7’den 77’ye…

Büyüyünce ne olacaksın?

Küçükken bize en çok sorulan soruydu  herhalde. Lakin herkes farklı cevaplar verirdi bizim dönemimizde
Bir kısmımız, popçu, topçu, oyuncu gibi gözler önündeki hayata sahip olmk istiyordu.
Bazıları da tam tersine o zamanlar ekranlarda değil sokaklarda dolaşan sütçü, sucu, çöpçü, tüpçü olmak isterdi.
Lakin büyürken herşey değişti çoğumuz için. Birinci kesimin yolu görenleri öylesine büyüledi ki çoğu oraya hiç erişemeyeceklerini düşündüler. Çoğu bunun yolunu bile sorgulamadı. Lakin ekranı hayranlıkla izlerken öbür tarafına geçmek mucize gibi bir şeydi. Mucize acze düşürdü.
İkinci kısım için ise artık büyü bozulmuştu. O sucu, sütçü, çöpçü ve tüpçü abi aslında sevdiğinden değil, başka imkanı olmadığından o işi yaptıklarını farkettikler bir gün. Onun için, bütün gün çalışıp senin gülen yüzüne gülmesini bilen, sohbet edecek zamanları olmadığı için, o küçük vakitte seninle sohbet eden abilerin mesleği o kadar talepkar değildi artık. Mahalledeki maçta topa geçerken attıkları iki tepik onların günlerinin en güzel kaçamaklarıydı.
Gelgelelim neredeyse hepsi değişti işte.
Lakin hayallerin değiştiğinden mi hayatlarımız böyledir, yoksa hayatlarımız mı bu hayalleri değiştirir orası bilinmezdi.
Bütün bu bilinmezlik ve değişim içerisinde kulağa gelen bazı sesler, göze görünen bazı insanlar, gönle dokunan bazı sohbetler hiç unutulmadı.
Evet, belki çok farklı şeyler olmak istedik ama köylüsü de şehirlisi de 7’den 77’ye onu dinledik.   Gezdiği yerlerde gezdik, televizyon başında sabah sabah, koskoca adamın küçücük çocukla sohbetini saatlerce sıkılmadan dinledik. Bilimden bahsediyordu, gündemden bahsediyordu, gezmediğimiz görmediğimiz yerlerden bahsediyordu.
Yamyamlarla kaldığı günlerde korkup, ekvadorda yaptığı su-vortex deneyinde heyecanlanmıştım.
Hayvanların insanların dostu olduğunu anlatmak için eşşekle arkadaşlık yaptı ilk önce. Bu konuda tek olmadığını anlatmak için klibini kuzey almanya da bremen mızıkacılarıyla çekmişti.
Sonra mahallenin tüm çocukları hakimin karşısına çıkarıp cümbür cemaat bütün mahalleyi ayı diye bağırtmıştı…Sırf çoluk çocuk öğrensin diye hayatın çetin yollarını. “Uzunlar yanmıyor hakim bey, kısa yoldan anlatmak gerek: AYI….”
Ardından “bugün bayram, erken kalkın çocuklar” diyerek sabahları daha küçük yaşta bize annemizi sevindirecek görevler verdi. Ailemiz dışında bize be yapmamız gerektiğini söylemeye cüret edebilecek tek adamdı belki de…
Herkes aşka şarkı yazdığı sırada, o hastalığa yazmıştı ve reçetesini de vermişti: Al eline kalemi, iyi yaz… Nane limon kabuğu….ve reçetenin sonuna da ekliyordu:  biraz daha sabır ve hapşuuuu…
Daha anasınıfındaydım….”kara sevda” geldi çattı. Dedikleri daha ne olabilir ki! Onu benden kim ayırabilirdi ki!  Nasıl anlatsam bilemedim, gözlerim kararıyordu, tepetaklak oldu dünya sanki. Sankiiiiiii……………..inankiiii………..
Sonra, bu flört dönemi biraz uzadı. İlkokula gelmiştik. Hala pelinde olduğum kız ailesine beni şikayet etmiş, eve çağırıyorlardı. Gittim kızın yanına ilkokulda dikildim karşısına, başladım şarkıya: Sanki biraz naz ediyorsun amma, senin bana gönlün var gibi, gibi…Yüzüme karşı git diyorsun ama, sanki gözlerin kal der gibi….yeter çektiğim, insaf et gayri, senin bana gönlün var gibi gibi…
Çocukca bir aşk deyip geçme, sakın gülmeyin bu küçüklük halime!
İlkokulda farkettim, ben bu duyguları yaşayan tek insan değildim: Gülüşüne cihan değen ama büyük ihtimalle başkasına giden  Nazo gelin”değil ayağındaki aksesuara yazılmıştı bu sefer sözler. Zerafet böyle tarif edilebilirdi herhalde…Ne olursa olsun hiç kırmadan, kırılmadan…
Sevdiği için dağları delecek,denizleri kurutacak, güneşleri söndürecek, yıldızları taç yapacak aşığa “Herşeyi yerinde bırak, alla pulla, beni al koynuna” diyerek en samimi cevabı vermişti bence.
Öyle ki bir ara kol düğmelerime bakıp bakıp üzülmeye başlamıştım. Okula giderken ellerimi birbirine, birleşmelerini Ümit ediyordum. Ayrıldığım sevgilinin hikayesi kol düğmelerinin dizeleri olmuştu.
Ben bunu derken bir anda bütün dünyam karardı bu sesle sokaklar doldu taştı: domates biner patlıcan. Tam nereye gitsem, nereye baksam hep onu görüyorum dediğim anda, O hayalini kurduğumuz sokak satıcısı geçiyordu işte. Hayat da şarkıları gibi absürt birşeydi zaten…Her şey boş geliyor bana, sarılacağım sımsıkı sana, yeter ki yıkılmasın bir dah dünyam…Domates, biber, patlıcan…. Hiç bir şey, gereğinden çok üzülmeye değmezdi. Aslında hepsi kendimize anlattığımız bir rüyaydı…
Geri dönüş ihtimali ne zaman belirse:
Hayır, hayır
Boşuna yalvarma
İnanmıyorum sana
Göz yaşına da hayır
İnanmıyorum sana,
Hayır, hayır, yüz bin kere hayır
Acıma çektirme bana
derken, bir kelimenin bu kadar tekrar edilişinin tam tersi anlamına geldiğini anlatmıştı…
“Yine gel, hele gel, yine gel bir gece vakti koynuma gel diyesim vardı. Bal böceği ise çok netti: Gelirde koynuna girerim ama, sonra da batırırım iğneyi…
Ben birine sinirlendiğimde sarı çizmeli mehmet ağaların bir gün hesabı ödeyeceğini aklıma getirirdim hep. Hayatın sırlarını ardı ardına nasihat eder gibi veriyordu: ,
yaz dostum,
güzel sevmeyene adam denir mi?
selam almayana yiğit denir mi?
altı üstü beş metrelik bez için
boşa geçmiş ömre yaşam denir mi?
Gülünce, güllerin açtığı, bülbüllerin onu söylediği,benim dinlediğim tek insan gitti hayatımdan sonra bir güz yolculuğunda…Bizim illerde, bizim evler de, onsuz kaldı…Güz yağmurlarıyla ansızın gitmişti hayatımda en çok sevdiğim insan. Benimse kulağımda ondan kalan tek bir Türkü…Hala hep onu söyler, hep onu çağırır. Gülpembe…
Nitekim, giden geri gelmedi, “ömrümün sonbaharında”… Benimse bitirmediğim bir şarkı, bir avuç dostum kalmıştı…
Bizim ilin de, evin de tadı kaçtıktan yıllar sonra tam 30 yaşında memleketimden binlerce kilometre uzakta, bisikletle simsiyah bir gecenin koynunda yapayalnız yolculuk ederken, bu şarkıyı Nasıl ve hangi duygularla yazdığını anladım…
Uzaklarda bir yerlerde, bir şeyler doğuyordu. Ben kupkuru bir ağacın dalı iken buralarda, bir yerlerde bir şeyler kök salıyordu….
Duyuyordum dönence…
Ne bir ses, ne bir nefes yalnız geçti bazı günler,
Ama biliyorum, bir gün gelecek dönence…
Her şey bir tarafa,
Zifiri karanlıkta, her şey bitti dediğimde, geceleri uyku tutmadığında, kulağımdaki şarkısı ise hep aynı olmuştu:
“dudakların şeker gibiydi baldan öte baldan ziyada
pembe pembe yanakların gülden öte gülden ziyadesabret gönül sabret sakın isyan etme
bir gün elbet bitecek bu çile isyan etme
dört kitaptan başlayalım istersen gel söze
orda öyle bir isim var ki kuldan öte kuldan ziyade”
Büyüyünce neler, kimler olmak istedik kim bilir…
Şimdi farkediyorum.  Daha yolun yarısındayım,
Belki “adam olacak bir çocuk” değilim ama,
ben sadece büyüyünce değil,
“7’den 77’ye” Barış abi olmak isterdim…
2 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir