Girdi yapan uee

Rouge Valley Conservation Centre

MATTER OF MIND ~ “Düşünüyorum o halde varım” dan “düşünüyorum o yüzden varsın”a geçişte, kafasının içinde dolaşan her ne ise onu bertaraf edemeyip, buna bir son vermek istemiş belli ki… Modern diye tanımladığımız insanın en büyük savaşı yine kendi içindeki sanırım. Artık kendi canına kıyanların sayısı, savaşlarda birbirini öldürenlerin sayısından daha fazla. Ve İkincisi, ilkinin ancak ufak bir tezahürü olabilir… Yenilgilerimiz var…Hayal kırıklıklarımız, yapamadıklarımız, problemlerimiz var… Ve karşısında çabalamalarımız, heveslerimiz, tekrar barışmalarımız, yapacaklarımız, çözüm arayışlarımız… Hemen her dediğini dibine kadar hissettim de; katılmadığım tek bir cümlesi olduğu şimdiye kadar. Belki o yüzden o vazgeçti, ben ise hala bütün absürtlüğümle hayattayım.
Ve ne zaman çalsam kafamda, sonuna kadar eşlik edip, o nakaratı böyle söylemeye devam edeceğim:
I tried so hard
And got so far
But in the end
It does ALL REALLY matter!~ Chester Bennington anısına

~Koş koş çay var…~ @ankarakosuyor ~we drink the night! ~@nightterrorsrun

“…Even as the strings of a lute are alone though they quiver with the same music…” K. Cibran

Berlin, Germany

Babsi… One of my angels. Have a good one and kiss Piero one more time for me 🙂 I wish to be there with my Luigis… I’m so lucky to have you. Tanti auguri!

Eymir Gölü

Her adımında, yeni doğan kızının ayak izi de onu izleyip, onunla adımlıyor… Bir su damlasının önündeki nehre çağlaya çağlaya akması gibi. “Su” gibi…

Dodurga, Ankara, Turkey

– Abi bi tutabilir miyim? – Al bak, bin istersen…
– Yok bakmıcam! – Neden ki? – Benim ki daha güzel. – Tamam. Dönüyorum o Zaman ben. – Aşağıdaki çocuklar yola çivi atıyo dikkat et! -Sağol. Hadi görüşürüz yine.
-Görüşürüz, yine gel!
Keyifler gıcır…

Milan, Italy

~Hikayeye göre, Kadim bir Afrika kabilesinde geleneksel olarak daha bebek dogmadan ona bir sarki atfederlermis. Daha dogrusu anne, cocuk sahibi olma kararini verdigi zaman bebeği icin bir sarki secermis.
Bebek dogdugu andan itibaren o sarki kulagina ismi gibi fisildanir, sonra da herkes bebegi bu sarki ile bilirmis. Insanlar ozellikle kabilenin yaslilari bebege hosgeldin demek icin mütemadiyen bu sarkiyi ona soyler dururmuş.
Oyle ki kisi artik ergenlige geldiginde kabiledeki herkes o sarkiyi ezberden bilirmis.
Iste bu kabilede dogan cocuk onemli bir olay yasadiginda kaza, resitlik, okula baslama vb. gibi herkes bu sarkiyi soyleyerek hayatindaki bu donum noktasini ona hatirlatirmis. Bu gelenek zamanla, insanlarin digerini iyi ya da kotu bir sey yaptiginda onu honore etme sekli haline gelmis.
Hatta ve hatta kabileden birisi suc islediginde, kabiledeki hemen herkes toplanir, suc isleyen insani bir daire icine alir ve hep bir agizdan o kişinin şarkısını söylerlermiş. Boylece cezalandirmanin aksine kollektif bilinç ile o kisinin gerçek kimligini hatirlatmakla onu bir daha boyle birsey yapmaktan vazgecirirlermis.
Sarkiyi duyan kisi, eski gunlerini, cocuklugunu, eski masumlugunu, kim oldugunu ve butun o cevresini hatirlar, yaptigi suctan utanir ve bir nevi kendi kendine herhangi bir ceza olmadan rehabilite olurmus.
Evet, biz belki bu Afrika kabilelerinde yasamiyoruz. Türkiye’nin baskentindeyiz. Modern ama bazi ilkel diye adlandırdığımız kabilelerden bile ogrenileceklerimiz oldugunu dusundugum bir dunya burasi. Fildir fildir hizla degisen hayatımızda hepimizin bir en azindan degismeyen bir ya da bir kac sarkisi ve kişisi olsa mesela. Yolumuzda giderken hatalar da yapsak, ama bir çember içinde aslında kim oldugumuzu hep hatirlasak…~

Lecco

🎶Up in the sky, there is a village
And the people there are blue,
I believe it’s true
Up in the sky, people are happy
They love to sing and there is no need for a king

Up in the sky, nothing is insane
Like a rocket driven plane you can fly above the rain
Up in the sky, you just feel fine
There is no running out of time and you never cross a line

I never want to die
I wanna live in the sky

Up in the sky, you can fly
You will make it if you try
In the sky you are far away

Up in the sky you can sing
And you can do everything
And no matter what they say it’s true
I’m going to the blue

Up in the sky, there’s no religion
There are no cars and no phones and you can’t not be controlled
Up in the sky, you just feel fine
There is no money making crime but a lot of good wine

I never want to die
I wanna live in the sky

Up in the sky, you can fly
You will make it if you try
In the sky you are far away …🎶 77 Bombay street

Como Lago,milan

~Rivayete göre 14. Yy’da Napoli krallığından sürülen kraliçe Jeanne, provence’e iltica etmek üzere yola çıkar. Yolda “Côte d’azur” olarak bilinen bölgede fırtınaya yakalanarak burada camcılık işi ile uğraşılan bir köye sığınır. Kraliçe geceyi geçirdiği yerde, Ustanın cam şişeleri nasıl yaptığını görmek ister. Kraliçenin isteğini yerine getirmek isteyen cam ustası, kızgın cam kamışına üflemesi ile birden yaklaşık 10 litrelik bir Şişe meydana getirir. Bu durum karşısında şaşkına dönen usta, derhal şişeyi hasırla sarar ve kraliçenin anısına bu cama “kraliçe Jeanne” (Reine-Jeanne) adını koyar. Dönemin hükümdarı ise cam ustasından bu şişeye “Lady Jeanne” (Dame-Jeanne) adını vermesini ister. Bundan böyle üretilen büyük cam şişeler “dame-jeanne” olarak isimlendirilir. Daha sonra zaman içinde demijohn’a evrilir. Oradan da dilimize DAMACANA olarak geçer. Kıssadan hisse, cam ustası da olsanız, şişeyi de siz bulsanız, hükümdar ne derse, o olur…~

Altın Oran Çankaya

~”Piyasa” Latince ve İtalyanca olan “Piazza” kelimesinden türemiş. Kentlerin ana merkezini oluşturan yer anlamında kullanılmış. Bu yerler, İspanya’da “plaza”, Fransa’da ise “place” ismini almış. Zamanla Avrupa’da “Piazza” iktisadi, siyasi ve toplumsal birliğin hatta toplumsal kavgaların merkezi haline gelmiş. Biz de ise çarşı ve bedesten sadece esnafı bir arada tutan üniteler olmuşlar. Dolayısı ile biz piyasayı iktisadi olarak dilimize sokmuş, ama toplumsal bir meydan olan “Piazza” kültürünü oluşturamamışız. O yüzden hala Avrupa’nın aksine parklarda ya da meydanlarda değil; iktisadi merkez olan kafelerde, restoranlarda, çarşı ve bedestenlerde toplanıp bir araya geliyoruz. Benim gözlemlediğim kadarıyla, orjinal anlamında “meydan”sızlık ve “park”sızlık bu topraklardaki toplumsal hayatın en büyük eksiklerinden biridir. ~

İki gündür velespite 1000’e 1000’e bacaklarında kendine özgü bir 1000’a inşa etmeye çalışan çocuk ufka bakıp heyecanla seslendi: “ilerde dut var!”

İncek-Tulumtas

~Avcı-toplayıcının yaşam kalitesi yüksek, hayat algısı lezzetlidir. Kendinizi yerleşik hayatın ağına düşürüp, modern endüstrinin avı olursanız, toplandığınız AVM’lerde bu topladıklarımızın tadını asla yakalayamazsınız…~ to memory of @sevgiceyda 😉

Eymir Orman

~Karıncayı bile incitmem deme, “bile”den incinir karınca.Söz söylemek irfan ister, anlamak insan~ Fuzuli

Zwolle, Netherlands

~ Ortak bölenlerinin en büyüğünün hoşgörüsüzlük olduğu memleketlerde, insanlar camdan heykellerden bile daha sert, daha kırılgan, hatta daha işe yaramaz olabiliyor. Böyle milletlerin üzerine havadan uçaklarla, helikopterlerle yumuşatıcı dökmek çok iyi bir fikir. Yoksa, onlar aynı şeyi birbirlerine bombalarla yapıyorlar. ~

Imola

~Sanatçı bir şarkıyı bestelerken bir düğüm atar. Dinleyen ise o düğümü çözmeye çalışır. Şarkıda ahenk, düğümün zarafetle çözülmesi ile olur. Aynı şarkıda, aynı düğüm, kendini belli etmeden farklı yerlerde tekrar tekrar kulağımıza çalınır. Ahenk, bu tekrarın ikrarıdır. ~

Ankara Province

Havası sıcak, yolları yokuş, suyu pis, iklimi çöl. İnsanı ise çok güzel. Bu şehir, kendini geliştirmek için bütün ideal koşullara sahip.

~Bir heykelin öncelikle mermere ihtiyacı vardır, bu maddi öğedir.Yontulması lazımdır, bu “hareket ettiren” öğedir.Gelişigüzel yontmakla olmaz, bir şeye benzemesi lazım, bu formel öğedir.Ve bu heykelin varoluşunun temel nedeni, heykeltıraşın amacının gerçekleşmesidir.Bu da ereksel öğedir. Yani Aristo’ya göre Madde ve öz farklıdır. Ama birbiriyle ilişiktir. Yani yaratılanı sevmek, onu görmesek de yaratana dair hisler beslememize yol açar. Gerçek, bu ikisinin birleşimidir. Ardından yaklaşık 1500 yıl sonra Yunus döngüyü tamamlar: yaratılanı severim, ama bu kez yaratandan ötürü…

Bu kadar sıkı sarılanlar, hayatımdan hiç eksik olmasın. Duadır bu.

Biz refah inşa edemiyoruz. Çünkü refah inşa etmek gibi bir derdimiz yok. Biz hala sadece bina inşa ediyoruz. Böyle olunca bu ülkede zenginin bile çocuğuna bırakacağı en büyük miras dört duvardan ibaret. Ben ise hala insanlığın kültürel mirasını sırtımda taşıdığıma inanıyorum. Bozkırın tezenesini dinleyip efkarlanıyor, Ankara’nın bağlarında oynuyor, bir neyin ya da çingenenin sesinde hala ağlayabiliyorum. Udun, kanunun, sazın yanına saksafonu, piyanoyu, gitarı, ya da bir flamenko sanatçısının Ellerini (Palmas) koyabiliyorum. Bu dünya inşa ettiğiniz beton yığınlarından ibaret değil ve benim çocuğuma bırakacağım en büyük miras, binalardan ibaret olmayan, sokaklardan, ormanlardan ve şu yanımdaki güzel insanlardan fışkıran bu kültürel zenginlik. Ve bir gün bir binadan bahsedecek olursak, yanımdaki insandan Gaudi’yi öğrenirken, onlara temellerine kazık çakmaya çalıştığımız Mimar Sinan’ı öğreteceğim. Bu renkli miras böyle kişiden kişiye, nesilden nesile taşınacak. Siz ise en ufak zelzelede kendi inşa ettiğiniz menfaat sarayları altında ezileceksiniz. Kültürsüz, müziksiz, sessiz…

Belki çocuklaşacağız yeniden, belki bebekleşeceğiz… Önce yaşanmışlıkları unutacağız belki, sonra isimleri, sonra yüzler gidip gelecek, ardından kelimeler hatırdan silinecek sanki. Tek basina tuvalete gidemedigin, yalniz yiyemedigin bir doneme tekrar girebileceğiz. Tam işte böyle bir sey geldiginde başına, kimi isterdin yaninda? Tek kalacak bir kelime olsa hangi isim olsun hatırında? Unutmayacağın bir yüz olsa, kimin yüzü olsun dimağında. O zaman tutacağın el, yaslanmak isteyeceğin omuz kimin mesela?

Belki de herseyden onemlisi, simdiye kadar birisi icin bu isim, bu yuz, bu omuz, bu el olabildin mi? Eger olamadinsa, nasil ve nerede yasarsan yasa kardesim, dünyaları dolaş, tatillere git, gel… Şarabın derinliği beraber yaşlandığı ahşap fıçıda, içinde saklandığı tozlu raflardandır. Bir gonule konamadınsa hala, yaşadığın mavera degil, sadece masivadir…

BeanBrothers Stadsbranderij

Rob, 15. Jenerasyon Kahveci’lerinden birinde Mirjam’a kahve çekirdeklerin ömürlerinden bahsederken masaya bırakılan bir peçete üzerinde şöyle yazıyordu: “ll caffè, per essere buono, deve essere nero come la notta, caldo come l’inferno e dolce come l’amore.” Yani “Iyi bir kahve gece kadar kara, cehennem kadar sicak ve ask kadar tatli olmalidir. ” Tabi Mirjam İtalyanca bilmediğinden olanlara anlam veremeyip, fincanını ters kapattı. Yaşananlara hiç kafa yormayıp,anlam veremeyenler; fincanlara fazla anlam yüklüyorlar Rob abicim. Kahveyi ikram edene değil, çekirdeğine 40 yıllık hatır besliyorlar. Bardaklarınızın üzerine hepinizin ismini yalan yanlış yazıp, dibine “bilerek yaptım” yazasım geliyor.

Giethoorn

Bu huzur dolu videoda size huzursuz bir turist topluluğunu anlatmak istiyorum: Asyalılar. Aslında Çinliler diyeceğim çünkü diğerlerine bok atmak yerine ayrımcılık yapmaktan daha az çekiniyorum. Benim Turist olarak gördüğüm iki çeşit Çinli turist var. Birisi sürekli fotoğraf çekiyor, diğeri sürekli acı çekiyor. Neredeyse hiçbiri, böylesine güzel bir yerde bile, şöyle oturup gezdiği yerin o anda çıplak gözle keyfini çıkarmıyor. Ulan Hiçbiriniz mi “ölü Ozanlar derneği” seyretmediniz? Hiç biriniz mi “Carpe Diem” diyip video kamerayı bir köşeye atmadınız. Sanki o sd kartlarını uyurken kafalarına takıp, rüyalarında o yerleri tekrar gezip, içlerinde istediklerini yapacak teknolojileri var. Al sana “Sanal tatil” fikri…Eğer yoksa, bence çok boşa geziyorlar. Bir “hoi hoi,” bir “doi, doi” bir ” mooi” diyemeden ülkeden çekip gidiyorlar. Dünyayı gezmek bir şey değil çekik gözlü kardeşim. Fotoğraf desen tillahı için gugıl var. Bunu artık herkes yapıyor. Bir gönüle konuk oldun mu? Kaçını fethettin? Ya da bir Hollandalı amcaya flemenk dillerinde peynir kafalı dedin mi? Bana onu söyle. Ama Çince değil. Gittiğin yerin dilinde… Bu arada 2620 kişilik kasabaya yılda yaklaşık 1 milyon ziyaretçi geliyormuş. Özgürliği bıdır…

Merwedekanaal

Kafiyeleri, cinaslı uyakları, tecahülü arifleri, hüsnü talilleri benim kadar seven bir millet buldum. “Lekker chillen met je billen.” Yani diyor ki “poponuzla dinlenin.” Evet, yatışı da seviyorlar. Ortalama yüksekliği Deniz seviyesinin altında, ve neredeyse dümdüz ülkede, şu fotoğraftaki çocuğun elindeki kitabın konusu ise “kaya tırmanışı”. Not olarak ülke de sadece tırmanılacak yer değil, kaya da yok. ülkenin çoğuna taşlar komşulardan getiriliyor…”Bence kalpsizsin, çünkü alpsizsin…” Yani diyor ki şair, tırmanılacak, fethedilecek bir yerin yok. Alp’ler gibi girintili, çıkıntılı, yükseltili gizli göllerin, güzelliklerin yok. Hemen herşeyin güzel de olsa çok ulu orta. Çok düz. Ve bu seni ruhsuzlaştırıyor. Al bunu da ben yaptım!

Eindhoven, Noord-Brabant

Bisiklet ile bir yere gitmek “Dutch”lar için yürümek gibi bir şey. Dolayısı ile bisiklet üzerinde makyaj yapana, telefonla konuşana, müzik dinleyene, sigara içene, bebeğini uyutana (sadece taşımaktan bahsetmiyorum) , mesaj çekene, birbirinin elini tutana, bisikletin arkasında birbirini evine bırakana, yolda ileri girmek için tanımadığı birinin arkasına binmek isteyene, elleri cebinde sürene, hatta ellerini kollarına bağlamış viraj alana kolaylıkla rastlayabilirsiniz. Spor için bisiklete binenler hariç neredeyse kimse kask takmıyor. Ama genellikle arabalarla ayrı yoldan gidiyorlar. Fotoğraftaki gibi gidonunda market poşetleri, önünde arkasında çocukları şu şekilde seyahat etsen büyük ihtimalle Kanada’da devlet tarafından çocuklar elinden alınır. Hakkı’nda soruşturma felan başlatılır. Türkiye’de zaten böyle bir şey mümkün değil. Bu iki tekerlikli aracın hayata bu kadar iyi eklemlenmiş olması belli ki uzun bir kültürel sürecin sonucu. Ve toplum sağlığına direk ve endirek faydaları yüksek. Bu arada “dutch” erkekler halen ilk görüşmelerine (date) kızları evlerinden bisikletle arkalarına alarak gidiyorlar. “Dutch” anneler çok yüksek bir oranda doğumlarını halen evde ve sadece ebe yardımıyla yapıyorlar. Sanki sistemi başta basit ve düz kurduklarından mütevellit ortaya çıkan problemleri de o derece basit. Ölümlü araba kazaları yerine ölümsüz bisiklet kazaları var. Karbüratör ve polen filtresi değiştirmek yerine en fazla akort ayarı gerekiyor ulaşım araçlarına.Çoğumuz gibi beş bilinmeyenli beş denklem yerine sürekli bir ya da iki bilinmeyenli bir iki denklem çözmek durumunda kalıyorlar. Zaten bisiklete bile fazla yatırım yapıp, çaldırınca üzülmek gibi bir riske girmiyorlar. Onlar için tek yatırım sanırım gerçekten aktif hayatları. En az bir iş, en az bir hobi, en az bir kaç tatil ve evli, çocuklu ya da bekar kendine ayırdıkları Zaman… Dolayısıyla lüks ve konfordan ziyade bütün muhabbetler ve hayatlar verimlilik ve pratiklik etrafında evrimleşmiş. Böyle bisikletin üzerinde market poşetleri ile eve giden bebekler de büyüyünce muhtemelen gelecek nesillere aynı evrimsel kültürel genleri aktaracak. Aslında fotoğraf herşeyi özetliyor.

Eckart Wandelbos

Budist öğretinin temelini anlatan basit bir hikaye vardır: “Hava hızla kararırken, keşişin biri ormandan evine dönmeye çalışmaktadır. Patikanın ilerisinde gözüne uzun, ince bir şey ilişir ama tam seçemez. Biraz yaklaşınca irkilir: Bu dev bir yılan! Ne yazık ki eve giden tek yol budur ve keşişin beklemeye zamanı yoktur. Paniklemeye başlar. Kendine derme çatma bir meşale hazırlar ve korkuyla yılana doğru yaklaşır. Meşalenin ışığında, “yılan” bir halata dönüşmüştür. Keşişin tüm korkusu bir anda yokolur, kendi kendine yarattığı bu illuzyona gülerek yoluna koyulur.”

Station Utrecht Centraal

Dünyanın bir kısmı sadece yaşamını devam ettirebilmek için gece-gündüz, haftasonu demeden çalışırken, dünyanın diğer kısmı günlerini sanki sadece hobilerini gerçekleştirerek geçiriyor. Her coğrafyada tek genel gerçek, adaletsizlik anlayışı sanırım. Hoşgeldin Ramazan.

Tarihi, mimarisi, tasarımı, yaşama kültürü, tertip-düzeni, aktiviteleri, o kendine münhasır kanal platformları ile bu şehir, o bilinen-ünlenen sokaklarında Asyalı turistten geçilmeyen Avrupa’nın çoğu metropolünü döver. Ve bunu kulağında jazz müzik, elinde içecek, oturmuş ayaklarını kanala sallandırırken yapar. Gitmeyin. Görmeyin. Kimsenin morali de, şehrin dokusu da bozulmasın…Hiç dillenmemiş, çok bilinmeyen efsane bir şarkı olarak kalsın.

Amsterdam, Netherlands

Spinoza bu binalardan birinde yaşarken havaya bakar ve şöyle der: ” Havaya atılan taş eğer konuşabilseydi mutlaka kendi iradesiyle yola çıktığını söylerdi.”Hayatımın özetidir.

~Hiçbir zaman sabah ezanıyla doğup, akşam vakti ölen insanlardan olma.~ fen lisesinde abi nasihati…

Nijmegen, Netherlands

O kadar ülkede yaşadım, kaç şehir gezdim, bir sürüsünde koştum, geri kalanında pedalladım, motorsiklet ile Türkiye’nin büyük bir kısmını dolaştım. Diyeceğim şey, Hollanda şehir planlaması konusunda ders kitabı olarak okutulabilir.

Den Bosch

~ Peki biz neden bu sokaklarda yürüyoruz, neden insanlar doğup büyüdüğü sokaklardan vazgeçer de başka diyarları ev seçer? Batı ya da Doğu hiç bir yerin hayranı olmadığımdan, bu soruyu her şehirde, her ülkede, sık sık sorarım kendime… Yine kendine kendime bunu sorduğum anlarsan birinde, elinde içkileriyle bir kaç dutch adamlar yanıma gelip, yanınızdaki hanımefendinin eteğini çok beğendik diye kibarca bana laf atıyor. Eve giderken tekrar aynı soru aklıma geldiğinde tenha bir sokakta karşıdan karşıya geçerken bir araç durması gereken yerden bir metre önde durduğu için açıp camı özellikle özür diliyor, sonra da yetmezmiş gibi geri geri gidiyor. Gecenin sonunda da seksenlerinde ya da doksanlarına dayanmış bir yaşlı çift el ele tutuşarak, Yanyana bisikletleri ile evlerine evlerine doğru gidiyorlar. Neden doğup büyüdüğü sokaklardan vazgeçer? Yoksa kalıp, kendi insanlığından vazgeçmemek için mi? ~

Enschede

Sabah koşturuyor, öğlen konferansa götürüyor, akşam yüzdürüyor. Çaktırmadan bir şeylere hazırlıyor sanki…

Enschede

Bu bisikleti biraz plansız şekilde aldığımda hemen koşa koşa Sev’in kapısını çalmış “ben bir şey yaptım Sev. Bak ne aldım” diye bilgisayardan bisikleti gösteriyordum. O da sakin bir akşam geçireceğini düşünmüş elinde çorbası, üstünde pijaması “keşke geleceğini haber verseydin” demişti ilk cümlesinde…”Yani sana da yiyecek birşeyler yapardım.” Dedim isim bulmamız lazım bu bisiklete. Çatkapı işte dedi… Şimdi İsim annesi Sev’in doğum gününde bizim beraber olmamızda büyük pay sahibi, insanların hayatlarına dokunan kişiye ziyaretini gerçekleştirdi. Ve şimdi ilk tanıştığımız günkü şeye aynen devam ediyoruz. Yine koşuya çıkıyoruz… @kosukadini @sevgiceyda

Emmerich Rhine Bridge

Bugün, Eindhoven’dan Enschede’ye pedallarım. Yol çok uzun değilde, ülke küçük. Giderken Almanya’ya girip çıktım kestirmeden gitmek için. Bu sırada bu büyük pembe köprüyü gördüm. Sevdiklerimi ziyarete giderken yüzlerce km koşup, pedallasam da, üzerinden geçtiğim köprülerde hep aynı cümleyi tekrarlıyorum: biz o köprüleri çok severiz ve üzerlerinden geçerken hiç yorulmayız… @kosukadini

‘t Nupke

Bir tarafta trenler, diğer tarafta değirmenler, bu ülkenin inekleri gerçekten çok şanslı …

Eindhoven, Noord-Brabant

Pencere Farsça’da penç yani “beş” ten türemiştir. Beşinci kapıdır Aslı’nda…Dört duvar arasında sıkışıp kaldığını hissedip pencereden dışarı bakınca aklına bu gelsin… Denizime… We reframed the night. @nightterrorsrun
Think outside but run inside 😉 @ankarakosuyor

Conservatorio di Musica Giovan Battista Martini – Bologna

Bizdeki külliye ve medreseler gibi, İtalya’da da manastırlar eskiden eğitim ve öğretimin Temel’ini oluşturuyormuş. Biz zamanın ihtiyaçlarına göre, Cumhuriyet’in ilanı ile bunları kapatırken, İtalya bunları konservatuarlara dönüştürmeyi tercih etmiş. Dolayısı ile eski manastırların hemen hepsi artık sanat merkezi, konser salonu ve konservatuvar… Eskiden sadece İlahi (Hymn) okunan salonların duvarlarından şimdi her türlü müzik yankılanıyor. Burası manastırın içindeki bir konser salonu. İçeri girdiğimizde Çince bir konserin provası yapılıyordu. Bu eski Manastır, Mozart’ın hocasının hayatını geçirdiği yer. Zengin bir aileden gelen, üzerine titrenilen yetenekli öğrencisi Mozart’ın aksine kendisi hayatı boyunca, bu şehirden çoğunlukla da bu manastırdan, hiç dışarı adımını atmamış. Bu duvarlarda Wagner’den Beethoven’a; Mozart’tan Bach’a hepsinin tarihi portre resimleri asılı. Matteo uyarıyor, bu salonda çalmak istiyorsan gerçekten iyi olmalısın. Çünkü bu duvarlardaki ustalar seni dinliyor olacaklar. Bu bile Avrupa’nın Nasıl bir rönesans ve reformdan geçtiğini gösteriyor. Hemen herşeyi yeniden yorumluyorlar, her şey yeni ama aynı zamanda her şeyin kökü çok derinlerde, hikayeleri antikiteye dayanıyor. Dünyanın biz dahil bazı bölgeleri böyle bir bilinçlenmeden ve yeniden yorumlanma döneminden henüz geçmemişken, diğer bir tarafı ise böyle bir aşamadan sonra varolduğundan doğru düzgün tarihleri ve kökleri yok. Dolayısı ile yeniden yorumlayacakları eski bir öyküleri de yok. Dünyanın yeni tarafı “50 cent” kadar ucuz müzik dinliyor, üstelik bunu her köşebaşında harcıyorlar. Diğeri ise bu tarihi salonda yeniden yorumladığı 5.Senfoniyle o notaları icat edenlere, öğretenlere ve hocalarına olan paha biçilemez şükranlarını müziğe döküyor. Yeni dünya için sadece izlenme, takipçi, satış sayısı önemli iken; herşeyin tarihi bir öyküsü olan bu topraklarda, sanatçılar bu duvarlarda portreleri asılı bir avuç hocalarının önünde mükemmelleşmeye çalışıyorlar. Belki de sadece onların takdirini kazanmayı umarak…

Portici Di San Luca -Bologna

San Luca tapınağının yolu…Tapınak şehirden 300 metre yüksekte. Bu Kemerlerden tam 666 tane var yol üzerinde. Sonraki gün koşarak çıkmayı denedim. 13 dakika sürdü. Böyle sonlu bir yolculuğa çıkıyorsanız rakamlar belki faydalı ama çok sıkıcı…Rakamlar, irrasyonel olanlar dahil fazla mantıklı. Ruhsuz…Soru-n şu: Sayılarla yaptığımız tüm hesaplar, tuttuğumuz istatistikler (KPI’lar) hemen hep sonlu. Sayı varsa bir başlangıç var, bir hesap var, bir sayma var, bir son var… Dolayısıyla sayılar hiç bir zaman sonsuz olmasını istediğiniz bir anın, bir anının açıklayıcısı olamayacaklar. Güzel bir hissin tezahürü ilan edilemeyecekler mesela. En güzel günlerin tarihleri olmayacak, en güzel koşuların dereceleri, en güzel insanların “buluşulacaklar listesi”nde ajanda tarihleri… Onlar geldiğinde, başının üstünde yerin her daim hazır olacak, ya da oturduğun kaldırım kenarında bir taşın, o yarış geldiğinde mesela; o acıyı göze almaya şevkin olacak, “şöyle olursa” gibi bir hesaba tutunmadan, “herşeye rağmen” yol alabileceksin, o gün geldiğinde saatlere, günlere, kaç kemer geçtiğinize bakmayacak ama gideceksin, hem de artık sayılara bakmayacak kadar çok gideceksin… Gideceksin ki bir yere varmak için değil, sırf yol almasını sevdiğinden. Gideceksin ki, sayıları bilmekten çok, artık yeni sorular sorabilesin. Yolculuklar artık sayılamayacak kadar çok olup, yollar bir sonsuz işareti gibi kıvrımlar yaparken; eski noktalara, eski yerlere, eski insanlara rast geldiğinde ve sana sorduklarında ” kaç ülke, kaç şehir, kaç insan, kaç km, kaç adım, ne kadar yol gittin ama neden ?” diyeceksin ki “Bilmem! Ben sadece kendi kendime sonsuzlar çiziyorum ve bunu hiç bir sonlu sayıya değişmem…”

Emilia-Romagna

~Sabah kalkıyorum. Aşağıdan gelen güzel bir gitar ezgisi. Diyorum bu kim acaba? “Peter Finger” diye cevap veriyor Matteo. Bana albümünü gösteriyor. “Aslında geçen sene burada konser vermesi için davet ettik. O da geldi. Hatta senin şu an kaldığın odada kaldı, yattığın yatakta yattı.” diye ekliyor. Evdeki neredeyse bütün eşyalar bütün mobilyalar kendilerinin elinden çıkmış. Duvarları kardeşi ve eski sevgilisi boyamış, bahçeyi büyük babalarının bahçesinden aldıkları dallarla, çiçeklerle yapmışlar. Büyük baba 84 yaşında, hala çalışıyor. Hala şarap yapıyor. Stockholm’de Matteo ile beraber kalırken, onun yaptığı şarabı nasıl habersiz bitirdiğimi anlatıyorum. Hemen bir şişe daha getiriyor. Bana zevkle tavuklarını, tavşanlarını, bahçesini gösteriyor. Tavuklar için ayrı bir bahçesi bile var. Görseniz, yeryüzünün en mutlu tavukları. Sonra kahve içerken 2. Dünya savaşında olanları anlatıyor. Kendi gözleriyle gördüklerini… Kendi gözleri önünde evlerinin nasıl yerle yeksan olduğunu…Hala inanamıyor o anda olanlara…Kendi elleriyle Lasagna yapıyor öğle yemeği için. Öyle hazır felan değil, hamuruyla…Torunu Matteo bu kemanı 7 yaşından beri çalıyor. 7 yaşından beri hemen her gün. 20 senedir aynı enstrümanla hemen her gün pratik yaptığınızı düşünün. Ya da 20 senedir aynı işi yaptığınızı… Artık bir uzvu olmuş keman. Eliyle bardak tutar gibi rahat, bazı şeyleri ancak onu kullanarak dile getiriyor. Annesi ilk gitarı eline alıp keman gibi boynuna oturtmaya çalıştığından bahşediyor. Küçükken boynunun Kenan çalmaktan nasıl yamulduğundan… Bazen kendi çizgisinden çıkıp, bir rock grubunun konserinde çalıyor, bazen bir jazz müziği eşliğinde, bazen de bir flamenko sahnesinde…Bazen kendisi festival düzenliyor, sürekli bir yerlere yardım organize ediyor…Ama her ülkede, her durumda…Abisi Marco 18 yaşının altındaki suçluların, toplumdan izole yaşayan mültecilerin, hapishaneden çıkanların, tecavüze uğrayanların, tekrar hayata kazandırılması için arkadaşları ile beraber bir şirket kurmuş. Aslında bir sosyal girişim. Adı “progetto quid”. Ünlü Markalardan ( Armani, Zara, caldezonia… ) artık ve atıl kumaşlarını ücretsiz alıp, bu kişilere verdikleri dikiş eğitimiyle yeni giysiler.

Imola

~Eskiden ibreti alem olsun diye insanları bu meydanlarda asıyorlardı. Hala aynı…~ ~In old times, they were hanging people publicly to draw a lesson in this Piazza. It is still so…~

Bologna Cathedral

~Ağaç yaşken eğilir, halbuki mum kuru iken yanar… Peki şu şatafatlı sanat kimin içindir? Peki bu çanlar kimin için çalar? Bir gün kilisenin org ile çaldığına, müezzin kendi makamında bir ezanla eşlik eder mi? Acaba bütün gaipten gelen sesleri “din”letebilmek için mi adı din? Yoksa içinizdeki bazı şeyleri “din”dirmek için mi? Sana dinle demeyeceğim, çünkü sen hiç hamuş olmadın. İçindeki fırtınaları dindirmek gibi bir vazifem de yok. Çünkü sen bişrev gibi gülün güzel tarafından ziyade, en sevilmeyen tarafını sevmedin. Ve kendi içindeki alevi yakıp, Kandiller gibi yanarak etrafına ışık saçmadıkça, mumlarla dilenip , şeyhlerden medet isteyeceksin. Ve soracaksın: Gölgesine girdiğin ağaç, yaş olup eğilirken farkında mıydı ? ~

Lugo, Italy

This is not a Holiday. Indeed, holidays are not as holy as these days… @penazzimatteo. Once upon a time, we lived in a so little room that we shared so many…Now, sharing his family…

Emilia-Romagna

~Emilia-Romagna…Bu topraklar, Roma imparatorluğunda Ordu’nun kıdemli askerlerine emekli olduklarında yerleşmeleri için dağıtılmış. Ordu’ya farklı uluslardan gelen, savaşmış ve 30’unu geçmiş Romalı askerler yerleşerek bu şehirleri kurmuşlar. Ve artık kendi geldikleri yerleri, kendi kimliklerini çoktan unutmuşlar. Buralar, küçük ama çok verimli topraklar. Her açıdan. Domatesi hala kokuyor, insanları çiftçi, balıkçı,sanatçı, mühendis, iş adamı… İsmini bildiğimiz çoğu İtalyan markanın cismi burada mesela..Yani artık insanlar gerçekten birlikte yaşıyorlar. Tatlı su, tuzlu birbirine çoktan karışmış. Hatırlamıyorlar bile…Özü hatırlamaya, eski gerçekleri hep hatırda tutmaya çok övgüler yağdırırız. Ama bazen nerden geldiğini unutmak en iyisi. Daha iyi bir güne doğmayacaksa, şu batan güneş gibi, bazen unutmak en iyisi…~uee

Antica Pizzeria Leone

Think about a pizza: I mean a real and really good one. Actually, all you need is a pomodoro, basilico and Mozarella…And a good base… You don’t need so much Stuff to make your food delicious. But you need a good quality than quantity. In the same way, you don’t need so much actors to have a good life. There is no good movie with so many main actors playing together that I remember. So, keep the real ones tight with a good relationships. Like pizza, anything more than that just makes your food unnecessarily complicated. So, take your delicious ingredients (Luigis for me) and have a good meal with them. Nothing more or nothing less…Believe me that it will be a tasteful life and good movie. More or less…

Lecco

~ Bizim binbir gece masallarımız yoktu. Bir gecede yaşanan binbir masalımız vardı. ~

Como, Italy

Konu da işte tam bu işte Luigi: Biz bu sokaklarda dolaştık, bu sokaklarda kaynaştık, bu sokakların köşesinde bisikletlerimiz çalındı, bir diğerinde bize araba çarptı. Bu sokaklarda birilerinden hoşlandık, bu sokaklarda hoşlanmadıklarımızdan boşandık. Şu sokakta dost edindik, diğerinde ağız dolusu küfürler ettik. Bu sokaklarda anılarımız var bizim. Kendisine turist muamelesi yapamadığımız… Biz burada birbirimize bildiklerimizi anlattık, sonra bilmediklerimizi araştırdık. Bilmiyorum demenin erdemini gördük girdiğimiz her sokakta. Öğrenmenin ilk şartının bilmiyorum olduğunu farkettik. Bilmediğimiz sokaklara girdik, hiç bilmediğimiz yerlere gidip, bilmediğimiz işlere bulaştık. Sadece okuldaki profesörlerin değil, bu sokakların da rahlei tedrisinden geçtik. Aynı merdivenlerde oturup, aynı sırada dirsek çürüttük. Yabancı olduğumuz bir yerin, beraber yerlisi olduk. Baktık ki o yerin değil birbirimizin yerlisi olmuşuz. Sonra yine dünyanın her yerine dağıldık. Şimdi sorsalar yine peki sırada hangi sokak var diye, büyük bir güvenle “bilmiyorum” deriz…

Gronlait

~Artık tüneller kazınmış, dağlar delinmiş…Ne Şirin’in imkansız sözlere, ne de Ferhat’ın gereksiz bir gösterişe ihtiyacı var. Vuslat aynı gökyüzünün altında beraber yol almak kadar sade, aynı mucizeye birlikte şahit olmak kadar yakın artık artık. Yakın ve sade kalmak, dağları delmek kadar zor artık.~

Gronlait

~Artık tüneller kazınmış, dağlar delinmiş…Ne Şirin’in imkansız sözlere, ne de Ferhat’ın gereksiz bir gösterişe ihtiyacı var. Vuslat aynı gökyüzünün altında beraber yol almak kadar sade, aynı mucizeye birlikte şahit olmak kadar yakın artık artık. Yakın ve sade kalmak, dağları delmek kadar zor artık. ~

Ristorante Trotter Viale Remambrandt

~Bizim sofralarımızda herşey için kadehler kaldırılır, her dilde şükranlar sunulur, her göz diğerinin gözüne bakıp, her yüz diğerinin gülümsemesiyle mutlu olur. Anlatılan her hayat bir diğerinin macerası ile umut bulur. Her konuşma “başka bi dünya her zaman mümkün”ün özeti olur. Kadehler biter, tabaklar gider…Biliriz ki çok mekan ama az Luigi ile sofralar bir yerlerde tekrar tekrar kurulur. Be ne kadar güzel şeylere şahit olsak da, hiç bir lezzeti, hoş sohbetimize değişmeyiz. Ve biz yeryüzünde hiç bir yeri, gözlerine bakıp, şerefine kadehimizi kaldırdığımız insanlar kadar sevmeyiz. ~

High Park

Playing with bubbles is easy. Finding those people to play with them at any age is hard. When you find, don’t lose them.

Eindhoven, Noord-Brabant

Neden gitmeye, gezmeye, gelmelere bu güzel sözler! Neden hep seyahate, seyahat edene bu methiyeler! Sen bir yoldan gidiyosun değişiyorsun da, o manzara hep aynının monotonunda mı sanıyosun! Bak. Senin gibi niceleri geçiyor o köprünün üstünden. Gecesi sazıyla, gündüzü sözüyle oradan şehre bakıyor niceleri. Ne farklı sevgililerin dudakları aşınıyor üstünde, ne bebek arabalarının tekerleri yuvarlanıyor. Sen gezdiğin yerleri sabit mi sanıyorsun seyyah! Köprü zamanın teknesine binmiş gidiyor. Gecesi gündüzü bir değil baksana. Yazında gelen, kışından geçen bir değil. Altından akan su bir değil. Gezgin olan, gezdiği yere hep aynı kendisini götürünce gezgin oluyor da, manzarası, ziyaretçisi, gecesi-gündüzü hiç bir olmayan köprü sabit mi kalıyor! Siz göz açılıp kapanıncaya kadar buradan geçip gideceksiniz bayım, manzara ise burda sapasağlam kalacak. Sadece mekanını değiştirenin değil bayım, Zamanla hoşça bekleyenin de hikayeleri olacak. Methiyeler, yerinde öylece, olduğu gibi durana da yazılacak. Belki bir gün dillense, o ağacın ve o köprünün senden fazla anlatacak şeyi olacak.

South Kingsway

Derviş adam kapı kapı dolaşan, fakirdir. Kelimenin kökeni Farsçada “kapı eşiği” demektir. Derviş olan adamın üzerine sürekli basıp geçilen eşik gibi mütevazi ve her acıya katlanabilen olması lazım gelir. Benimkisi ise hep dermiş gibi…