türlü türlü hikaye biriktirmeye. Balık tutamadım ama oltaya gelen balığı iki kilodan küçük diye suya geri atan bir çocuğa şahit oldum. Adanın en güzel şarabı, likörün emekle yoğrulmuş en lezzetli haline karıştı. İşine, hobisine gönül veren insanların neler yapabileceğini şaşkınlıkla izledim. Masaya “doyduysaniz, Golden shot gönderiyim”,”siz kaç kişi olduğunuzu söylerseniz, masayı biz tasarlıyoruz” diyen hukukçu bir kahvaltıcıya dünyanın hiç bir yerinde rastlamamıştım.

En önemlisi, her birinin hikayesi farklı, hayatı farklı, gerçeği farklı ama birbirimizden ne eksik, ne fazla olduğumuz çok güzel insanlar tanıdım yine.

Dönüş yolundayim. İçkiden değil de gülmekten çakırkeyif olmuş halde Kürkçü dükkanına dönerken aniden elime tutuşturulan rulodan bu resim çıktı. Küçük turuncu balık…Bütün sene geze geze hepinizin suyuna atmak ve keyifle izlemek istiyorum…
Şerefe 🍻

Yolculuk

~belki Ege’de bir yerlerde, daha iyi olmanın ve iyi etmenin yollarına düşeceğim. Lodos mu? Eserse essin. Deniz mi? Tutarsa tutsun. Kar mı? Yağarsa yağsın… Turuncu balıkları bulmaya gidiyorum.~

Ulama

Koyunlar kuzularken bazı koyunlar doğum sırasında ölürler, bazen de bazı kuzular ölü doğarlar. Yani sonuçta elimizde annesi olmayan yetim kuzu ile yavrusunu kaybetmiş acılı anne kalır. Bu durumda Anadolu’da görülen bir uygulama var. Annesi ölmüş ama kendi yaşayan kuzunun üzerine, ölen kuzunun derisi alıp iple bağlanıyor. Buna “ulama” deniyor. Yavrusunu kaybetmiş olan koyun, ulanan deriden kendi yavrusunun kokusunu alınca onu emziriyor.

İşin bir ilginç yanı, koyun ve kuzular yavrularını bulmak için meleşirken bu çiftler melemez. Ancak birisi kuzuyu alıp-götürüp, koyunun yanına koyması gerekir ki koyun asıl yavrusu olmayan kuzuyu koklasın ve emzirsin.

Yani koyun o kuzunun kendi yavrusu olmadığını aslında biliyor ama sırf yavrusunun kokusunun hatırına onu emziriyor.

Süt emzirmesini hatırlatan öpüşmenin ne manaya gelebileceğini hiç kendinize sordunuz mu?

Tam bu noktada Napolyon’un Josephine’e ziyaretinden önce bir mektupta yazdıkları akla geliyor: “Sakın Yıkanma…”

Esenlikle,
uee

Ürkünç Gerçek -Spooky-

En basitlerinden biri olarak, bir hidrojen atomunu düşündüğümüzde, bir proton ve etrafında dolanan bir elektrondan oluşur. Elektron, farklı enerji düzeylerine karşılık gelen, “yörünge” dediğimiz “özdurum” lardan birinde bulunur. En alt enerji düzeyi, temel durumdur. Üst düzey enerji durumlarından birinde olması ise, “uyarılmış” durumdur.

Üst düzey yörüngelerden birindeki elektron, bazen, alt yörüngelerden birine iner ve bu geçişin eşliğinde, iki yörüngenin enerji düzeyleri arasındaki fark kadar enerjiye sahip bir foton salar.

Elektron eğer, alt yörüngeye geçişini ışıdıktan sonra yapıyor ise, doğru miktarda enerjiyi ışıyabilmesi için, hangi yörüngeye gideceğine “baştan karar” vermiştir.

Yok, eğer elektron, geçişini tamamladıktan sonra ışıyor ise, bu durumda da hangi yörüngeden geldiğini “biliyor” olmalıdır.

“Işıdıkça düşüyor ve ışıma sona erdiği yerde duruyor” dersek, bu kendiliğinden olası değildir. Çünkü iki enerji düzeyi yörüngeler yoktur ve saldığı enerji bir foton, adı üzerinde tek bir paket (quantum) şeklindedir.

O kadar ki, bu geçişin ne zaman başlayıp, ne zaman sona erdiği ve başlangıcını ve bitişini neyin belirlediği de açıktır:

Bunlar, elektronun önceden kayda aldığı bilgilere göre verilen “bilinçli karar”lardır. Tıpkı “senin adın nedir?” diye sorduğunda, kayıtlarımı gözden geçirip “benim adım Emre’dir” kararını ve yanıtını vermem gibi…

Yani fotonlar bilgi taşırlar, hatta bilinçlidirler.

Eylül

Odamdayım. Yer yatağımın üstünde. Geçen ayın son günü ile bire bir aynı yerde.

Ama hep burada değildim. Yapılacak çok iş, keşfedilecek çok yer, tanışılacak çok insan vardı. Söylemiştim. Hayat baş döndürücü bir hızla geçip gidiyordu.

Zaman. Belki şu ana kadar akışı hakkında söz sahibi olamadığımız tek kavram…

Biz de hemen durumu kavradık.

Kulağımda bu devinimi anlatan muazzam bir piyano melodisi ile beraber yavaş yavaş yerimizden kalktık.

Büyük hedefe hazırlanırken daha ayın başında bir sporu diğerine bağlayıp, çok çeşitli sızılı antremanlar keşfedecektik.

Ablaların en güzeli kısa bir süreliğine de olsa ülkeyi ziyarete gelecek ve yoğun bir günün stresini ufaklıkla beraber girilen bir küvette, suyun giderden akması gibi giderecektik.

Sonra atlarımızı hep muhteşem diyarlara sürdüğümüz o insanla, Ürgüp’ten çıkıp 90K’lık bir efor sarfederek; perilerin vadideki bacalarını, Erciyes’in ihtişamlı zirvesine bağlayacaktık. Peloton nedir ilk defa deneyecek, o kadar hızlı giderken birbirimize yanaşıp, yardım ederek rüzgarla dans edecektik.

Ardından en az benim kadar deli biriyle bu sefer deli işi rotalarda bisiklete binecek, bisiklet taşıyacak, bisikletle sürünecek; Büyükada’nın o arka tarafındaki mükemmel manzarayı, Burgazada’nın kumsalına onu da Heybeli’nin o uçtuğumuz merdivenlerine birleştirecektik. Heybeli heybeyi bana ters giydirecekti.

Aynı gün bu sefer geç kalmadığımız en önemli gemiye binecek, kesinlikle tesadüfen tanışmadığım suç ortağım ile triatlon bahanesiyle rastladığım güzel insan tenis maçı için birbirinden söz alacaklardı.

Asya’dan Avrupa’ya “koştuk, yüzdük ee ne kaldı geriye?” derken bir sene daha olmadan ama ballı börek olduğumuzdan bu sefer iki kıtayı pedalla bağlayacak, İstanbul sahillerini binlerce bisikletli ile beraber dolaşacaktık.

O günün akşamına Haydarpaşa garının karşısına geçip elimizde hiç yere dökmediğimiz çaylarla otururken, Fen lisesinden caanım yatılı okul arkadaşım ile Ankara’daki mahalle arkadaşım kendi aralarında sürekli benimle maytap geçecek kıvama gelip, İstanbul’da artık bensiz de buluşup görüşüyor olacaklardı.

Ben bu sırada bu olanları gülümseyerek izleyecek, zamanında binlerce kilometre öteden bir gece yarısı yardımıma yetişen hiç tanımadığım biriyle karşımızda duran soyadındaki gibi bir bulutta kaç ton su olduğunu tartışacaktım.

Ve o yattaki insanlar bizden mutlu olamayacaklardı ve gittiğimiz her yer ardımızdan belediye görevlileri tarafından yıkılacaktı.

Biraz bu ülkede bisiklet kullanmaya çalıştığımızdan olacak, başımıza kötü olaylar gelecek ama buna da şükredip, yılmadan yolumuza devam etmesini bilecektik.

Bremen’in mızıkacıları ünlüymüş “anam ne de küçükmüş” derken bir köprü altında gırnatacısına aşık olacak, akşamına çok Aleman bir masada enteresan insanlarla ülkeye gelen mültecilerden bahsedecektik. Dünyanın adaletsizliğine rağmen burada da yardımsever birkaç insan tam zamanlı çalışıyor olacaktı.

Memleket ziyaretlerinde iki arada bir derede buluşmaya çalıştığımız Eindhovenlı bir güzelle şans eseri Hamburg’da karşılaşacak, onu yolundan alıkoyup şehri beraber keşfedecektik.

Bu sırada şehrin en büyük kilisesi bir gece yarısı korosuyla sanki özel gösterime girmiş gibi bana kapılarını açacaktı. Kovulana kadar dinlediklerimi eğer Tanrı da duyuyorsa -ki duyacaktı-, O da kendini çok şanslı hissedecekti.

Ukrayna’dan, İtalya’dan, Almanya’dan, Avusturya’dan, İsviçre’den, Türkiye’den hatta Süleymaniye’den insanlar sırf birbirlerini birkaç saat görebilmek için bir araya geleceklerdi.

Başıma gelen en güzel şeylerden biri dediğim dünyanın dört bir yanından bu insanlarla bu sefer başka bir coğrafyada buluşacak ve sanki hiç ara vermemiş gibi kaldığımız yerden devam edecektik.

Temel fıkrası tadında bir kadro ile hepimize yeni olan bir şehrin sokaklarını arşınlarken kentin falsosunu titizlikle arayıp arayıp bulamayacak, yürümekten yorulsak da parkını, caddelerini, müziklerini, limanını, dünyanın en büyük minyatür şakalarını aklımıza kazıyacaktık.

Şehrin belli bir saatten sonra hiç bir yerinden insan ve ses çıkmayacak ama Reeperbahn’da aynı saatlerde iğne atsan yere düşmeyecekti.

Yanlışlıkla bisiklet yollarından yürüyecek – çünkü bisiklet yolları vardı-, gerçekten bacağım boyumda çocukları tek başlarına caddede bisiklet sürerken görüp hayıflanacak, sabah antremanındaki koşan insan sayısını, spor yapmayan bir ülke vatandaşı olmanın olağan şaşkınlıklarıyla karşılayacaktık.

Luigi’lerin gözleri birbirlerini görünce hep parlayacak ve hep gülecekti. Çok farklı hayatları, hayatlarında çok farklı zorlukları, hayata çok farklı bakışları vardı ama birbirlerine baktıklarında hissettikleri yine aynı güzellikte, yine aynı samimiyette olacaktı.

Ordan bir koşu eve dönüp yatılı okul yıllarına uzanan bir muhabbette bir zamanlar bütün günümüzü paylaştıklarımla özlem giderecek, biraz da Katar’daki hayattan bahsedecektik.

Sırf ahlaki ve biraz da fevri sebeplerden rakamları çok güzel görünen bir teklife hayır diyebilecek, kendi küçük çapımızda dünyanın daha kötü bir yer olmasına katkıda bulunmadığımız için sevinecektik.

Dünyalar avucuma sığdı sanki bu ay.

Ve şimdi yine küçük odamdayım. Aynı yerde, yer yatağımın üstünde.
Ben yine aynı basitlikte, sıradan bir insanım.
Ama artık avucumda dünyalar var.

Şimdi biraz ekim zamanı, ektiklerimizi biçim zamanı…

Hadi rastgele,
Esenlikle,
uee

Bremen Gırnatacısı

Bremendeyim,
Şehir merkezinden nehir kenarındaki kocaman bir parka doğru yürüyüşe çıktım. Haritaya bakmadan ilerliyorum. Daha çok yerdeki çivilere bakıyorum. Yıllardır çoğu insanın geçtiği bir kervan yolunu gösteriyor bu çiviler. Limandan şehir meydanındaki açık markete giden kadim bir yol bu.Öyle ki, evvel zamanda nehir yolu ile gelen mallar, o çivili yoldan geçerek meydandaki pazarda satılırmış ver hala da satılıyorlar.
Ne yapıp ne ettiğimi anlatmak değil derdim. Bilirsin hep “o an”ın peşindeyim. Bir alt geçide doğru yöneliyorum. Yönelirken uzaktan bir ses geliyor. Bir klarnet sesi. Meraklı adımlarım hızlanıyor. Tünelin içinden geliyor evet. Hemen dönüp bakıyorum. Orta yaşlı bir adam çalıyor. Tek başına. Hiç de işlek olmayan, kuş uçmaz, kervan geçmez, o hikayedeki hiç bir hayvanın çengisiyle eşlik etmediği  bir yer altında.
Pek rahatsızlık etmeyecek bir uzaklıktan yanına oturup dinlemeye başlıyorum. Belki bilmezsin. Eskiden klarnete biraz meraklıydım. Hatta dünyanın her bir yerinden klarnet albümleri yapmıştım kendime. İçlerinde dinleyince “Şenlendiren” “Hüsnü”leri , “Çağrı”larına kulak verdiğimiz “Serkan”ları, gönlümü “Kandıralı” çok olan “Mustafa”larından tut, yunan mitolojisinde klarnet tanrısı olarak geçen “stavros pazarentsis” ler, klarneti saksafon olarak çalan, ney olarak çalan nasıl isterse öyle ve her yeriyle çalan “ivo papazov”lar, Çallınca gırnatasını da dinleyeni de ağlantan “vaislis saleas”lar vardı albümde. Hatta sokak sanatçıları da vardı. Çüngü gırnatayı en güzel çingeneler çalardı. Bak eski günlere gittim yine. Severdim, hala severim arada da dinlerim kısaca. Dinleye dinleye yavaş yavaş kulağımın da evrildiğini söyleyebilirim.
Özellikle klarnette, iyi üfleyenle o kadar da iyi üfleyemeyen diğer çalgılara nazaran daha kolay ayırt edilir bence. Yüksek oktavlara çıkmak öyle zordur ki bu mereti üflemede, çoğu klanetçi denemez bile. O riske girmez. Yavan-yüzeysel çalar. Ama yine de nota-parça çıkar. Dinlenir yani. Derinlik bu değildir ama. Derin olan gırtlaktan çıkmaz çünkü klarnette. Derinlik ciğerden sonra da diyaframdan gelir. O diyaframı kuvvetlendirmek için senelerce pratik, o ciğeri ateşlendirmek için ise çok yanmış olmak gerekir.
Buna istinaden bu adamın tanıdığım bildiğim çoğu ünlü kişiden daha iyi çaldığını söyleyebilirim.
Dahası mı? dahası var. Evet. İçi yanmayan kimse o kadar pratik yapıp diyafram felan uğraşmaz klarnette. Kah aşık olur birisine cevap bulamaz, kah memleketinden gitmek zorunda kalır bir sebeple geri dönemez…ya da o an etrafındakiler olması gerekenler değildir. İşte o zaman bazısı eline alır bu mereti. Nefesini boş yere tüketmemek için çalar klarneti. Ciğeri yanmıştır çünkü. Bakar umut yok. Tepki yok. Vuslat yok. Alır eline üflemeye başlar.Üfler ama sevdiğinin ruhuna üflermiş gibi. Üfler ama kendi içindeki ateşi söndürmeye çalışırmış gibi. Üfler ama dalından düşmeye yüz tutmuş bir sonbahar yaprağını nefesiyle havada asılı tutmaya çalışırmış gibi.
üfler yavaş yavaş ama derin,
Oktav yükselir gittikçe ama narin,
Ciğer yanar ama Bremen’de hava serin,
Bak kıyametler kopuyor belli ki içinde,
ama alt geçit sakin…
Esenlikle,
uee 

Özlemişim

Sokaklarında notaların köşe bucak dolaştığı şehirleri özlemişim.

Gezinirken kaldırımın kıyısına çarpan ezginin izini sürmeyi,  katedralin hemen önündeki kemancının kutusuna cebimdeki çeyreklikleri bırakmayı, köprü altında bateri-gitar ile isyan manifestosuna katılıp; ardından karşıdaki kilisenin orta avlusundaki  teslimiyet çağrısına uymayı ve dinlerken uyuyakalmayı özlemişim.

İşte bu özlemlerle dolu iken biz kaymaklı kadayıfların ballı böreklere karıştığı yerde; yani Hamburg’da iki özel şeye rastladım.

Bir tanesi şehrin en ünlü ve büyük kilisesi olan St. Michael Luteran kilisesindeki konser provası. Tam benim gibi başıboş gezen flanörler için gece kilise açık mıdır diye içeri bakarken sesleri duyup daldığım doğrudur. Kimsecikler de uyarmayınca o sırada çalışan koroyu dinlemek için usulca sokulup orta sıralara bir yere oturdum.  Yaptıkları müziğin sonraki gün verecekleri ünlü bir konserin provası olduğunu çok sonradan öğrenecektim. Bunu sorgulamak yerine kendimi müziğe teslim ettim. Zaten teslimiyet değil miydi bütün dinlerin kökeni? “İslam” kelimesi bile “teslim” den türememiş miydi? İsa tokadı yiyince diğer yüzünü çevirmemiş miydi? Evet, işte bu müzik… Bu düpedüz teslimiyetti.

Evet aşağıda o anların kısa bir kısmını sakinleştirici sesini duyabilmen için kayıt altına aldım. Büyük bir kısmını da zihnime kazıdım.

https://goo.gl/photos/DrdKU2phgaYQc2Cr8

Kilise ziyaretinden sonra -aslında kiliseden kibarca kovulduktan sonra:)- sessiz sakin çıt çıkmayan sokaklarda buldum kendimi. Ben koca şehirde nereye gitti onca insan diye düşünürken, orada yaşayan bir arkadaşım insanların akşamları Reeperbahn diye bir caddede buluştuğunu, genelde ahalinin orada zaman geçirdiklerini söyledi. Biz de çıkardık metro haritasını, bulduk karınca yuvasında hedef metro durağını.

Metro’dan çıkışında ise kendini böyle müzik yapan bir grubun karşısında bulunca başına gelen her şeye şükrediyor insan.

https://goo.gl/photos/Kx2TprRGN9sdTF4k7

Sokaklardaki hem delirip hem çalan  isyankar gruplar, kilise de ilahilerle tanrılarına seslenen insanlar…Garip tezatlıklar,ama hepsi güzel şeyler yapıyorlar. İnsanlar kendi ezgileriyle yaşıyorlar.

 Ve notalar bir metro çıkışından köprü altına, oradan da kilise çanına köşe bucak dolanıyorlar.

 Hamburg’dan Selamlar,

Esenlikle

Zamanın Yanağındaki Gözyaşı

Konu: Din, siyaset ve aşk

Çok ağır bugün renklerimiz. Biraz karmaşık. Hem de bir imamdan yola cikarak hikaye başlıyor. Ekber Şah. Kuzey Hindistan’ın büyük Babür hükümdarı. Rivayete göre soyu hem Cengiz Han’a hem de Timur’a dayanırmış. Düşünsene bu ikisinin torunusun. Kimse artistik yapamaz mahallede artık:) Şakası bir yana çoğu kaynakta eflatunun bahsettigi bilge-kral (filozof kral) olarak geçer Ekber Şah.. Şii mezhebinden bir müslüman olmasına rağmen çoğunluğu Hindu ve geri kalanı zerdüşt, jain, yahudi ve hristiyan olan bir toplumu barış içinde yönetmeyi başarmış kendisi. Kolay degil o devirde… Hatta bu devirde bile. Düşünsene bi 16. yy’da katolik ispanya engizisyon mahkemelerinde halkına tek-tip inanış ve düşünceyi empoze ettirmeye çalışırken, bizim ekber farklılıkların kabulü ve toleransin arttırılmasi için sarayına farklı dinlerden bilginleri toplayarak onları tartıştırırmış.

Öyle ki sonunda “fatehpur sikri” adında ideal bir şehir tasarlamış ve kendi panteist inancını geliştirmiş. Ama şehir suyu olmadığı için o oödükten sonra terkedilmis ve inancı fazla rağbet görmemiş. Üzüntü ve muz kabuklari:(

Müslüman olmayanlardan alinan haracı kaldırıp, köleliğe son vermis ve dul hindu kadınlarin kendilerini öldürmelerini yasaklamış. Öyle garipseme…16 yy’daki genel gelenek görenek ve anlayış için bunlar inanılmaz büyük adımlar.

Tam bir adil hükümdar olmuş okuduklarıma göre. Öyle ustaca sistemler gelistirmiş ki İngilizler halen onun kurduğu vergi sisteminin kurduğu söyleniyor.

Böyle evrensel bir adammış yani ekber. Evrensel adamları severim. Zamanlarının ötesinde yaşarlar.

Evet, bugün doğudan geldik, doğudan gidiyoruz. Çok değil bir kaç sene sonra Şah Cihan tahtı devralıp yeryüzünde adaletin simgesi haline gelen bu imparatorluğa, yeryüzünde  ‘aşk’ için yapılmış en büyük eseri kazandırmış. İşte konumuza “aşk”ın girdiği yer de burasi. Büyük ihtimalle bilirsin, kral cok sevdigi eşi öldükten sonra onun için bir anıt mezar yaptırmış. Sonra karşısina inşa ettiği bir odadan izleye izleye kendisi de vefat etmis. “Zamanın yanağındaki göz yaşı” olmuş ismi sonradan. Nam-ı diger “Tac mahal”…

İslam Sanatının incisi derler görenler. Söylenene göre görev alan taş ustaları bir daha yeryüzünde böyle bir eser yapamasınlar yapamasınlar diye elleri bileklerinden kesilmiş. Mimarlarindan birisi de Mimar Sinan’ın öğrencisi. Keşkelerimdendir. Hindistan’a gitmiştim. Ama işin arasına kıyısına oraya gitmek için bir gün sıkıştıramamıştım. Neyese daha güzel bir sefere imiş.

Evet, benim okuduklarımdan anladığım şudur, aşk ile yapılan her ne ise güzel olmuş bu dünyada. Kadim olmuş, kalıcı olmuş. Bu evrensel gercek her coğrafyada çeşitli şeikllerde göstermiş kendini. Mimar Sinan bunu bu topraklarda gösterirken, Gaudi Barselonada göstermiş. Onlar da başka bir hikayenin konusu aslında. Ama Ekber Şah insanlığa evrensel adaleti “Agra” da öğretmis.

Artık müzik gelsin. İçeriğe uygun olarak yine doğudan bir müzik gelsin. Şarkıcı sesi pek güzel Juli albatros. Şarkının girizgahı benim şimdiye kadar duyduğum en güzel ezgilerden birine sahip. Aleme Yebdu…

Balaban denilen bir çalgının sesi aslında bunu böyle guzel yapan, Sonra da orkestra ve alkışlar. Tamam beğenmeyebilirsin. Ama hakikaten kaliteli muzik. Bi denemeye ne dersin?

Hikâyeyi Platonun hala doğru dürüst cevaplandırılamamış basit bir sorusu ile bitiriyorum:

Ayakkabılarınızı bile tamir ettirmek için işinin ehli usta bir ayakkabıcıya götürüyorsunuz, kendiniz ehil olmadığı için pek yanaşmıyorsunuz. Peki devleti yönetmek ayakkabı tamir etmekten daha basit bir gorev mi ki ehli olmayan herkesin eline bırakılsın?

Cevabı bende yok. Tek bir doğru cevap da yok bence. Ama soru güzel. Bu da işin siyaset kısmıydı…

Tarihsel üçgen tamamlandı…

“Apparently” yani “ala ma yabdou”…

…”i didn`t promise him (love) nor did i send him away nor did i tell him that hope is far”…

Esenlikle

uee

Marathon

Marathon. 42,195 km. A historical test for endurance. Several months of training. Day and night. Easy and Hard. Beyond physical. Pushing your limits. Being sore but loving every minute of it. Test for commitment, persistence and loyalty. Each and every day. Self-discipline. Full determination to finish something tough. Something really formidable. Training alone. Training with friends. Sharing what you have with beautiful people. Good memories. Bad days. Injuries. Cross trainings. No shortcut, no easy way. Acceptance of pain and strain. No line of least resistance. Seeing how human beings can adapt themselves physically and mentally. Learning how the body works. Learning yourself. Having an objective. Very specific, measurable, attainable, realistic and timely. Toughness. Mental toughness that knowing you will never give up. Toughness that prepares you for famous wall.

Facing the wall. Yes, there is this wall. But, the wall is there for a reason. The wall is not there to keep you out. The wall is there to give you a chance to show how badly you want something. Because the wall is there to stop the people who do not want it badly enough. They are there to stop the other people.

Like a marathon journey, life is not always perfect. May be it will never be. Nothing is perfect. We are as humans products of chaos. Only you can make it count, you can make it memorable. You can make it better. You can look and push for it. Then, it makes you faster, higher and stronger.

Just let your aims kill you to a better reborn.
Feel the pain, feel the improvement. Feel all. Feel the joy.

At the end of the day,
you have nothing to offer but blood, toil, tears and sweat.

Luigis handbook page 1895 by uee

Thanks to mikael edon for great photo. visit. being in my life…