High Park

Ride operator.

View in Instagram ⇒

Rattray Marsh Conservation Area

Seasons season our journey only seasonally. Be in season my friend.

View in Instagram ⇒

Rouge Valley Conservation Centre

T-rail

View in Instagram ⇒

Polimatların Sofrası (Göz’ün Dem’ini)-1

Motorsiklet eğitiminde anlatılan bir ders vardır. Önündeki aracı uzun süre aynı mesafede takip etmemen gerekir. Aranızdaki mesafe güvenli bile olsa, bunu sıklıkla değiştirmeniz tavsiye edilir. Bunun için en güzel yöntem ise özellikle uzun yolda, yarışmadan, bir diğer aracın, bir senin birbirinizi arada sollayarak yol almasıdır.

Bunun kuralın temel nedeni, biraz ilginç. Gözümüz, öndeki cisim ile sürekli sabit bir mesafeyi takip ederse, aradaki mesafe ve hız kavramlarını kaybetmeye başlıyor. Ve bir süre sonra, farkında olmadan öndeki arabaya çarpma noktasına geliyor. Olayın bilimsel dayanağı ise daha ilginç:

İlk defa birinci dünya savaşında amerikan savaş uçaklarında bununla ilgili bir araştırma yapılıyor. Pilotlarda yapılan araştırmalarda, Amerikalılar, ölüm nedeni olarak, uçakların daha önce takip ettikleri japon uçağına çarparak infilak ettiklerini gözlemliyorlar. Ve araştırma sonucu bu vakaların sayısının rastlantı olamayacak kadar yüksek olduğunu farkediyorlar. Hatta çoğu Amerikan pilotu, daha önce bombaladığı japon uçağının patlayan gövdesine doğru körü körüne giderek canına kıyıyor.

Bilim adamları sonrasında, bahsettiğim öndeki aracı takip ederek mesafe ve hız algısının tamamen kaybolmasına mitolojiden esinlenerek “ikarus sendromu” adını koyuyor. İkarus, yunan mitolojisinde babasının uyarısına rağmen zevkten kaçmayıp, güneşe çok yakın yolculuk ederken balmumundan yapılan kanatları eriyerek Ege denizine düşer ve hayatını kaybeder.

Bu hikayede anlayacağınız üzere, ne sadece mitoloji ile ne de sadece motosikletle ilgilidir. İnsanın sadece bir şeye tutulma noktasında takip etmesi, bir kişiyi fanatiklik mertebesinde görüp sürekli izlemesi hayatın her alanında bir ikarus sendromuna yol açıyor. Arada sırada başkalarının sollamalarına izin vermezsek, bakış açımızı değiştirmezsek ya da baktığımız yeri değiştirmezsek, gözümüzün ve aklımızın tutulup kendi kendimizi öldürmemiz kaçınılmaz. Ben kendi ülkemdeki çoğu insanın psikozunu bir nevi ikarus sendromu olarak görüyorum. Babaları kadar yakın olsam bile beni dinlemeyecekleri de teşbihimi haklı çıkarıyor. Onun için bu konuda fazla konuşmadan, kendi güneşinize ve kanatlarınıza bir bakın istiyorum.

Quo Vadis! Nereye gidiyorsun!

Motosiklet eğitiminden başladık ordan devam edelim. Nasıl olsa neredeyse bütün Türkiye’yi o iki tekerin üzerinde dolaştım. Hikayeler cebimde ve bunları bedava sattığımdan dolayı çok kötü bir tüccarım. Motosiklette ikinci ders, viraj alırken, neredeyse hiç bir zaman önüne bakmamaktır. Her zaman kafayı çevirip, virajın çıkış noktasına bakarsın. Çünkü nereye bakarsın, beynin de oraya doğru yönlenir otomatik olarak. Araba kullanırken sakince deneyebilirsiniz. Kafanızı nereye çevirirseniz, oraya doğru temayül edersiniz. Araba o tarafa gider.

Dolayısı ile bundan bir hayat felsefesi çıkarmamak benim gibi birisi için imkansız. Nereye bakıyorsan oraya doğru gidiyorsun işte. Ne ile meşgul isen o şeyin bir parçası oluyorsun. Şu anda olduğun şeyden daha çok da baktığın şey şekillendiriyor seni. Yani bir şeyi başarmak değil ama bir şeyi hedeflemek senin hakkında, onu başarmaktan daha çok söylüyor. Neyi istediğin, ne olduğundan önemli. Bir millet batıya doğru bakıyorsa, batıya doğru gidiyor. Doğuya doğru bakıyorsa doğuyla hemhal oluyor. Bu kişisel anlamda da, toplumsal anlamda da aynı.

Neyi arıyorsun der Rumi.

İşte bu yüzden, Aşkı arıyorsan aşık, zulmü arıyorsan zalimsin. Sen olduğun yer değil, olmak için çaba harcadığın kişisin.

Ne çok varmış söylenecek. göz de iki tip hücre var. Bir tanesi cismin biçimini algılamada görevli, diğeri ise renkleri ve detayları. Birincisi, sayı olarak ikincisin 10 katı. Yani bir şeyin biçimini, şeklini tanımaya, o şeyin renklerinden ve detaylarından 10 kat daha meyilliyiz. Bence bu gözümüzün şekle içerikten ne kadar daha fazla özen verdiğimizi gösteriyor. Şekil, sadece toplumda değil, bizim gözümüzde de daha önemli. Detay ise sonradan geliyor. Eğer daha fazla ışık varsa, daha fazla bilgi varsa geliyor. Bir şeyin karanlıkta şeklini en çok tanıyabildiğimiz insan yapımı eşya ise, coca cola nın etek tasarımlı şişesi. Bir de televizyonda en çok izlenen programlara bakarsak: Demokrasi gerçekten gözümde bitti şu an. Hayatımız olmuş konik hücre, sen neyin detayındasın…

Neyse, konuya dönüyorum. Bir yere dikkat vermek genelde göz ile oluyor. Gözün eğer bu yazıyı okuyorsa, masanın diğer ucuna artık odaklanamıyorsun demektir. İkinci dikkat vermek ise duygusal. Gözün istediğin yere baksın, gönül orda değilse bir şeye odaklanamıyorsun. Çoğu zaman insanlar uzaklara bakar, gözleri seğirir, dalar gider böyle durumlarda. Belli ki olmak istedikleri ile değildir. O orda değildir.

Bir diğeri ise herkesin aslında bildiği bir analoji. Karanlıktan aydınlığa ve aydınlıktan karanlığa geçişte göz bebeklerimiz ayarlanana kadar bir süre körlük yaşıyoruz. Bu ancak yumuşak geçişlerle kaçınılabilir bir durum. kişinin de hayatında büyük değişimlerinde hemen her şeyi aynı şekilde idrak edemediğini düşünüyorum. Belli bir süre geçmesi lazım ki, beyin de fizik de ayarlamasını yapsın, değişen gerçeklerin farkına varsın. Aynı zamanda bunun şu anlamı da var, aydınlıktan karanlığa çok alıştıra alıştıra geçtiğimizde ise, gözlerimiz körleşmiyor ama herşeyi aynı şekilde görmeye devam ettiğinden karanlığın farkına varmıyor. Ne ara akşam oldu diyoruz aradan yavaşca batna güneşin ardından çoğu zaman…

Yani aslında göz ile sadece görmeyiz. Gözümüz ile çevremizdekiler de bizi görürler. Göz dışarıya olduğu kadar içeriye açılan bir penceredir. İç dünya ile dış dünyanın bir kesişim noktası.

Kötü bir şey başına geldiğinde gözlerinden akar içinin suyu. Bir olaya çok sevindiğinde gözlerinin içi güler. Genelde bir şeyin doğrusunu öğrenmek için söyleyenin gözlerinin içine bakarız. Tamam hemen duygusala bağlamayın, bilimsel bir şeyler anlatalım.

Kahnemanın güzel bir deneyi ile başlayayım. Kahnemana göre, insanın iki tip düşünce sistemi var. Bir tanesi, biraz yüzeysel ve otomatik hesap kitapların yapıldığı, enerji bakımından ekonomik, çok dikkat gerektirmeyen olaylar sırasında kullandığı birinci tip düşünce. Diğeri ise, kritik düşünce gerektiğinde, bir matematik sorusu ile uğraşırken, strateji geliştirirken kullanılan, enerji sarfiyatı fazla olan ikinci tip düşünce sistemi. Deneye göre kahneman, gündelik yüzeysel konuşmalarda, insanların enerji sarfetmeden birinci düşünce sistemi ile hareket ettiğini, bunun reflekslere ve deneyimlere bağlı olduğunu dolayısıyla, hızlı pratik ve enerji tasarruflu olduğunu söylüyor. İkinci sistem ise dediğim gibi olağan dışı sorularda, problemlerde, sorgulamalarda ön plana çıkıyor. Buna göre yapılan deneyde,  4 haneli bir sayının her hanesini tek tek yükseltmeleri isteniyor. Yani sayı 1456 ise , sonraki 2567, sonra 3678,… Bunu yaparken deneklerin göz bebeklerindeki büyümeye bakıyorlar ve ilk deneyden farklı olarak büyük oranda bir büyüme olduğunu görünüyorlar. Denekler hesap yapmayı bitirdiğinde hemen göz bebekleri tekrar küçülüyor. Hatta, daha sonra deneklere sayıları 2 şer 2 şer arttırmaları söylendiğinde, göz bebeklerinden deneklerin ne zaman pes edip, hesap yapmayı bıraktıklarını gözlemleyebiliyorlar. Deneyin iki sonucu çıkıyor. Evet, gündelik hayatla ve matematik problemlerini aynı beynimiz ve düşünce sistemimiz ile ele almıyoruz. İkincisi ise prefrontal korteks ile işlem yaparken göz bebeklerimiz istem dışı büyüyor. Deneyin sonucunda Göz bebekleri, büyüklüklerini sadece ortamdaki ışığa göre değil, aynı zamanda prefrontal lob aktivitesine göre de değiştirdiklerini görüyorlar.

Bir başka deneyde, deneklere beyinleri meşgul ve göz bebekleri bu sorularla uyarılmış insanların fotoğraflarını ve uyarılmamış insanların fotoğrafları gösteriliyor. Deneklerin büyük bir çoğunluğu nedenlerini bilmeden göz bebeği büyümüş olan insanları tercih ederek onları daha güzel bulduklarını söylüyorlar. Yani bilimsel olarak da Smart is new sexy! Tabi kapitalizm bu fırsatı kaçırır mı? Belladonna adında bir marka hemen göz bebeklerini büyütücü bir damla çıkarıyor piyasaya bu deneylerden sonra. Göz bebeklerini, göğüslerini, dudaklarını büyütmek için oluşan sektörü, insanların harcadığı emeği, parayı düşününce, üremek için yaptığımız yatırımın niteliğini sorgularken göz bebeklerim büyüyor ve bilimsel olarak daha çekici hale geliyorum. Bu yazıyı yazmamın amacı budur belki de. Freud sen misin o?

Çok mu biliyorum? Sanırım çoğu insandan daha çok olsa da, öğrendikçe kendime göre daha az şey bildiğimi farkediyorum. Birincisi bilginin sonsuzluğundan ikincisi de değişiminden kaynaklanıyor sanırım. Bilgileri idrak ettikçe, benim anlayışım değiştiğinden, eski öğrendiklerim eskisi kadar işe yaramıyorlar. Yani görüşümü, anlayışımı değiştirmeyen bilgi aslında çok kullanışsız geliyor, kullanışlı olan bilgi ise artık onu kullandığımdan ve anlayışımı değiştirdiğimden dolayı alakasını yitiriyor. Bilginin farkettiğim en büyük paradoksu bu olsa gerek.

Göz uzun konu ve görüşümüzü biraz arttırmak için daha devam edeceğiz,

Gözüm üzerinizde…

 

 

 

 

 

Harbourfront Centre

If all is well by landing, why are we still sailing? @nightterrorsrun

View in Instagram ⇒

Polimatların Sofrası (Ses’in Dem’i)

 

What we do in this life echoes in eternity!

 

İnsanlıktan utanacağımız haberlerle başlıyoruz:

-Sırf Amerika kıtasında obezite ve obeziteye bağlı hastalıklardan ölenlerin sayısı, bütün dünyada açlıktan ölenlerin sayısından fazla. Ve dünyanın bir tarafında bu kadar fazla kaloriden ölen insan varken, halen açlıktan ölen insanlar varlar ve  her gün ölüyorlar.

-Dünyada geçen sene intihar ederek kendini öldüren sayısı, savaşlar dahil birbirini öldüren kişi sayısından daha fazla.  Psikolojik rahatsızlıkları ve ona bağlı depresif hastalıkları sayarsak durum daha kötü. İçimizdeki savaş, artık gözümüzle gördüğümüz etrafımızdaki savaştan çok daha büyük.

-Dünyada neredeyse bütün dünya tarafından konuşulan mülteci krizi için gereken maddi miktar  17 milyar dolat civarında, dünyanın toplam yıllık ekonomisi ise 80 trilyon dolar değerinde.  Yani tüm bu mültecilerin hayatarını kurtarmak için gereken paranın 4700 katı. 4700 liranin 1 lirasini bile kaybetmeyi goze almiyoruz. 4699 lira ile kalan ihtiyaclarimizi zaten karsilamaz miyiz? Sadece Amerikanın silah sanayine ayırdığı miktar bu meblağın tam 41 katı. Ve bununla tabii ki oyuncak silah üretmiyor.

Dünya özellikle kendi türümüzün katkılarıyla, çok boktan bir yer….

Cennete gitme vaatleriyle, insanların cehenneme çevirdiği bir gezegen burası.

Bu gezegende adalet diye bir şey olmadığını rahatlıkla anlarsınız, ne herhangi bir yaradanın, ya da doğa ananın böyle bir adalet kaygısı olduğunu düşünmüyorum.

Bütün bu kötü gidişatı kötü gören insanlar, her nedense kendi gelecekleri konusunda inanılmaz hayalperest ve olumlular. Her şey yıkılsa da ben bir şekilde yırtarım diyen insan sayısı, farkındalığın sorumluluğu ile beraber elini taşın altına koymaya çalışan insan sayısını tank paletleri gibi ezip geçiyor.

Eğer biraz haberleri okursanız, her tarafınızdan kaos ve ümitsizlik fışkırır. Size temin ederim, bütün yaşam enerjiniz, damarlarınızdan oluk oluk çekilir her okuduğunuz kanlı haberde.

Neden? Çünkü biz tam olarak öyle istiyoruz. Haberlerin utanacağımız cinsten olmasını…

Ne kadar teknolojik gelişim yaşasak da insan hep aynı kaldı çünkü tarih boyunca. Etrafımızdaki dünyayı ve kullandığımız aletleri geliştirdik ama biyolojik ve psikolojik açıdan sapiens aynı sapiens. Onun için, masadaki herkesle ortak bir dil konuşabiliyoruz. Onun için çoğumuz kendi yöresinin müziğinden zevk alıp, şarapla ya da kendi içkisiyle aşk şiirleri yazabiliyoruz. Onun için yüzyıllar boyunca farklı çağlarda yaşasak da aynı ateşin etrafında sohbetteyiz…

Dertlerimiz neredeyse aynı imiş her çağda. Her çağda yobazlar olmuş, her çağda zulüm, her çağda savaş, her çağda aşk…Biçimleri aynı, dokuları farklı ama oyunlar hep aynı…

Dolayısıyla, hepimiz teması farklı ama kahramanları aynı bir film stüdyosunda gibiyiz. Roller belli belirsiz. Düzensizlik belli belirsiz. Miktarı bazen daha az, bazen daha fazla… Ama insanlık her zaman kendi içinde de aynı problemleri yaşamış, aynı soruları sormuş.Kadim insanlar, genelde bu soruları cevaplayanlar değil, yolda soruları daha değişik sorularla değiştirenler olmuş…

Haberler kötü evet. Bunun iki nedeni var. Bu en ilkel en primitif özelliğimizden geliyor. Hayatta kalmak için çevrede olan kötü olaylara dikkat ediyoruz. Dikkat etmek zorundayız, yoksa ölürüz diye sinyal veriyor beynimiz. Dikkat etmeyenler ve buna göre fazla cesırca hareket edenler zaten öldüler. Biz, binlerce yıllık evrim tarihinde en korkak olup, bu korkaklıkla beraber güvenli ve stoklu hareket edenlerin çocuklarıyız. Ah, amigdala beynimiz…Dolayısı ile eğer bir şey kanıyorsa, bizi ilk o yönlendiriyor.”If it bleeds, it leads…” Bizim için, kanlı sayfalara bakmak öncelik her zaman. Ve onlar öncelik oldukça, Haberlerciler de bu talebi karşılamak için daha fazla kötü haber yapıyor. Dolayısı ile haberciler değil, haberler kötü. Çünkü biz, olağandığı olmadığı sürece hiçbir şefkat hikayesi dinlemek için gazetelere bakmıyoruz.  Yani ortalıkta bu kadar kötü haber olması, bizim kötü haber görmek isteğimizden kaynaklanıyor.

İkincisi ise küreselleşen ve size Toronto’nun bir gecesinden yazdığım şeyleri okuyabildiğiniz bir global network ağından bu kötü haberlere ulaşma yüzdeleriniz, günümüz dünyasında tavan puan yapıyor. Artık, soğuktan ölen bir çocuğun haberini alma ihtimaliniz daha fazla. Ona yardım edebiliyorsak ne ala, ama yardım edemiyorsak, bu sadece bizi hayata daha öfkeli, küskün ya da demotive hale getiriyor. Eğer biraz empatiniz varsa paralize olmamak içten bile değil… Empatiniz yoksa, sadece söyleyecek bir şey yok. Seri katillerin de bilinen tek ortak özelliği empatilerinin olmaması. Öyle diyim… Empati ağır konu. Önemli tamamen başka bir hikayenin konusu.

Hayatta olmuşlar ve olanlar, tam bir kaos. Yani bilimsel açıdan böyle. Matematiksel olarak Kaos denklemleri ile ancak modelliyoruz yaşananları. Bing bang’den beri olayları deterministik bir formülle yazıp, gelecekte neler olacağını kesin olarak  bilemiyoruz. Çünkü moleküler seviyede hem parçacık hem de dalga gibi davranıyor onun bunun atomik partikülleri. Bir elektronun hem yerini, hem de hızını aynı anda hesaplayamacağımızı farkettiğimiz gün belki de hayatın kaos tan kurtulamayacağını da farkettik. Hep bir bilinmeyen olacak çünkü. Ve parçacığın Kopenhag yorumuyla tatmin olmayıp, oyun teorisinde de 1. ve 2. dereceden kaos teoremlerini hayatımızdaki olayları yorumlamak için kullandık. Neydi bunlar?

Basit anlatalım. Birincisi, bir kelebeğin kanat çırpışı, dünyanın diğer bir yerinde fırtınaya neden olabilirdi. Dolayısıyla, bu etkiyi ve bu etkiye neden olan farklı hava hareketlerinin girişmişlik halini hiç bir zaman modelleyemeyecektik…

İkincisi ise, bir olayın nasıl olacağını bilsek bile bunu bilmemizin olayın akışını değiştirmesi…Örneğin piyasalardan haberdar olmamız, doların yarın ne kadar olacağını bilerek, bugün bir aksiyon almamızı beraberinde getiriyor ki bu da, yarın ki piyasayı otomatik olarak değiştiriyor. Aynı elektronun yerini öğrenmek için ona bir ışık demeti gönderdiğimizde enerji seviyesini değiştirmemiz gibi. Bilgi ve haber, hiç bir yerde, öğrenildiği gibi durmuyordu. Hatta bilen ve haber alan da artık aynı  seviyede değildi. Bilginin sorumluluğu da, Kadim bilginin her zaman ve her yerde paylaşılmamasının gerekliği de, Ezoterizmin kendisi de buradan geliyordu.

Dolayısıyla, hayat kesin olarak ne olacağını bilemeyeceğimizi kesin olarak bildiğimiz denklemlerden biri olarak modellenebilir. Kesinlikler yok. Olasılıklar var. Fermat’dan bu tarafa gelen, Reimann matematiği, Einstein fiziği bunu en son kuantum gravitasyona kadar bu şekilde getirdiler. Lakin, kuantum ve olasılık konusu da ağır. Belki başka bir hikayenin konusu.

Benim geleceğim nokta şu, hayatın bu kadar kaotik olduğu konusunu öğrendik ama bu konuda çok yalnız kaldık. Canlı bir organizmayı, cansız bir organizmadan ayıran en önemli özellik, belli bir düzene sahip olmak istemesi.  Hücre, zarı itibariyle seçici geçirgenlik yapar ve kendini cansız ortamdan izole eder. Bu bir Kaosu düzenleme çabasıdır. Termodinamik olarak entropiyi azaltma çabasıdır. Ama biz bu çabada, çok yalnız kaldık…

Lakin bize bir hikaye anlatılmıştı. Bu hikaye benin hikayesi idi. Belki de ilk kez bize, birey dediler. Anlatilan birey yaklaşımı  esasen 18 yy`da cikmis ve gunumuze kadar ticari balonlarin icinde seyahat etmis, moder n bir halk hikayesiydi. Bireyin bahsedildigi bir individual yani bölünemeyen anlamindaki “indivisible core” kavrami, atomu parcalanamayan en kucuk yapitasi olarak goren sistemin bir ogretisiydi. Atom kavramini insaliga kabul ettirmek icin bile insanlik buyuk caba harcamisti. Yunan filozoflari 2000 sene bunu soylese de bu hikayeye inanmamiz 2000 yil alacakti. Einstein bunlari dusunurken, elinde 1905 yilinda hic bir referans ve dipnot kullanmadan yazdigi ve bunu ispatladigi o makaleyi tutuyordu. 4 senede yazdigi 4 makaleden 2si insanlık olarak herseye baktigimizda gordugumuzu sonsuza dek degistirecekti. Eski yunan filozoflarindan domecritus`un  2000 sene once dedigi gibi kucuk tanelerden meydana geliyorduk ve artik bunun ispati vardi. Nasil tanelerden geldigimizi tane tane anlatiyordu. Ancak günümüzde daha da ileriye gittik. Atomun içine girdik. Birey olan tek insan da, o tek atom da parcalanabilirdi artık.  Biyolojik ve psikolojik olarak bireyin içinde bir çok sistem vardı ve yaprak dökerken bir yanimız,  diger yanimız bahar bahce olabilirdi. Dört mevsimin dördünü de aynı gün yazmıştı Vivaldi. Ne var ki kendimizi bu kadar yüceltmek uğruna, medeniyetin en kutsal değerinin, bireysel egolarımız olarak görmekten bir an şüphe duymadık.

 

Kaldı ki, vücudumuzdaki 100 trilyon organizmanın sadece 10 trilyonu bize aitti. Ben derken, birey derken, kimi neyi kastediyoruz siye sormak gerekirdi. Kendinden bazı ortamlarda biz diye bahseden saçma adamlar, ilk defa bilimsel olarak ve farkında olmadan haklı çıktılar.

 

Atom ve birey, İkisinin de parçalandığında ortaya saçacağı muazzam bir  enerji var. Ama bu yapıcı da yıkıcı da olabilir. Nitekim deli kuvveti diye bir şey geçekten var. Bilimsel olarka ispatlnmış bir gerçektir delilerin sıradışı kas kuvveti. İnsan da ise pozitif ya da negatif  hareket eden enerji anlamında E-Motion (duygu) demişler. Eğer bu enerjinin farkına varmak, disipline etmek yogasından buddhasına kadim ilimlerin hepsinde binlerce yıldır öğretilen bir disiplindi. Siddhartha onaylarmışcasına sakince kafasını salladı.

Yani kaosu öğrendik ama birey hikayemizi sürdürüyoruz. Bu çok büyük bir ikilem. Dünyanın kaosuyla tek başına başa çıkmamız matematiksel olarak imkansız. Aldığımız kötü haberlerin etkisinde, bir şey yapamıyorsak eğer, paralize olmadan durmak, pesimist olmamak, eğer biraz farkındaysan üzülüp öfke duymamak gerçekten imkansız.

Dolayısıyla, bunun iki tane çıkış yolu var. Birincisi izole bir hayat yaşamak. Alacağımız haber miktarını sıfır olmasa da azaltarak, hiç değilse etkimizin olamayacağa şeylere karşı, kafamızı biraz kuma gömmek. Açıkçası kuma gömmek duyduklarımızı ve duyacaklarımızı tam olarak sıfırlamıyor. Yine de Az enstrümanla, ahenkli bir melodi çıkarmaya çalışmak, çok enstrümanla aynı melodiyi çalmaktan daha kolay olacaktır. Bunun en güzel örneği uzakdoğuda, himalayalarda, tapınaklarda yaşayan insanlar. Kendi ortamlarındaki, kaotik bilinmeyenleri o kadar kısıtlıyorlar ki, kendi içlerindeki harmoniye  ve ahenki yaşam çalışmasına daha fazla kulak verebiliyorlar. Hem de kaosun bu disiplini bozmasına izin vermiyorlar. Bizim bunu yapamamız için uzakdoğuya mı gitmemiz gerekir? Gitmeden de çoğu gürültü dediğimiz dalgayı engelleyebilir miyiz?

İkincisi ise, izole olmasa da kendi harmonik çevreni kurmak. Seninle, ağlayıp, gülecek, yiyecek, icecek, beraber üzülüp, zorlukları beraber kaldıracak insanlarla bir senkronizasyon yakalamak. Böylece empati alanını genişletip, pozitif özellikleri biraraya getirip, birey safsatasından kendini kurtarmak. Başkalarıyla, ahenkli bir ilişkiyi yakalamak kaotik olaylara bakışınızı her zaman değiştirir. Kendinizi geliştirmenin bilmem kaç yolu, kariyer basamaklarının tırmanmanın size özel çözümleri yerine, çevrenizdeki insanların problemlerine çözümler yaratmak, birbirinize destek olmak ahengi yakalamak için asıl çözüm olacaktır. Çünkü bizi tek bir ben kurtaramaz. Orkestradaki tek bir çalgının müthiş çalıyor olması eseri güzel yapmaz. Sonu ve başı belli olan bu filmin başrolünde olmak da önemli ama tek olmamak da önemli. Dokusu ve kokusu aklınızda, hep yanınızda olan insanlarla beraber olmak. Hem zaten fazla figüranı olan hiç bir film çok güzel olmaz. Tek başına da film olmaz. Gönül bağı ile bağlanmalıyız. Ses, mekanik bir bağ kurar. Bu bağ siz beraber değilken birbirine bağlanmaz. Ses boşlukta ilerlemez. Hava da giderse dalganın gücü zayıflar. Rumi ve Şems ise Sükut eder beraber. Sükut, elektromanyetik bir dalga gibidir. İlişkilerde böyle bir dakgayı iletmesi zordur ama bir kere yakalandığınızda, boşlukta ilerler…

Aslında bir de üçüncüsü var. Evet, atomu parçalayabiliyoruz, vücudumuzu da öyle. Artık, beynimize, nörokimyasallara, kalp ritmimize dair daha çok şey biliyoruz. Duygularımızı ve beynimizi hacklemek artık eskisinden daha kolay. Fight or flight hormonlarını salgılayan mekanizmaları tetikleyerek, nerede ve nasıl olursa olsun kendimizi biraz daha rahat hissedebiliriz. Kalp atışımızı, nefesimizi belli bir pratikle eğiterek hem ritmimi, hem de beyin dalgalarımızı belli bir senkronizasyona sokabiliriz. Meditasyon ile, spor ile, hayata koyacağımız sabitler, saç ayakları ve yapacağımız belli ritueller ile kaotik hayatın önüne kendi senkronlu çitlerimizi kurabiliriz. Bir defa da hepsini bitirmek yerine, günde beş defa aynı secdeye varmanın birbirinden farkını, dini pratiklerin neden böyle düzenli dağıldığını farkettin mi?

Bütün bunlar nereden geliyor. Bütün bunlar farkında iseniz dalga teorisinden geliyor. Hayattan aldığımız haberler bir dalga gibi yayılıyor. Dolayısıyla yankılanıyor, yansıyor, rezonansa giriyor ve ne kadar çok haber gelirse o oranda kaotikleşiyoruz. 150 kişiden oluşan ve hemen herkesi yüzyüze tanıdığımız o eski kabilelerde yaşamıyoruz artık. Binlerce insanla etkileşim halindeyiz ve gezegenin neredeyse tüm insanlarının bilgisi, onların sorumluluğunu da beraberinde getiriyor. Dalgalar üst üste biniyor, frekanslar karışıyor, kakafoni oluyor.

Lakin, güzel bir müziği, kakafoniden ayıran ne var?

Birincisi tekrar… hayatta da müzikte de rutin ya da rituel sürkeli yaptığımız tekrarlar, onu belli bir disipline belli bir ahenge sokar. Ne oldukları, hangi enstrümandan çıktığı bağımsız, sevdiğiniz güzel müziklerin hepsinde sizi kaostan kurtaracak bir tekrar vardır. Çok sevdiğiniz müziklere bakın, değişik gelen melodilerin altında bile aynı tekrarlar, aynı dizilimler, farklı enstrümanlardn çıkan aynı notalar vardır.

İkincisi, ünsiyet. İnsan kelimesi ünsiyetten gelmemiş miydi? Alışkanlığımız… Müzik kültürü de, alışkanlıklar da halktan halka farklılık gösterir. Neden çünkü çocukluktan beri dinlediğimiz müzik de, yaptığımız ve yaşadığımız hayata dair pratikler de çevremizden gelir. Dolayısıyla aşina olduğumuz müzik ritmine ve hayat ritmine yatkınızdır. Batı müziğinde aksak ritm sevilmez dolayısıyla, biz de moğolların türkülerini dinleyemeyiz. Batı müziği ile büyümeyen birini, belli bir yaştan sonra Mozart hayranı yapmak çok zor. Bazı hayatlar da, aynı şekilde içinde şekillenmediğimizden bize yaşanmaz gelir. Dokusunu ve kokusunu bildiğimiz türde müzik dinlemeye, dokusunu ve kokusunu bildiğimiz hayatı yaşamaya yatkınızdır. Bu yersizlik ve yurtsuzluk da olsa. Yeni doğan bir bebeği düşünün. En sevdiği ve rahat ettiği sesler arabanın motor sesi, elektrikli süpürge sesi, fanın sesi ya da saç kurutma makinasının sesidir. Çünkü anne karnında buna yakın sesler duymuştur 9 ay boyunca. Bu seslere alışmıştır. Doğduğunda etrafta anne karnındaki sesleri duyamayınca yabancılıkla ağlamaya başlar. şşşşşşh şşşşşşşşh şşşşşşşşşh sesiyle sakinleştirmeye çalışmamız da bundandır. Kulağına içerde duyduğu seslere benzer sesler fısıldarız. Yaşamlarımızın büyük çoğunluğu alışkanlıktır. Ya kulağımızı eğiterek o müziğe de alışmalı, ya da o hayatlara karşı durmayarak, onun rutin ve ritulleri içerisinde kendi alışkanlıklarımızı harmonize edecek yollar aramalıyız. İşi güzel yanı bu seslerin orjinallerine ihtiyaç duymamamız, benzerlerini bile imite ederek taklit edrek aynı rahatı, aynı huzuru elde edebiliyoruz bebekteki gibi. Ya da kuş seslerini artı evde ya da parkta bir rituel halinde dinleyebiliriz. Bir şekilde hayattaki bu harmoniyi oluşturmalıyız. Yoksa ne müzikten bir şey anlarız, ne de yaşamaya çalıştığımız hayattan. Ve ev dediğimiz yer, hepimiz için farklı olsa da, o çevremizdeke seslere alıştığımız, onları tehdit olarak hissetmediğimiz yerdir.

Eğer spor yaparken hızımızı arttırmak istiyorsak, kalp ritmimiz de beraberinde artar. Bununla uyumlu müzikler tercih ederiz. Dinlenmeye geçtiğimiz de ise dinlemek istediklerimiz çok daha sakindir. Bir uzun yol koşucusu ise bir sprinterin müzik listesi birbirinden çok farklıdır, koşudaki ritmleri de…

Aynı zamanda aynı senkronda yürüyen, aynı ritmde koşan kişilerin birbirlerine hak verme olasılıklarının arttıklarını yaptığımız deneylerden biliyoruz. Hatta, birbirini seven insanların biraraya geldiklerinde bir süre sonra kalp atışlarının senkron hale geldiğini de biliyoruz. Yani sistem iki yöne de çalışıyor. Aynı ritmde olmak düşünceleri birleştirirken, birleşmiş olmak da sizi aynı ritme sokuyor.

Hayatta, yaşadığımız gerçeğin ne olduğunu tam olarak bilemeyiz. Müzikte de çoğu zaman sesin kaynağını kulağımızda duyamamız gibi..Dolayısıyla aldığımız haberler, gerçekler değil, onların yansımaları olabilir. Başka seslerle rezonansa girmiş halleri olabilir. Bir haber, aynı ses gibi etrafında bir yoğunluk var ise hemen yayılır, eğer etrafı boşlukta ise aynı vakumlu ortam gibi kimselerin bilemeyeceği şekilde kaynağında kalır. Ormanda tek başına bağıran ve kimsenin duymadığı bir insanın varlığı bile sorgulanır. Kendi varlığımız için biz etrafımıza ihtiyaç duyarız. Çevremizden bize bir şey yansıması gerekir ki varlığımızın farkındalığımızın farkına varalım. Hayatımız boyunca gerçek görüntüsünü göremediğimiz ve göremeyeceğimiz tek yer kendi yüzümüzdür. Belki bundandır, etrafımızdakilerin yansıması ile kendimizin bir görüntüsünü çıkarırız. “Echo” ile “ego”; “yansı” ile “yankı” kelimeleri birbirine rastlantısal biçimde benzemezler. Hepsi birbiriyle örülüdür insanın kumaşında.  Bazen bağlandığımız eşyalarla bazen de insanlarla yaparız bunu. Dolayısıyla, hadis-i şerifte belirtildiği gibi “insan aynadır”. Ama sesleri yansıttığından her zaman doğruları yansıtmaz, yankı ile yansıtır. Çevrenin ne söylediğini önemli olabilir ve bütün bir etiket teorisi (bkz. labeling theory) bunun etrafında gelişmiştir. Ama bu gerçekte kim olduğunuzu söylemez. Gerçeğe en yakın ses, echo yapmayan, sesin kaynağının çok yakından geldiği, yansımanın olmadığı, ve yoğunluğu fazla olan çevreden gelir. Ses, havada yankılanır, ancak katıda çok hızlı iletildiğinden yankı yapmaz. En yakındakileriniz sizin ne olduğunuzu en doğru ihtimalle ve yankısız yansıtır. Yakınınızda birileri yoksa hem kendi varlığınızdan hem de her yaptığınızdan şüphe duyabilirsiniz. En büyük felsefecilerde bu şüpheciliği, boşluğa düşmüşlüğü ve nihlizmi görebilirsiniz. Ama hiç bir aile fotoğrafında, ya da Einstein’ın Milena’ya yazdığı hiç bir mektupta bunu göremezsiniz.

Bir kokunun, bir tadın, bir dokunuşun replikası belki  zordur ama müzik ile ses ile gerçek sesler çok güzel  ve çok kolay taklit edilebilir. İzlediğimiz filmelerin çoğunun diyaloglar haricindeki sesleri, gerçek materyallerden değil, meyve sebze den çıkan değişik seslerden yapılır. Dolayısıyla, çoğu ses gerçekmiş gibi imite edilir. Ancak güzellikte burdadır. Sesler bize gerçeğin ötesinde bir gerçeklik sunarlar. Müzik meta-fiziğe açılan bir kapı gibidir. Bundandır Oscar wilde, geçmişte “doğanın kopya etmekle güzel şeyler yapılabilir ancak, doğadakini aldatmakla müthiş şeyler ortaya çıkar” demiştir.

Hayatımızda sürekli ses olması, ahenkli olduğu sürece güzeldir. Güzel müzik her zaman dinlenir. Kuş seslerini sevmemiz, binlerce yıldır kuş sesleri etrafında şekillenen çevremizde, bize herşeyin normal olduğuna dair bilinçaltı sinyaller gönderir. Kuşlar daha uçmamış ise etraf güvenlidir.Doğanın sesi binlerce yıldır arka planımızda olduğundan, arka plandaki bu ses bize huzurlu ve ahenkli gelir. Hatta cennet hayaletimizde bile su sesi, kuş sesi arka plandadır.

Ve doğada da, hayatta da hiç bir zaman sıfır sessizlik yoktur. En sessiz, yankının sıfır olduğu bir odada bile kendi damarlarımızdan akan kanın ve organların sesini duyarız ki bu en ürkütücüsü ve belki de en dayanılmazıdır. Çevremizdeki herşeyden uzaklaşmak ve kaçmak çözüm değildir. Onları ahenkli bir kuş sesine çevirmek çözümdür.

Bazen müziği farklı melodilerle değiştirmek gerekir. Beynimiz bir süre sonra aynı şeye olan isteğini rutinde kaybeder. Burada melodiye bir çeşitlilik katmak gerekir. Belki yeni bir enstrüman, belki yeni bir ses.  Gürültü ve kaos ile değil! Ve müziğin olması, sükutu da önemli kılar. Sessizlik, dikkatinizi toplayıp, ahengi nasıl tekrar yaratacağınızı da söyler, sesin önemini de, hatta, müziğin kendisi sessizlikte yazılır. Sessizlik anı, dinleyenin beyaz bir kanvas gibi istediği duygularla dolduracağı, boşluklar bırakır çoğu zaman. Onun için boşluğun nerede bırakıcalağı çok önemlidir. İşte de, hayatta da verilen araların neresi olduğu genellikle o araların bizim için ne ifade edeceğini ve kalitesini belirler.

Müzikle duygular paylaşılır, birliktelik sağlanır. Çünkü müzikte diyalog vardır. Her enstrüman kendi görevini aslında eşit seviyede yapar. Hiç bir enstrüman diğerinden daha fazla hak iddia etmez güzel müzikte. Hepsi bir sendroma hizmet eder. Eğer, birinin parçada diğerinden daha fazla hakkı olup, susmazsa, ahenk bozulur, gürültü başlar. Hayatta da güzel diyalolar, her iki tarafın benzer haklara sahip olduğu ortamlardan gelir. İki taraf benzer haklara sahip değilse, aradaki farkı duygular aşamaz. Empati yine bu seviyeyi eşitlemek için kullanılacak bir köprüdür. Duyguları paylaşmadığın bütün konuşmalar bir yerden sonra seni de gürültünün içine alacaktır. Ahenk, senkronizyonla yakalanır. Farklı çıkarlar sohbette de, müzikte de ahengi bozar.

Müziğin kişinin psikolojik etkisinin sandığımızdan fazla olduğu söylenir. Yani kötü bir soundtracki olan güzel bir film yoktur. Müzik bir film tek başına mükemmel yapmaz ancak kesinlikle kötü müzik tek başına iyi bir filmi mahvedebilir. Hayatındaki kaoslar, gürültüler,  eğer onları kontrol altında tutmazsan senin hayatını da mahvedebilir. Ama sadece onları kontrol altında tutuyor olman da aynı film gibi iyi bir hayatı garanti etmez.  Bir çok çeşit güzel müzik olduğu gibi güzel her hayatın da kendine özgü bir ahengi vardır.

Ne kadar müzikte de tekrarı sevsek  de beynimizi arada sırada farklı uyaracak değişiklikler, müziğe daha fazla dikkat etmemizi ve farkındalığımızı arttırır. Sürekli aynı çeyi tekrarlayan pop şarkıları onun için geçicidir. Biçimleri vardır ama dokuları yoktur. Bir teoriye göre üflemeli çalgılar, en primitif insanın ilkel beynine seslenerek, etraftaki hayavanlara benzer bir ses çıkararak bizi uyarırlar. Ve hayatta da rutinlerin, rituellerin arasında zaman zaman uyarılmak farkındalığımızı arttırır.  Ufak geziler, ufak tanışmalar, ufak yeni deneyimler…Bu ufak değişikliklerin beynimizdeki yankısı ufak değildir.

Ve sesler biz ölsek de devam eder. Sesler, bir insanın ölümden sonra devam eden nefesidir. Hiç kimse bir şair, öldükten sonra bir şiir haline geldiğini düşünmez. Ya da bir yazarın hayatından sonra roman olduğunu söyleyemeyiz. Çoğu yazarın, kendi roman kahramanları ile hiç ilişkisi yoktur. Ama ses, kaynağını göstermese de, gerçekleri söylemese de kaynağına dair ipuçları verir. Perdenin arkasından gelen ses gizemdir. Phytagoras hayatı boyunca böyle ders vermiştir. Görüntüsü söylediklerinin ötesine geçmesin diyerek…Görünmeyen bir ses kaynağı, bazen otoritedir. Oz büyücüsü ve 1984 te sesin saihibi gösterilmez. Yankılanan ses, ya ilahidir ya da iç sesdir. İçimizde yankılanır. Hiç yankılanmayan ses, o ortama ait değildir, etrafta kimse olmadığından yankılanmaz. Yorumcunundur. Kilise korolarının sesi yukarda onları görmediğimiz bir yerden gelir. Çünkü o bize görünmeyen melekleri dinlemek isteriz.

Göremediğimiz, şeylere kulak kesilir, kulak kabartırız, bir şeye dikkat etmek için başımızı bile çevirmeden öncesinde kulağımızı veririz. Yanlış bir şey yaptığımızda ilk önce kulağımızı çekerler. Evrende, gözümüzün gördüğünden çok daha ötedeki gezegenleri, şekillerini, büyüklüklerini ve olayları, hatta bundan çok daha önce meydana gelmiş supernova patlamalarını bile gravitasyonal ses dalgalarıyla yakalamaya ve anlamaya çalışıp, bir bebeğin anne karnındaki gelişimini izlemek için de bir ses dalgası olan ultrasound cihazlarını kullanıyoruz. Dış dünyamıza da ve iç dünyamıza da seslerde bakıyoruz…

Bu dünyada yaptıklarımız da, sonsuzlukta yankılanacak bir ses gibidir işte,

Ve avazemiz, alemde hoş bir seda gibi baki kalacak belki de…

Ama benim sorum farklı olacak:

Dünya bir kaos denklemi iken, sesler, sözler, gerçekler ve echolar birbirine girmiş iken,

Her şey bazen çok boktan derken,

Aldığın ve verdiğin harcadığın ve tuttuğun nefesle,

sesin ve sükutun ahengini görebilir , dansını duyabilir miyiz?

—–

Lakin ses dalgaları bir araya gelip,

Rezonansa da girer, birbirini sönümler de,

Gürültüde çıkartabilir, harikulade bir eser de….

——

Ps: Yanımdayken hep ahengi yakaladığım bir adama,

Umutcan’a, nice yıllara…

Esenlikle

uee

 

 

A nice entry

,

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer adipiscing elit. Aenean commodo ligula eget dolor. Aenean massa. Cum sociis natoque penatibus et magnis dis parturient montes, nascetur ridiculus mus. Donec quam felis, ultricies nec, pellentesque eu, pretium quis, sem.

Nulla consequat massa quis enim. Donec pede justo, fringilla vel, aliquet nec, vulputate eget, arcu. In enim justo, rhoncus ut, imperdiet a, venenatis vitae, justo. Nullam dictum felis eu pede mollis pretium. Integer tincidunt. Cras dapibus. Vivamus elementum semper nisi. Aenean vulputate eleifend tellus. Aenean leo ligula, porttitor eu, consequat vitae, eleifend ac, enim.

Devamını Oku

We art the night @nightterrorsrun

View in Instagram ⇒

Polimatların Sofrası (Ses’in Demin’i)

 

O gece polimatlar sofrasında, ateş ortamı ısıttıkça, sohbet derinleşiyor, sohbet derinleştikçe de sesler yükseliyordu…

Bir kişi onun hakkında konuşulsa da, kendisi hiç konuşmamıştı:  Rumi.

Hamuş olmuş, Şems ise sükut-u sohbete sanki kaldıkları yerden devam ediyorlardı.

Sahi Rumi ile Şems nerede kalmışlardı:

Şems ile Mevlana’ nın ilişkisini ne kadar okusak bilemeyeceğiz. “Mana” satırlarda yeterince yazmıyor çünkü.
Şems’in Rumi gibi zamanının en iyi alimini, bir rektörü, bir hocayı alıp, bölgesinin en saygı gören kişisini böylesini perişan etmesini ne kadar okusak da sebepler dünyası açıklayamıyor.
O zaman halkı da anlayamıyor ki zaten sen alim değil miydin? Zaten sen hoca değil miydin? Zaten inanan değil miydin? Zaten İslama hakim değil miydin? Ne bulursun bu adamda diye sorarlar Mevlana’ya…
Mevlana, Şems’den kalpten kalbe ders aldığını anlatır. Satırta olmayanı gösterdiğinden. Aslında Şems geldiğinde iki şey yapar. Birincisi Mevlana’nın tüm verdiği dersleri kaldırır. Bilinen ilimle ilgili tüm ilişkisini ve hocalığa dair tüm gururunu keser. İkincisi, Kütüphanesindeki zamanın en değerli kitapları dahil tüm kitaplarını sen bunlarla mı meşguldun deyip nehre atar.  Tek kitap kurtulur yine de. Feridüddin Attar’ın kitabı. O imzalı olduğu için hatıra kıymetine geçer ve onu geri verir. Attar’ın kim olduğu başka ve oldukça güzel bir hikayedir…
Mevlana acaba bugün şu konuyu mu konuşsak diye düşündüğü anda Şems’in o olayı anlatmaya başladığından bahseder. Mesela bi yazısında,”Divanı kebir’de bir gün alemleri seyretmek, hikmeti görmek istemiştim” diyor.
-O anda Timsahın gözü olup, bir timsah gözünden dünyayı seyretmiştik. Ben de hayretler içinde kalmıştım. Deryanın timsahın gözünde bir bardak su kadar küçüldüğünü bilmiyordum”
Asanaları hatırlatmıyor mu gerçekten. Ağaç olmak, sandalye olmak, aşağı bakan köpek olmak, bir köpegin, bir timsahın gözünden dünyaya bakmak. Belki Yoga’nın ileri seviyelerinde bunlar vardır…
Siddharta susuyor. O da hamuş oluyor. O incir ağacının altında 6 gün-6 gece boyunca o da “hamuş” olmuş, sadece “bişrev” ile dinlemişti değişimi o da nasıl olsa. Sükutu sohbeti belki de en iyi bilenlerden biri oydu. Muhammed kim bilir kaç kere tek başına nur dağına çıkıp, hangi konuları düşünüyordu tek başına? Yine tek başına olduğu bir gece değişmemiş miydi hayatı? Atatürk iki ay boyunca cezaevinde yatarken neye sessiz kalmıştı acaba?Nutuk nerden filizlenmişti?
Bütün ulemanın ve kudemanın geçmişinde sükutu altın bilip, sözden sakındıkları bir inziva dönemi vardı.
Mevlana elbet hadis ehliydi. Ama Şems ona “mana”yı ögretmişti.
Ondandır gönülden gönüle işlemişler dersleri. Namazdan sonra gönül ehli olanlar biraraya gelip hiç konuşmadan oturur sohbet ederlermiş. Birbirlerine sevgilerini terennüm ederlermiş böylece. Buna “sükut-u sohbet” derlermiş.
Yine bir gün yatsıdan sonra sükutu sohbete başlamışlar. O sırasa bir aralık kapı çalmış. Şems ayrılık zamanı geldi, bize müsaad deyip yeriden kalkıp kapıyı açmış. Ve açtığı anda hançerlenmiş. Sonrasını açıkçası kimse bilmiyor. Çeşitli rivayetler var. Ortalık kan gölüne dönse de, bedenini hiç bir zaman bulamıyorlar.
Böylece ölümüne bile (şeb-i aruz)düğün gecesi diyen bir adamın, belki de tek dünyevi “Ah” ıdır Şems’in o gün vücuduna saplanan.
O’nun için şüphesiz ayrılış, O’na mana alemini gösterenden , gönülden gönüle ders aldığından, sukut sohbet edebildiğinden yoksun olmaktır.
Hikayeyi öğrenen kadimler, rumi ile şems ın vuslatını anlayarak sessizleştiler. Ateşin harından, kıvılcımın çıtırtısından başka ses kalmadı etrafta…
Rumi sustuğunda ruhları birleştiren, konuştuğunda da ummana bakarak konuşandı…
Sessizce devam etti:
-Sözle sohbet edilirde, kimseyle sessiz kalınmaz böylesine, hasbıhal, başka sohbet başka, muhabbet başkadır…
 Sesin demininde de derininde de ötesinde de sükut vardır.

Ve “sadr”da olanlar satırda görünmez her zaman.

Satırda görünmeyenlere….

Böyleleri yanımızdan eksik olmasın.

Polimatların Sofrası (Doku’nun Dem’i)

Inandıgımız hikayeler guzeldir.

Ya da güzel olan hikayelere, biz inanmak isteriz.

Eger bekledigimizden de guzelse baglanırız o hikayeye. Ve bir hikaye de bir sevgili gibi kendi kokusu ile baglar insanı kendine…

Sahi ne oldu bizim kadim insanlara. Nerede Sems, nerede Freud, nerede Bruno, Nerde Kant, nerde Leonardo…

Ibn Sina, Albert, Harezmi, Isaac, Heisenberg, Kant, Luther… Neredeler…

Insanlık tarihine dair hikayelerden hangisini hatırlayıp, hangisini unuttugumuza bakınca masadakilerin yurekleri kederleniyordu…

Insanın kadim bilgiyi ve yaşanılanları bu derece unutacakları onların bile aklına gelmemiştir…

Bilselerdi, insana nisyan(unutan)’dan türeyen bir isim vermezlerdi belki. İnsanın geçmişini unutması ileriye yönelik kararlarında çok büyük tekrarlamalara neden oluyordu. Bunu farkeden bazı ulema ve kudema için zaman bir döngü halindeydi. Bu sozü onlar soylemişti: Tarih tekerrürden ibaretti.

Optik ilminin uzmanı Ibni heysem, insanın tarihe bu bakışını bir görme özürü olarak değerlendiriyordu. İnsan yaşamadığı geçmişi ve uzak tarihi bilse bile unutuyor, gelecek kararlarında ise ancak yakın geleceğini düşünerek hareket ediyordu.  Geleceğe bakarken de, geçmişe bakarken de insan miyoptu. Ve ona göre kesinlikle gözlük kullanması gerekiyordu. Bu gözlük ise bize olayların derinliğini gösterebilecek bir tarih ilmi idi.

Bunun olmaması için tarihten ders almak gerekiyordu. Ancak tarihten ders almak için onu bizim yaptığımız gibi okumak ve bilmek yetmiyordu.

Söz uçuyor, yazı kalıyor ama anlam da aynı koku gibi görünmüyordu.

Ilm-i Umran ve Beşer ilminin kurucusu İbni Haldun hayatının cogunu bu konuya adamıştı. Zamanında tarihe bakış açımızdaki eksikleri, daha o donemden farketmişti.

Antik yunandan suregelen tarih yazıcılığı anlayışında, genellikle yapılan anlaşmalara ve savaşlara vurgu vardı. İnsanlar bunları okuyor, kayıdını tutuyor, okullarda ezberliyor, bazen birbirlerine hikaye seklinde anlatıyor ve aynen geciyordu.

Ancak kadim insanların yasadıkları, yüzleştikleri bunun otesinde idi. Onları okumak ya da ezberlemek ve yapılan savaşlar hakkında bilgi sahibi olmak, kitabı kafanın içinde değil, denge çalışmak için kafanın üstünde tutmakla eşdeğerdi…

Ona göre tarihsel olayları zamanlarının ve bulundukları cevrenin etkileriyle derinlemesine değerlendirmek kutsallık derecesinde önemliydi. Hayatını, bunu yapmaya çalışarak geçirdi.

Ibni Haldun’un çalışmalarına göre tarihsel olayları değerlendirmek için o zamanın şartlarını düşünmek gerekiyordu. Ve olayın bulunduu coğrafyayı, insanı, sosyo ekonomik ve politik yapıyı bilmeden o olayı anlatmak imkansızdı.

Bundan dolayı tarih yazıcılığını da, anlatıcılığına da yetersiz buluyor bizim bu ilimden ders alamayacağımızı iddia ediyordu. Bunun için kendi icat ettiği ilm-i Umran da tarihi olayları o zamanın sartları ve olayın bulundugu cografyaya ve insanlara gore degerlendirmeyi hedeflemekteydi.

Tarihi derinlemesine degerlendirmek, olayların gerceklestigi sartları anlamakla mumkundu. Ibn-i Haldun bir olayın gerceklestigi sosyo ekonomik cografi ve politik kosullara kısaca o zamanın “doku”su diyordu.

Ama tarihte gerçeklesen olaylara gitmesi ve zamanda seyahati  o  donem mumkun olmadıgından gecmise dair boyle bir “doku” calısması yapamamıs sadece kendi yasadıgı donemi boyle degerlendirebilmişti. Yine de gelecek nesilllere bıraktıgı notları, yuzyıllar sonra bu kitaplarından sosyal bilimlerin ve ozellikle sosyoloji ilminin kurulmasına yol acacaktı.

O gece ise Ibn Hayyan’ın, sır gibi sakladığı o kokular ile onları tarihte yolculuga cikabilecek, o zamanın dokusunu hissederek bize unuttuklarımızı hatırlatabileceklerdi. Bu inanılmazdı…

Bu yolla, olayların yasandıgı zaman ogrenilebilecek, ve tarih, okumaktan daha cok yasanabilen ve idrak edilen bir vucuda burunecekti. Dolayısıyla, masadakiler tarihi olayları dokusuyla yasayarak sanki kendi tecrübeleri imiş gibi onlardan ders çıkarabileceklerdi.

Koku vasıtası ile doku edinilecekti.

Ibni Haldun, aynı zamanda tarih yazıcılıgında neden hep savaşlara ve büyük anlaşmalara yer verildiğini, neden insanların o zamanki günlük koşulları ile ilgii pek bilgi olmadığını da araştırmıştı.

Bulguları ilginç ve biraz da tüyler ürpertici idi.

İlk kural, sözün uçtuğu ve yazının kaldığı gerçeğiydi. Bunun için Heredottan başlayarak bütün tarihçiler doğru ya da yalan hayatları boyunca yazdılar, yazdılar, yazdılar… Ancak Heredot tarihin babası olduğu kadar yalanların babası olduğu da bilinmekteydi. Dolayısıyla, kimin ne kadar dogruları ve objektifi yazdığı pek bilinemiyordu. Yazılanlar hikayeler gibi ozneldi ve tek bakıs acısına sahipti.

Yazılanlara dair oznel olmayan seyler asıl ilginc olandı. Hayat herkes için farklı ama ölüm herkes için aynı idi. Bu gerçek, tarih yazıcılığındaki objektif degerlendirmeti olumler üzerine cekiyordu. Soz ucuyor, yazı kalıyor ama kan keskin kokuyordu. İnsanın her yaptığı tarihçinin gözünde değiştirilebilir ancak ölüm değiştirilemezdi. Bundan dolayı savaşlar, salgın hastalıklar, sürgünler ve kıtlıklar tarih sayfalarını süslemekteydi…

Tarih kitaplarında geri kalan anlaşmalar da, aslında öncesindeki büyük anlaşmazlıkların sonucu idi. Ve o anlaşmalardan da kan kokusu geliyordu. Magna Carta’nın oncesinde ve sonrasında dökülen kanlar, Fransiz devriminin mottosu “esitlik, ozgurluk ve beraberlik”cümlesinin altındaki binlerce ceset, Luther’in I have a dream konusmasını yapabilmek icin verdigi savasın oncesinde kafalarına kurşun geçirilmiş tasmalı yüzlerce köle afro amerikan beden, Cumhuriyet’in kuruluşunun oncesinde yüzbinlerce insanın canlarını verdiği, boğazı ve bayrağı kırmızıya çeviren o şehitlerin kanları vardı.

Ibni Halduna göre, tarih aslında mürekkeple değil, kanla yazılıyordu. Asıl ürkütücü olan ise biz ancak kan kokusu ile olanları hatırlıyor, ama bu gerçeklerin nedenlerini ve bedelini canla ödediğimizi unutuyorduk. Bize bu değerler doğuştan bahşedilmiş kabul ediyorduk. Eşitlik, özgürlük, beraberlik, demokrasi, insan hakları, adalet, doğruluk gibi kavramlar bizden önceki insanların mürekkeple değil kanla bedellerini ödeyerek yazdığı hikayelerdi ve onlar yazmadan bu hikayeler yoktular. Ve belki bizim kitaplarımızda murekkeple yazıldığından, biz bunu sık sık unutuyorduk.

Masadakilerin nerdeyse yarısı,  bildikleri ve inandıkları ugruna cefa cekmis veya yasamlarını feda etmiş insanlardan oluşuyordu.

Hypatia, Ibni Haldun, Bruno, Ockham’lı William, Galileo, Mustafa Kemal, İsa… Hepsi hapishanede, sürgünde ya da dar agacında cok agır bedeller odemisti. Ve o yasadıklarını düşünüyorlardı.

Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundaydılar. Ve onlardan sonraki çok az insan bunun farkına varabilmişti.

Ornegin, İnsanlık demokrasi denilen hikayeye tek bir günde yazmamıştı. Medine Antlaşması, Magna Carta, bill of rights, Fransız devrimi…. Nice tiranlıklar, zorba krallar, zalim imparatorlar, akli dengesibozuk padişahlardan geçerek, bedellerini odeyerek böyle bir hikayeye ihtiyaç duyulmuştu. Ve hikayenin devam etmesi icin ona inanılması gerekiyordu. Daha onceden de masadakilerin soyledigi gibi, ona baskalarının da inandıgına inanmaya ihtiyacımız vardı.

Sevdigimiz hikayeyi yasatmak icin ona inanmamız lazımdı. Yasanan hikayeye inanıyorsak da onu sevmemize…

Toplumlar bu hikayelerin etrafında ritueller, gelenekler, kulturler gelistirdikce, hikayeler korunuyordu. Uzak doguda bazı toplumlar, bu ogretileri ve kadim bilgiyi nedenlerini fazla sorgulanmayacagı bir paket seklinde budizm gibi bir yasam felsefesi haline getiriyordu. Batıda ise, muhendisler 1907 yılında yapım aşamasında yıkılan ve 75 kişinin ölümüne neden olan çelik kopru kazasında olanlardan ders almak ve bunu her gün hatırlamak icin hayatları boyunca parmaklarına demir yüzük takıyorlardı.  Bu onlar için, mezun oldukları okuldan sonra sorumluluklarının ne büyük oldugunun bir cagristırıcısı idi. Tarih rutinlere ve rituellere hayata nakşedilince, dersler kendiliginden alınıyordu.

Soz ucar, yazı kalır, ama koku unutulmazdı…

Bundandır, kanla yazılan hikayeler, kalemle yazılandan daha cok hatırlanıyordu

Ve bu tarih kitaplarından gelen kokunun hafızası acıtıyordu…

Masadakiler bunu duydukça insandaki bu nisyan’a isyan edilyorlardı.

Ancak, görünen o ki, mürekkep de kan da kuruyor, okunanlar sadece bilmeye yarıyordu.  Bu bir seyin, ya da bir olayın sadece seklini ve bicimini tarif ediyordu. Iki boyutlu idi ve bu iki boyutlu gerçeklik, derinlik içermiyordu. Dolayısı ile insanlar tarihi aynı bu hikayeyi okurmuş gibi okuyorlardı. Normal hayatlarında bu hiç bir şeyi değiştirmiyor, hiç bir onem icermiyor, hic bir kararlarında soz sahibi olmuyordu.

Bilgi, bilgeliğe neden olmuyordu.

Cunku bicim sıklıkla birbirine benziyordu.  Bicim de sınırlılık soz konusu idi. Tarihte yer alan bütün savaşlarda insanlar birbirini olduruyor, butun anlasmalarda birbirlerini oldürmeme kararı alıyorlardı. Bicim sınırlı idi. Olan olayları, sadece, savas, barıs, fetih, işgal gibi tanımlarla sınırlıyordu.

Bicim, derinlik ve boyutlar… Geometri bilmeyenin akademide de, masada da yeri yoktu.

Doku ise bicimden farklıydı, aynı koku gibi daha kendine ozgu idi. Biçimde sınırlılık var iken, doku da çeşitlilik vardı. Esasen hiç bir savaş birbirine benzemiyor, hiç bir zaman aynı insanlar, aynı nedenlerle ölmüyor hatta ayni nedenlerle barışmıyorlardı. Doku, uzay-zaman dokusu gibi yaşanan olayların etkilerini de ucu açık bırakıyor, bir dalga fonksiyonu gibi her olayın günümüze kadar yansımalarının olduğunu gösteriyor ve hiç bir şeyi sınırlamıyordu. Yaşanan her olay mürekkeple yazılanlarda sınırlı ama doku da çeşitli idi.

Doku, tarih anlayışının üç boyutlu hali idi ve iki boyutlu tarih kitaplarında yazılanların içini doldurarak derinleşmelerini sağlıyordu.  Yazıdaki harflerin içini, o zamanın şartları ile doldurup, şişirmesi gibiydi…

Michelangelo masadakilere bu gerçekten dolayı Sistine Şapeli’nin tavanına çizdiği “ademin yaradılışı” (creation of adam) freskosunda Adem’e üflenen ruhu neden bir dokunuş ile anlattığını açıklıyordu. Ona göre, Tanrı nefesi bir parmak dokunuşu ile Adem’e veriyordu. Ve resmedilen tanrı aslında anatomik olarak insan beyninin kendisi idi. Bu gerçeği Michelangelo da yaşadığı dönemde ezoterizm’e olan inancından dolayı saklamış, yüzyıllar boyu kimse bunu anlamamıştı.  1990 yılında bir fizikçi herkesin gözleri önünde olan ve dünyada en çok replikası olan bu resmin altındaki gerçeği neredeyse yapıldıktan 5 yy sonra dünyaya yayacaktı. Michelangelo’ya gore tanrı insan beyninin kendisi ve ruhumuz da “Us”a bizi ulaştıran bir dokunuştu.

Masadakiler şaşkınlıkla ilişkileri düşündüler. Yavuklu busesi, yeni doğmuş bir bebeğin öpülesi ensesi ya da sevgilisinin saçlarının içinde dolaşan elleri…Ya da bir dostun yaslandığınız omzu, sizi göğsünün içine sokmak isteyen sarılışı…

Dokunuş bu samimiyetin bir görtergesi gibiydi. Samimiyet ise derinliğin. Ve bu ilişkiler uzak zaman dokusu boyunca bizi etkilemekteydi. Çünkü doku-nmak etken değil edilgendi…

Masadaki diğer bir alim olan, antik yunan filozofu ve biyoloji ilminin babası Aristo’da doku’yu araştırmıştı. Ona göre canlı bir organizma da gerçekleşen olaylar, tek bir yapı tarafından değil, belirli bir hücre grubu tarafından yerine getiriliyordu. Yani canlının içindeki bazı küçük canlılar bir araya gelip, bir fonksiyonu gerçekleştiriyordu. Aristo, mikroskop olmadan, ileri goruntuleme teknikleri olmadan bu gercegin sırrına ulasmıs, ancak daha ileri gidememisti. Doku ona gore bir seyi yapmak icin bir araya geliş şekli idi.

Tarihsel olaylar da aynı şekilde bir insanın degil, bir cok insanın, fikrin, inanısın rol aldığı, yasayan ve birbirlerini etkileyen bir dokunun ürünü ve kendisiydi. Kisilerin, durumların, inancların ve fikirlerin bir birliktelik haliydi doku…

Sosyal bilimler ile beşeri bilimlerin bu benzerliğini konustukca goren masadakiler, hem kendi goruslerini paylastıkları için seviniyor, hem de diger gorusleri edindikleri icin sık sık sukrediyorlardı.

Bilgelik, bilgi’den değil,

Bilginin özüne inen koku ile o bilgiyi kanavice misali ince ince doku’yan bu derin muhabbet sofrasından geliyordu.

Onlar aramaya aşıktılar ve artık ellerinde o tılsımlı formül vardı:

Doku ve koku…

Hepsi bu…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Polimatların Sofrası (Koku’nun Dem’i)

Polimatların sofrasında sohbet perdesi aralanmıstı. Ates ortamı ısıtıyor, saraplar yavas yavas iciliyor, hikayeler bir bir agızlardan dokulmeye baslıyordu.

Zamandan, mekandan,insandan,duyularından ve bunların hemen hepsinin bir hikaye oldugundan bahsetmiş ve artık, aynı zemin uzerinde sohbet etmeye hazır hale gelmişlerdi.

O gece, o atesin etrafında, tarih sahnesinde isimleri bulanık yazılmıs, bazı gizemli kisiler de vardı.

Kendi doneminin unlu simyacılarından ve kimyanın ilminin babası kabul edilen ibn Hayyan bunlardan biri idi. Fazla bilinmemesine ragmen islamın bilimdeki altın cagına, gelistirdigi deneysel yontemler ile onderlik etmiş, ancak kitaplarda gizemli yanından dolayı hakkında fazla bilgi verilmemişti. Ne kadar ileri bir kimyacı oldugu bilinsede, hayatını asıl olarak ezoterik doktrinlere adamıstı.  Yasamın uzatılması, ölümsüzlüğün sırları gibi konuları incelemişse de, aşamadığı teknik problemlerle karsılasmıs; daha sonra da ozellikle zamanda ve mekanda yolculuk uzerinde yogunlasmıstı.

Ona gore zamanda yolculuk mumkundu. Ancak teknik olarak bazı sorunların cozulebilmesi gerekiyordu.

İbn Hayyan’a gore insanı 3 boyutlu dunya ile sınırlayan duyular onun zamanda seyahat etmesini engelliyordu. Dolayısıyla, baska bir ana gitmek icin simdi gorduklerimizi kapamalı, o anın goruntusunu beynimizde canlandırmalıydık. Gelecege dair yeterli bilgimiz olmadıgı için bu deneyimi tam olarak canlandıramıyorduk. Gelecekte ne olacagını bilmememiz bizim oraya gitmemizi engelliyordu. Bu Hipotezine gore, gecmise gidilebilirdi. Cunku gecmisi bilebiliyorduk. Ancak hem gecmis bilgimizle ilgili hem de seyahat teknigimiz ile ilgili bir kac engel vardı.

Gecmise yolculuk icin engellerden bir tanesi yasanılan gecmis ile hatırlanılan gecmişin farklı olması idi. İbni Hayyan bunu cocukluk hatıralarını incelerken farketmiş ve tarih ilminin bundan dolayı ancak yasanırken icra edilebilecegini dusunmustu. Bizim gecmise ait hatıralarımız gecmiste yasadıgımızdan farklı idi. Aradan 1000 yıl sonra Daniel Kahneman adında bir psikolog, bunu deneyleri ile ispatlayarak davranıs ekonomisinin temellerini atacak, ve nobel odulune layık gorülecekti. O gece, ibni hayyan da, Alfred Nobel de, Kahneman da masadaydı. Yaşanılan ile hatırlanan farkını herkes tasdik etmişti. Algılarımız deneyimlerimize gore bir filtreden geciyor ve bu filtre yine deneyimlerimize gore degistiginden eski bir zamana aynı yasadıgımız gibi gitmemiz imkansızlasıyordu. Birinci problem, kendimizdik.

İkincisi ise bizim o zamana gitmemiz icin gecmis zamana ait bir cagırıcıya ihtiyacımız olmasıydı. Yani bizi bu zamanın ve mekanın kısıtlarından kurtaracak, gidecegimiz yere ait bir bag kurmamızı saglayacak esyalara ya da proseslere ihtiyacımız vardı. Ancak sorun tam da burada baslıyordu. Esya kendi tabiatından dolayı eskimekte, bozulmakta ve zaman gectikce degismekte idi. Insan, bir nesneye ismini verdigimiz anda onu geri donulemez sekilde donusturuyordu. Onunla ilgili cumleler kurdugumuzda bile eylemlerimizle hangi zamana,neye ait oldugunu soyluyorerek o nesneyi bir nevi hapsediyorduk. Ve onları artık kendi varoluslarından başka sekillerde etiketlemiş oluyorduk. Labelling teorisi yuzyıllar sonra bu altyapının uzerine kurulacaktı. Nesneler ve esyalar bozulmaya, zamanda seyahate uygun degildi. Bize zamanın otesinden gelebilen isimsiz bir sey lazımdı…

Aslında ses dalgalarını kullanabilirdik. Ancak, cagrıstırcının sadece o gidecegimiz zamana ait olması gerekmekteydi. Sesler, yapıları itibariyle belli frekansta olduklarından kolayca kopyalabilir, yanıltılabilir, kopyaları cıkartılabilir, baska zamanlara da dagilabilirdi. Bu bakımdan sadece ses dalgaları gidecegimiz zamana ait bir cagrıstırıcı islevi goremiyordu.

Zaman aynı sesleri, aynı kelimeleri kendinden cok duymuştu…

Diger bir konu gecmise seyahatte hatıralarımızın gozumuzun onune genel olarak gecmisten kareler-anlar seklinde gelmesi idi. Gecmise ait bir fotografı gordugumuzde aslında o anımızı degil, o anı en son hatırladıgımız anı hatırlayarak o karenin icinde yer alıyorduk. İnsan olum tehlikesi altındayken hayatı gozunun onunden film serdi gibi geciyor ve o tehlikeye karsı tecrubeleri icerisinden bir kacacak nokta bulmaya calısıyordu. Halbuki gecmis zaman da bir akıs halindeydi ve bu o  anlık gorsellerle, o zamana gidip yasamak mumkun olmuyordu.

Hem insanın yasamına ozel,  hem de isimsiz, mekandan da zamanda da munezzeh olabilen, tayy-ı zaman tayy-ı mekan tek duyumuz vardı:

Koku….

Koku tarihte oyle onemli idi ki, nebatiler zamanının en devasal sehri olan harikalar diyarı Petra’yı sırf buhur ticareti yaparak insa etmislerdi. Yaptıkları ticarette altından daha önemli idi, lakin refah içinde bir ütopya devleti kurmalarına rağmen aynı bir koku gibi buhur olup tarih sayfasından kaybolmuşlardı.

Ibn Hayyan aynı Zaman’da bir din Alimi ve tarihçi idi.  İnanışına göre, insana koku, ana rahmine düştükten 40 gün sonra vücuduna ruhuyla beraber kalu bela da üfleniyordu.

Allah bu dünyada hiç bir şey yokken, hatta dünya yokken, ruhlar alemini yaratmıştı.sonra bütün ruhları bir araya toplayıp sordu,elestü bi- rabbikum? yani: ben sizin rabbiniz değil miyim? ruhlarımız bu soru karşısında ‘kalu: bela’ dedi: ‘sen bizim şüphesiz rabbimizsin’.. bu meclis varlığın ilk toplantısıydı.bütün ruhlar orada şahit tutuldular, ta ki dünyaya gelip bir bedene girdikleri vakit sözlerinden dönmesinler… ezel bezmi’nde yan yana olanlar, birbirlerini görenler, konusanlar; bu dünyaya geldiklerinde de yan yana ve yakın olurlar…

Aşk, işte o ezel gününe dayanmaktaydı.

Ve dünyadaki  insanlar hatta diğer Canlılar da kalu bela’dan gelen tanışıklıklarını, eşlerini bulmak için kokuyu kullanmaktaydılar.

Ibn Hayyan, Bir insanı ilk görüşte beğenmeyi ve ilk görüşte aşkı,  onlardan çıkan ve kalu bela’dan beri ruhları ile onlara koku üflenen bu feromonların uyumuna bağlıyordu.

Koku isimsizdi. Kelime tek basına bir sey ifade etmiyordu. Kokuyu ancak koktugu seyin ismiyle anabiliyorduk. Nergiz kokusu, kızarmıs ekmek kokusu gibi…Kokunun kendi kokusu ve tanımı yoktu.Kendi tanımının olmaması onu bozulmaktan ya da degismekten koruyordu. İsimsiz oldugundan esya gibi bozulmuyordu. Esyanın akması kokması soz konusu olabilirdi ama kokunun kendisinin bozulması mumkun degildi..Kokuyu saklamak, kokladıgımız o zamanı bize getirebilirdi.

İkincisi ise bizim koku algımızla ilgiliydi. Ibnı Hayyan’ın calısmasına gore hatırlanan ve yasanan arasındaki fark bizim seyahatimizi engelliyordu. Ancak insan beyninde sadece koku, diger duyularımız gibi thalamus suzgecinden gecmiyor, herhangi bir filtreye ugramıyordu. Boylece herhangi bir carpıtma, eksiltme, bozma ve farklı hatırlama soz konusu degildi. Insanoglunun ilk gelisen beynine en yakın duyu oldugundan ilk hatıralarımızı bile hafızasında tutabiliyor, ölüm sırasında ise en son işlevini yitiriyordu. Koku, en keskin, en etkin, en kalıcı hafıza cesidi idi. Kokladıgımız seyin uzerine bir  deneyim ya da hangi bir filtre olmadıgından o anki yasanılanı degistirmiyordu. Dolayısıyla koku ile kurdugumuz baglantı hatırlanılanlar degil, direk yasananlara dair oluyordu.

Diger bir ozellik ise kokunun öznel olusu idi. Bir parfum bile, bir kisiye sıkıldıgında o kisinin kendi feromonları ve kokusuyla tepkimeye girip tamamen o kisiye ozel bir koku meydana getiriyordu. Ve kullanıldıgı gunun yemekleri, atmosferi ile kombine oldugunda bir daha meydana gelemeyecek kadar kompleks bir koku molekülü ortaya cıkıyordu. Koku ile kurulan baglantılar kopya edilemez, saklanamaz, degistirilemezdi. Esans, o zamana ait hatıralarımızın esasıydı.

İbni Hayyan calısmaları sırasında bir kişiyi ozlemeyi de kokusundan basladıgımızı farketmişti. Onun için canlının özü, koku moleküllerinde saklı idi, ve bu öz ile özlem arasında ilişki vardı.

Ona gore insan gelecege ait bir esansı da koklayabilir ancak bunun gelecege ait oldugundam haberi olmadıgı icin farketmezdi. Ancak gelecekte o kokuyu kokladıgında hatırlayarak gecmise ait bir geri donus (flashback) yasayabilirdi. Bu sanrıya ilm-i beser yuzyıllar sonra “Deja vu” ismini verecekti

Einstein bu acıklamarı duyunca kendinden gecti. Kendi teorimine uygun sekilde “uzay-zaman” dokusu uzerinde koku molekülleri, herhangi bir yıpranmaya ya da bukulmeye neden olmadan, suyun icindeki hava kabarcıkları gibi seyahat edebiliyordu.

Ibn Hayyan bu tespitlerle birlikte kokuyu saklamaya calısmıstı. Aynı zamanda ezoterizmin ileri gelenlerinden oldugu icin, bu hassas calısmalarının hepsini meraklı gozlerden uzakta yaptı. Calısmalarının kolayca takip edilmemesi icin gittigi yerlerde farklı kendini farklı isimlerle tanıttı. Batılılar yıllar sonra kitaplarında onu Geber olarak bilecekti.

Hayyan bir sekilde kokuyu saklamayı basarmıstı ve o gece, hayyamın dagıttıgı saraplara birer birer istedigi kokulardan ekliyor ve kadehleri agzına goturenleri zamanda esrarengiz bir yolculuga cıkarıyordu.

Zaman yolculugunda koku etkili oldugu zamanı iz bile bırakmadan oyle bir muhurlemişti ki kendisi esas, kişiler ise aksesuar haline gelmişti.

Kadehlerinden icenler kaderlerinden bir zaman dilimine dogru seyahata cıkıyor, sarabın rayihası ile sarhos olup, ruya aleminde dolastıklarını zannediyorlardı.

Tarihten konusulacaksa, tarihin o donemleri icerisinde olmak gerek dedi Hayyan.

Ve varolmanın ruhunda onların kokuları vardı…

Ve hic burada kurulan hic bir cumle, Ibni Hayyan’ın yaptıgı gibi kızarmıs ekmek kokusunu, yeni dogmus bebegin kokusunu, sevgilinin o kokusunu, annenin kokusunu, gunesli bir gunde kumsalda yavasca esen yel ile gelen denizin o tuzlu kokusunu anlatamayacaktı.

Esans ile esas, öz ile özlem, rahiya ile rüya… Tesadüf olamazdi.

Hayatın anlamı da koku gibiydi.  Tek başına ifade edilemez ama var ise anlamı,kokusunda idi.

Buhurlar dagıtıldı, hikayemiz basladı…

 

Polimatların Sofrası (Duyunun Demin’i)

Hemen hersey bir hikayedir.

Ve hikayeler varlıgını ancak onlara inananlarla surdururler.

Bu hikayedeki herkes, sizi kendisine inandırmak icin burada…

Tarihin sayfalarından kopup, sizinle sırlarını paylaşmaya geldiler…

Sizi herseyin bir oykuden ibaret olduguna inandırmaya…

Tum oykuleri ispatladıkları bir zaman diliminde, bir gece vakti, bir muhabbetin deminde…

Kendini dogrulayan hikaye…

Peki herseyin hikaye oldugunu nasıl ispatlarsınız?

-Hikaye olmayan kısmını bulup, geri kalanını sorgulayarak.

İbni Heysem, 10.yy dedigimiz İslamın altın cagında yasamıs bir optik uzmanıydı. Kitabıl el-menazır (goruntuler kitabı)’da, gözün yapısı, yanılsama (illüzyon), serap olayı, perspektif, ışığın kırılması ve fotoğraf makinesinin atası olan “karanlık oda”dan (beyt el-muzlim) ilk defa o bahsetmisti.

Birden butun ısıkları kapattı ve alevler icindeki bir ates parcasını gokyuzune fırlattı. Bir anda gokyuzunde dalga dalga renkler belirmeye basladı. Daha once hic gormedigimiz, gormedigimizden dolayı isim vermedigimiz, vermedigimizden dolayı hikayemize dahil edemedigimiz binlerce, milyonlarca dalga.

İste dedi.

Heysem:

Elektro manyetik spektrum bu. Daha once gormedigimiz kızılotesi kısmını gosterek, iste yılanlar bunu algılıyabiliyorlar, gama kısmını gostererek iste gunesimizde bizim goremedigimiz sekilde olanlar, Hirosima ve Nagazakiyi de olanlar iste su algılayamadıgımız radyoaktif dalgalar yuzunden. Gorebilseydik uranyum’a daha farklı gozle bakardık. Hlbuki biz kendi gorme duyumuzla belki kesfedebildiklerimiz (bunlarda belki hepsi degil) sadece 10 milyonda birini algılıyoruz. Ve bu dar alandaki gozumuzle gorebildigimiz farklı dalga boylarına bütün renkleri sıgdırıyoruz.

Sagan:
-Gama, X-ray, kızılotesi, morotesi, mikrodalga,uzundalga,kısa dalga… Gozumuzle goremedigimiz daha milyonlarca dalga boyu gokyuzunde oylece dalga dalga süzülünce, masadakiler gozlerine belki ilk defa gercekten inanamadılar.


Gözümüzün görebileceğinden çok daha fazla türde ışık, düşünebileceğimizden çok daha farklı hayat var. Doğa algımızı sadece görülebilen ışıkla sınırlamak, tek bir pencereden bakmak, dünyayı sadece bizim yaşadığımızdan ibaret saymak; tek bir oktavla müzik dinlemek gibi olurdu. Bunlar aynı şeyin farklı görüntüleri değilller. Ve bizler aynı yaşamın farklı çeşitleri değiliz. Her bir ışın değişik bir cisim ve olayı ve her bir kişi kozmosta değişik bir yolculuğu açığa çıkarıyor.

-Gözlerimizi daha yeni açtık.

Ardından aynı goze gorunen farklı dalgalar gibi, daha once hic duymadıkları sesler duymaya basladılar.

Ornegin bunlar cok alcak ses dalgaları, filler ayagındaki organlar bu ses dalgalarını duyabiliyorlar. Bunlar 20 Hz’den daha azlar. İnsanın genelde duyabilecegi sesler 20 ila 20000 Hz arası bir frekansta.  Pavlovun kopekleri ise genellikle 20000 de fazlasını duyabiliyor ve buna bizim duyamadıgımız bu seslere tepki veriyor. Aynı bu sekilde kopekleri terbiye etmek icin Galton kopek dudugunu icat etmişti. Hava molekülleri ile sınırladıgımızda bile atıyorum en fazla 10000 de 1 ses dalgasını duyabiliyoruz.

Koku ve dokunma cok karısık duyular. Kokunun kendi ismi yok mesela. Girersek simdilik masadan kalkamayız. Kokuyu ve dokuyu kahvenin demine bırakıyoruz. Bunların sınırlarını hiç hesaba katmadıgımı varsayıyorum. Duyularımızla etrafımızda gerceklesenlerin en fazla 10 milyarda birini algılayabiliyoruz (rakamla 0.0000000001%)

Evren 14 milyar yasında. O da bildigimiz kadarıyla. Biz iyi ihtimalle 100 yıl yasıyoruz. Yani tum zaman diliminin 10 milyonda birini ancak deneyimleyerek ondan birebir haberdar olabiliyoruz.

Kainat masadakilerin hesaplarına gore 25 milyar ısık yılı genisliginde. Biz 13 bin metre capında bir gezegenin icindeyiz.  Cok basit ve en sacma modelleme ile evrende bir “pale blue dot” dan daha kucuk oldugumuzu varsayabiliriz. Yuzde isaretinde sonra 56 tane 0 ve ardından bir 1. 10′-58

Yani zaman, mekan ve duyu algımız hemen herseyin toplam herseyin 10 üzeri 78debiri. O da en iyi ihtimalle.

Butun algımızla samanyolunda bir proton kadar bile degiliz…

Yasadıklarımız, zamanımız, algımız her sey bu evrenin buyuklugu ve gercekler nazarında hiclik gibi…

Gorduklerimizden, duyduklarımızdan, yasadıklarımızdan otesini kime nasıl soyleyebilirdik…

Hicten oteye nasıl gecebilirdik? Kendimizi bu duyularımızla sınırlı cezaevinden nasıl azat edebilirdik?

Varlığımızı surdurerek nasıl devam edebilirdik?

Algıladıgımızdan daha fazlasını idrak etmeye calısarak.

Bir hikaye ile…

Ve bizim sadece bir hikayemiz var degildi, binbir gece masallarımız vardı.

Dunyanın derdi bilinmezse de, sohbet demini alıyordu.

Daha yeni baslıyorduk…

 

 

Polimatlarin Sofrası (Hikayenin Demin’i)

 

Evren koskocoman bir hikayedir. Bu sayfada yazanlar gibi…Biz, bu hikayenin kendi payımıza düşen kısmı ile ilgileniriz. Geçmişe bakarak, hikayemizin neden boyle oldugunu anlamaya calısırız…

Demin masadakilerle,

Karadeliğe dusen bir supernova patlamasıniz sonucu olusan galaksiyi

Galaksinin seyahat ederken kendi noktasindan oluşturduğu zamanı

Bunları anlatmak için kullanmaya başladığı isimleri

Ve hepsini anlatacak, hatırlayacak, unutacak, yuceltecek, kotuleyecek adamı

Anlattık.

Belki nu hikayeye inandik, belki inanmadık.

Peki hikayenin kendisi? O nasıl oldu? Hikaye, kendi olusumunu anlatabilir mi?

Bir bebek kendi dogumundan bahsedebilir mi?

Oykunun kendisi o ilk esyaya ismini vermemizle basladı. Ve sınra digerleri ile akıl yolu ile baglandılar. Ama tek basına bizim ona isim vermemiz bir ise yaramazdı.

Bir oykun varsa, anlatmak istersin. Bak, ben anlatıyorum. Ona inanmak istersin. Ona inanılmasını istersin. Hatırladıgımız ve gercek oldugunu düsündügümüz oykuler, baskalarının da o oykuye ınandıgına inandıgımız oykulerdir. İste, masalın burası bilinmez. Bizim bir oykumuz mu vardı ona inanmak istedik. Yoksa bir inancımız mı anlatmak istedigimiz? Yumurtadan civciv cıkar, bunu biliyoruz.

Her iki ihtimalde de oykunun demin’ini yani dili anlatmamız gerekir.

Burası biraz karısık.

Dedikodu teorisine (Gossip theory) gore insan cevresi hakkında digerlerine duyuru-dedikodu yapabilmek icin kognitif ozelliklerini kullanmaya baslıyor, Buna gore bizi dogada tehdit eden bir kaplanı, hem cinsimize hemen gammazlayabiliyoruz. Bunu aslında diger canlılarda yapıyot. Hatta maymunlarda yapılan deneyler, onlara bir sırtlanın mı yoksa kaplanın mı saldırdıgı yonunde farklı sekıllerde birbirlerini uyardıklarını gosteriyor. Yani  tek akıllı biz degiliz. İnsanın asıl olayı, o tehditin, boyunu, ozellıklerini, mesafesini, tipini kısaca hemen herseyini betimleyebilmesi. Bu sayede, diger turlere yem olmama konusunda ileri bir donanıma sahip olduk. Ama hepsi bu degil.

Diger bir teoriye gore biz, kendi turumuz icinde birbirimizi taklit edrek hayatta kaldık. Yani hayatta kalanların yaptıklarını yapıyor, olenlerin ise ölümüne neden olan şeylerden kaçınıyor, boylece vahsi dogada kendimize bir gun daha zaman tanıyorduk. Lakin, bu herkesin hosuna gitmedi. Ozellıkle kopya cekilen o kabilenin en on sıradaki calıskan cocugu bu olayı icerledi. Kendisinin bir suru deneme yanama ile ugrasarak yaptıgı seyleri, aleti, edevatı, elalem gorup pat diye kopyalıyordu. Tabi patent yok, bisiy yok. İste bu yoklukta, bizim calıskan cocuk, onları öldürmeden bu işi çozmeye kalkısacaktı. Buyuk ihtimalle bir kac yıl, birbirlerini oldurduler. Ancak daha sonra, bunu sikayet etmeyi denedi bir gun o calıskan cocuk. Anlatmaya calıstı, calısarak yaptıklarının taklit edilmemesini. Ya da karsılıgında bir sey olmasını. Anlasmazlıklar anlatmalara donustu. O anlatmaya basladıkca isimler sicimlerle cisimlere baglandı. Akıllar noktadan noktaya iplerini gerdiler. Hikaye bir gergef gibi gergin cumleleri işlemeye baslamıstı.Ama hepsi bu da degil.

Anlasmazlık sonucu bazı kabileler yollarını ayırdılar. Bazıları birbirlerini terketti. Onların kullandıklar isimler, aletler, atraclar farklılaştı zamanla. Herkes hem cevresine, hem de anlastıgı insanlara gore kurdu isimlerini, cumlelerini. Diller ayrıldı. Insanlar ayrıldı. Hikayeler farklılastı.

Hangi teori ne kadar dogru bilmiyoruz, belki ikisi de dogru ve birlikte evrildiler. Lakin oykunun ve insanın asıl evrimi,ilginctir, etrafta olan seyleri degil, olmayanları anlatmasıyla basladı. Insan da işte tam bu noktadan itibaren diger canlılardan farklılasmıstı. Artık kuslar, maymunlar gibi sadece gorduklerimizden degil, gormediklerimizden de bahsetmeye baslamıstık. Hikayeler anlatmak, hem gecmise, hem gelecege dair bir kurgu yaratmaktı. Olmayan seylerin kurgusu pesinde kostukca biz, bunlardan bazıları olmaya basladı. Bazen de cok kostukları icin olmus olmasını arzuladı. Kendi putlarını kendi aklıyla yaratmıstı.

Bu okudugun yazarın kafasındaki bir kurgu idi ve bu simdi yazı haline gelmis sen onu okuyorsun. Okudugun bilgisayarı veya telefonu bunlar daha ortada yokken birileri dusledi ve tasarladı, simdi ellerinde dolasıyor. Bu evler, bu sehirler, bir mimarın zihnindeydi bir zamanlar, simdi bizim zihnimiz ve bedenimiz onun icinde. Yazılı, sozlu, sembollerle, araclarla hepsi bu yasadıgımız hikayenin hem nedeni, hem de sonucu…

Gecmis ve gelecek ne varsa hepsi bir hikayedir o yuzden. Ve biz o hikayenin neresine düstügümüzün merakıyla, bize ezberletilenlerle, ogretilenlerle yasarız…

Kendi hikayemizin guzel olmasını ve cogu zaman onun kahramanı olmayı dileyerek…

Ve hikayesi olmayan dilenci, olmeye mahkumdur…

 

 

 

 

 

Polimatların Sofrası (Adamın Dem’i)

Peki ya kimiz biz?
Her ne kadar artik ismimizi soyleyip, tek kelimelik bir cevap ile gecistirmek artik mumkun olsa da; gercek nadiren saf ve asla bu kadar basit degildi.
Bazen “beşer” diye seslendiler bize, bazen “insan” dediler, kimi zaman “homo” diye dalga gecip -ki bunu yazanla burada dalga geçilmesi gerektiği yerde- kimi zaman sapiens`in tillahi oldugumuzu “sapiens sapiens” ismi ile tekrarlayarak bir daha düşünmemizi sağladılar .
Rumi konusmaya basladı:
Beser, et ve kemikten yapilmis olandir. Sasirtmacali ve ölümlüdür. Beser, kaba derimiz gibi dis gorunusumuzdur. Hatalari olan varliktir beser. Insan olmanin bir tik oncesidir. Basur hastaliginin adinda bile bize etten oldugumuzu hatirlatan bir beser vardir (beşer ve basur kelimeleri et anlaminda ayni kokten geliyordu).
Insan ise, nisyan ve unsiyet`ten türemiştir. Hem unutan hem tanisik olan. En sevdigini unutan ve acimasizi bile aliskanlik haline getirebilen kelimeydi insan. Onun icin kim oldugunu, ne oldugunu ve ne istedigini siklikla hatirlatmali dedi masadaki herkese.
`Insan` kelimesi kendi kendini cagiran (recursive) bir matematik fonksiyonuydu…
Bir şairin hakkında soyledigi gibi:
Ünsiyetten ve nisyandan türemişse insan, nasıl unutmasın alıştığını; nasıl hatırlamasın unuttuğunu?
Noah:
Homo sapiens, homo olması itibariyle ondan yasli Habilis ve Erectus kardeşlerinin en genç üyesi  bir hayvan, sapiens olması itibariyle bunları yazacak kadar olayların bilgeliğinde bir adamdı (wise man). Gormezden gelemeyecegimiz kadar benzer, tolerans gosterebilecegimizden cok farkli olan kardeslerini ortadan kaldirmisti. Düşünüyorum öyleyse varım diyerek, bu farkındalığının da farkında olması onu sapiens v2.0 haline getirmişti. Homo Sapiens sapiens…
İsa:
Insan “kutsal” kitaplara göre hem esref-i mahlukat (yaratilanlarin en sereflisi), hem de esfel-i safilin (asagilarin en asagisi) idi. Bu ikisi arasinda gidip gelen, kokleri cok derinde, dallari gok yuzunde devasal bir agac.
“Ya da bir ip” dedi hiçlikten gelen uber ateist bir Alman filozofu :
 
-Hayvan ile üst insan arasında gerilmiş- bir ip ki uzanır bir uçurumun üzerinde.İnsanı büyük yapan bir amaç değil, bir köprü olmasıydi. İnsanın sevilebilecek tarafı bir öteye geçiş ve bir batış olmasıydi. 
Siradan bir hayvan iken, yasadigimiz gezegenin en büyük tanrisi ve en büyük zavallisi haline gelen mahlukattı. Noah’nin bu dunyada belkı de farında olmadan tanri rolune soyunup, onunla ne yapacagini kesinlikle bilmeyen bir turuydu insan.
Iyilige olan unsiyeti ile binlerce insani gemilerle soykirimdan-savastan kurtaran da insan, ustun irk ile munis olup milyonlari oldurup, o soykirima neden olan da  insandi. Schindler de insan Hitler de insandı. Barış Manço da insan, ziyaret ettiği yamyam kabileler de insandı. 5. senfoniyi de icra eden insan nasıl olur da atom bombasını icat eder diye dusundu. BeethovenInsan bunlarin hepsini bir anda hatirlasaydi paralize olur hicbir sey yapamazdi diye gecirdi icinden. Butun acilari nisyaniyla unutup yasama devam etmemizi saglayan insan, butun guzel gunleri hatirlamaktan da ayni ozelligi ile feragat etmisti. Bu belki insana ait hem en muhtesem ve hem de en korkunc gercekti.
Ev sahibinin kapıyı çalısından yola cıkarak kaderine bilenip, olumsuzlugunu bestelere kazıyan Beethoveen,
Atom bombası gibi olumcul bir seyi icat edıp, sonra bu durumdan buyuk bir barıs donemi cıkaran Oppenheimer…
Butun tanımlamalarda bır ikililik,
Hakkında her şeyin yazıldığı ve henuz hiçbir şeyin yazılmadığı senfoniydi insan…

Polımatların Sofrası (C’ismin Demi)

Cismin oncesinde bir foton tanesi ve uzerinde seyahat ettikleri uzay-zaman vardi. Polimatlarimiz halen kara deligin icinde, mutlak karanlıktan nokta halindeki isiga dogru seyahat ediyorlardi. Nokta, tanımsız ve isigin ilk ismiydi. Bir supernovanin içine cokerken sadece kendi cekirdeginin icine hapsettiği ısıkla beraber boslukta yol almaktaydilar. Isığı görüyor ancak  mutlak karanlıktan dolayı yerini ve ne kadar uzakta olduklarını kesinlikle tespit edemediler. Buradan kurtulmalari gerektini farkettiler. Baslangici nasil yapacaklarini dusunduler. Ortamda nerede oldugu belli olmayan bir isiktan baska hic bir sey yoktu…
Leonardo nun resim cizerken kullandıgı bir teknikten bahsetti duyunca:
-Bilinmedik bir şeyin resmini cizmeye calısırken yanına bilinen bir nesne koyarim ki esyanın hacmi ortaya çıksın.
Aklına, kendi aklı geldi. Arapca, bir seyleri birbirine baglamak icin kullanılan ipe, akıl demişlerdi. Nesnelerden birini digerine bir baglantı kurup yola devam ederler ise hikayenin devam edecegini farkettiler. Ve masanın ortasındaki ateşi o isık huzmesinin geldigi noktaya en kısa yoldan baglamaya calıstılar. “dogru” yapmıslardi.
Iste aslında her sey o temeldeki bir “nokta” idi. Biz ona bir isim verdikten sonra gerisi kendiliginden geldi.
Pavlov o gece kopekleri ile beraber gelmişti.Pavlovun sanılanın aksine tam 6 kopegi vardi. ilk seyi ogrettikten sonra geri kalan kopeklerde işinin nasıl kolaylastıgını gostermek istedi. Kopeklerine ilk nesneyi ogrettikten sonra, yanına bir nesne daha koydu ve onu getirmeleri için talimat verdi. Kopekler, nesnelerden birini zaten öğrenmişti. Sahibinin söylediği o değil, başka bir şeydı bu sefer, hiç duymadıkları bir şey. ama o anda ikinci nesnenin adını da öğrenmiş oldular çünkü ortada başka bir nesne yoktu.
Kainatta her şey, o tek şeyin bilinmesiyle, ona bir isim verilmesiyle başlamıştı. evrenin bütün bilgisi, insan ilk esyaya ad verdiğinde, onu tanımsız olmaktan kurtardığında, onu sabitlediğinde başladı, Ondan sonra hiç durmadan devam etti.
isimler sicimlerle cisimlere baglaniyordu…
Muhtesem bir seyin baslangicina tanik oluyorlardi.
Pisagor ayaga kalkti:
Bu sonsuza kadar da sürecek . Tam da bu sebeple bilgi bir bütündür, birbirine bağlanmış sayısız noktadan oluşan bir bütün. ayrık bilgi diye bir şey yoktur. Ayrık, tanımsız noktalar vardır ve insan bu zamana kadar birbirine doğrularla bağladığı noktalardan o ayrık noktaya en yakın olanını fark edip doğruyu çizdiğinde artık ayrık, tanımsız olan nokta da bilgiye dönüşecek ve o sonsuz ağa katılacaktır.
Noktanın geometrik tanımı ne idi?  Yoktu. Nokta tanımsızdı
Doğru neydi? iki tanımsız nokta arasındaki en kısa mesafe.
Platon elinde Occam`in usturasi ile masadaki herkesin yuzune bakarak ‘sessizce’ haykirdi:
“Geometri bilmeyen akademiye giremez.”

Polımatların Sofrası (Zamanın Dem`ini)

Zamanin oncesinde, sessizlik, karanlik ve sonsuzluk vardi. Zaman, mumkun olan en kucuk an`a kadar masadakilere taksim edilmis, boylece herkesin kolayca yasananlari unutmasi istenmisti. Unutmak ancak hatirlananlari un-ufak etmekle mumkundu.

Hangi zamandayiz?

Bu yazi soldan saga yazildigi icin biz zamanin soldan saga dogru aktigini, zaman kavraminin bir sayi dogrusu uzerinde ilerledigini dusunuyoruz, yaziyi yukardan asagi yazan cinliler icin zaman yukaridan asagiya dogru akmakta. Tarihin tekerrurden ibaret oldugunu soyleyenler icin bir dongu zaman. Bu bizim nerede oldugumuza ve nasil iletistigimize gore degisiyor mu? Zaman- mekan`la hasir nesir miydi? Zaman sembollerle ve formullerle anlatilabilir mi?

Bunu anlatmak icin Albert, gokyuzunden butun yildizlari eliyle sildi. Butun gezegenleri ortadan kaldirip, etraftaki tum isiklari sondurdu. Simdi etrafta ne goruyorsunuz diye sordu masadakilere? Bazilari hiclik dedi, bazilari karanlik oldugunu soylediler, kutsal kitabin alimleri “sir” adi verilen bir maddeden bahsedip, daha detaya girmekten kacindilar. CERN’de calisanlar hix’ten bahsettiler, inanmadiklari tanrinin bir parcasindan bahsedebildikleri kadar… Albert, onlara goremedikleri ama hissedebildikleri bir seyden bahsediyordu. Fizikci olan Isaac icin bu fazla uhrevi, bir din alimi olan Isa icin cok sorgulayici idi. Masada kendine destekci bulamamis, kimse onun olusturdugu uzay-zaman egrisinde sadece kendi agirliklarindan dolayi “yavas yavas acele ederek” (festina lente) ona dogru hareket ettiklerini fark edememisti. Nasil uzay-zaman dokusu herhangi bir yercekimi ile bukulup, cisimleri kendine gore cekiyorsa, Albert da konustukca masada agirligi artiyor, etrafindakileri yakinindan ve benzer goruslerden baslayarak kendi fikirlerine dogru cekiyordu. Bu cekim Newton`un denklemindekine benzese de aslinda elma gibi bir dususten ibaret degil uzay-zaman orgusunde bir cismin -ve masada albetin dusuncelerinin- agirligiyla olusan bir egimden ibaretti. Isaac, formulunu yazdigi ama hayati boyunca tanimlayamadi `g` nin anlatilisini dinledikce kendinden geciyor, aslinda yavas yavas yukaridaki tahmin ettigi kara deligin icine dogru suruklendiklerini farkediyordu. Altinda oldugu agactan bir elma dustu. Ama bu sefer kafasina degil. Elma, uzay-zaman orgusunun icinde bir cukur meydana meydan getirdi. Artik o da, kucuk bir egimle Albert`a dogru hareket ediyordu.

“Dusunceler cok agirlasir bazen” dedi.

-Dusuncelerin cok agirlasmasi ancak cok buyuk dikkat ile olur. Cunku her konu kara delik gibi dipsiz bir kuyudur aslinda. Hepsi bir derinlik gerektirir. Optik olarak, Gozumuz ne kadar 180 derecelik bir genis aci ile gorme yetisine sahip olsada, derinlik ancak ıkı gozun birbiri uzerıne pekistigi 114 derecelik alanda meydana gelir. Ayrintiyi gormemiz icin, konuyu daraltmamiz gerekir. Tanri eger varsa detaydadir. Daraldikca, derinlesiriz, derinlestikce agirlasir, agirlastikca kendi icimize dogru yogunlasiriz. Etrafa butun gereksiz sacilimlari yaptigimizda, elimizde cekirdegimizin sonsuz yogunlugundan baska bir sey kalmaz. Isik icimize hapsolup deligin dibine dogru bizi gotururken, bir bilgi huzmesi, disari dogru da seyahat edebilir mi? Kadim bilgi aciga cikabilir mi?

Dikkat etmemiz lazım. Zira körlügüne karsı gercekten kördür insan…

Daniel, Albert’in bu goruslerini dinlerken ortalarinda yanan atese odaklandi. “Od” farsca da ates demekti. Odak atesin merkezi anlamina geliyordu. Ayni kelime Leonarda icin ‘Foc’ idi ve oda ayni anda atese ‘focus’ lanmisti. Ellerine aldiklari ‘pogaca’ ve ‘foccacia’ ayni koktendi. Zaman onlar icin, o ilk “sey”e isim vermeleriyle baslamisti. Evren (Uni-verse) her ismin bir oldugu bir yerden geliyor ve bir yere gidiyordu…

Daniel, bilgi uretiminin artmasi ile dikkatin nasil azaldigindan bahsetti. Geldigimiz cagda bilginin refahi,  ilginin fakirligine yol acmisti. Insanlar sosyal mecralara artik bilgi paylasmaya degil, ilgi dilenmeye gidiyorlardi.  Bu ilgi acligi, ilgi cekmek ugruna yapilan dezenformasyon benzeri “fastfood” urunlerle beslenmeye yol aciyor ya da bunun farkina varanlari, herseye karsi ilgisiz hale getiren ya da tum bildiklerini kusan “anoreksik” bir vakaya donusturuyordu.

Harrari:

-Dunyada aslinda obezite ve ona bagli hastaliklardan yasamani yitiren insan sayisi, acliktan yasamini yitirenlerden daha fazla.

Bilginin fazlasi ve yanlis manipulasyonu belki de asillardir bizimle sirayet eden cahilligimizden daha zararliydi. Konuya odaklanmak lazimdi.

Peki odaklanirsak ne olacakti? Atesin merkezine ilk dusenler, bilim adamlari degil asiklar olmustu. Aska dusenler (fall in love)  baktiklari seye o kadar cok dikkatlerini verdiler ki bir zaman sonra, her yerde o baktiklarini gorduler. Oyle ki onlar icin zaman kavrami bile degismisti.

Kara deligin icinde zaman, disaridan farkli ilerliyordu. Albert, gorelilik kuramini anlatirken kullandigi tesbihi hatirlatti.

-Guzel bir bayanla yediginiz yemekte, bir saat, bir dakika gibidir, kizgin komurlerin ustunde yururken ise 1 dakika 1 saat. Biz buna gorelilik diyoruz.

Iste bir sekilde asik olup; isik ile beraber ayni hizda kara deligin dibine dogru seyahat edebilseydik, arkamizda kalan zamanin cok hizli bir sekilde gectigini gorecektik. Dolayisiyla kara delikten tekrar ciktigimizda (bizim icin bir an’da), disarida yuzyillar gectigini farkedecektik. Dondugumuzde hayat bambaska olacakti.

Atesin icine dusen bir kivilcim gibi yanarken, oyle bir enerji topu haline gelerek artik kendilerinden vazgectiler. Latince de tutkulu bur sekilde bir seye baglanmak da, bir sey icin yanmak ta ayni kok olan “ardere” den turemisti. Hallaci Mansur’un Enel Hakki da,Yunus Emre’nin Vahdet-i Vucudu da, Spinoza’nin her seyin kendinden bir parca oldugu tanrisi da ayni cekim kuvvetinin bir fonksiyonu hatta bir sonucuydu. Bu derinlige erismeyenlerin Hallacinin derisini yuzerlerken tepki vermemesini, Hypatia`nin istiridye kabuklari ile iskence edilirken dediklerinden vazgecmemesini, Bruno`nun yakilirken bunu onemsememesini anlamalari mumkun degildi.

Hayyam elindeki sarap sisesini dikerek

“Sarhos adam biri iki gorur.”dedi, “asik adam iki’yi bir.”

Fizige gore gorulebilir yani makroskopik hayat, yillardan beri Newton matematigi ile anlasilir ve anlatilirdi. Ancak, evrenin ilk olustugu ve yukaridaki gibi yogunlastigi tekillik noktasindan bahsediyorsak, artik orada Quantum matematigi ile konusmak gerekirdi. Asiklarin dunyasi, bu buyuk cekim kuvvetinin icinde o kadar kuculmustu ki artik sadece quantum formulleri ile aciklanabilir hale gelmisti. Dolayisiyla, asik adamin davranislari normal hayattaki adamin rasyonel calisan mantigiyla aciklanamazdi. O tekillik noktasinda, quantum formullerini kullanarak, evren tek bir nokta halinde iken parcaciga ait bir dalga denklemi yazilirsa, bu su anda ki evreni betimlemek icin kullanilabilecek bir fonksiyon olurdu. Cogu insana gore dalga fonksyonlari deterministik ozellikteydiler ve bu yoruma gore denklemin icindeki tum parcaciklar birbirlerinden ne kadar uzak olurlarsa olsunlar ayni anda birbirlerinden haberdarmis gibi davranirdilar. Einstein buna dolaniklikta “belli belirsiz bir mesafeden urkutucu etki” (spooky action at a distance) demisti. Bilimden anlamayanlar buna mucize dediler. Mucize terminoloji de “acz’e dusen” demekti. Gunumuz insani “serendipity” ile yetindi. Kozmik Sakaci, tilsimli bir eda ile hayatimizin siradanligini bozuyordu. “Tesaduf”, bize hakikatin gonderdigi bir haberci idi sadece.

Tesaduf, mucize, spooky, serendipity, kozmik sakaci…Bunlarin hepsi tek bir dalga denkleminin farkli tanimlariydi…

Guzeller guzeli Hypatia`nin gozleri parladi birden:

-“Tanri detayda sakli” degil dedi, Evrenin 15 milyar yil oncesine ait quantum formulune bakarak.

O, muthisem bir detaydi.

Asiklar, gonulleriyle atese gonullu olup, yakilanlar degil isteyerek yanilanlardi.

Ve aslinda bir dalga denklemini ancak bir muzik anlatirdi:

Papanin cennetine inanmayan Hypatia`ya…

 

 

 

 

 

Polımatların Sofrası (Mekanın Dem’ini)

 

Gecede düzen,denge ve zarafet vardi. Her sey en ince ayrintisina kadar dusunulmus, belli ki bu geceyi hazirlamak icin, muvakkitlerin zamani soylemek icin yildizlara baktigi zamanlardan beri ummali bir calisma yapılıyordu. Ama gecenin asil erdemi, ayni zamanda bu hazirligi, hic zor degilmis gibi gostermesindeydi.

Bu gece için Sinan, Antonio ve Leonardo beraber çalışmışlardı. İstanbulda, Barcelona’da, Floransa da yaptıkları ne varsa hepsini unutmaları istenmişti. Bu gece farklı inşa edilecekti.  Sadelik Leonardo için en yüksek gelişmişlik düzeyi ve Antonio için o düzeye sadece doğa taklit edilerek ulaşılabilirdi. Sinan, aşk ile yapılan eserlerin  mükemmelin ortak özelliği olduğunu O tek gök kubbeye bakarak anlatmaya çalıştı.

Yildizlarin arasinda cok yasli bir bilgi agacinin altindalar. Bi taraftan fezadan ilik ilik deniz sesi geliyor. Tum dunyayi gorebilecek bir uzaklik burasi. Ama dunyayi oyle cok da kucuk gormeyecek kadar yakinda bu nokta. Atmosferden ha cikmis ha cikacaklar. Bosluktalar..Ama bos degiller, etraflarinda bir sey yok, ama savrulmuyorlar.

Masada uzun saplı kaşıklar ve bıçaklar vardı. Zarif ama sade sürahilerin bir kısmında sarap, bir kısmında icinde turuncu balıkların yüzdüğü su vardı. Bu herkesin su yerine şarap içip cakir keyif olabilmesi uygulanan eski bi Fransız aristokrat geleneği olsa da, amaç bambaşka idi. Ogretilerde, suda sağlık, şarapta gerçek gizliydi -in vino veritas, in aqua sanitas-. Ancak kadim gizem bu sozu ‘in vino feritas’ seklinde tamamlaniyordu. Sarapta gerceklik oldugu kadar, vahsilik ve tutku da vardi. Ve Hayyamin saraplari icildikce, gercekler ugruna kendini oldureceklerdi o gece. Hic bir seyin kayit altina alinmadigi ve kimsenin gecenin karanligindan sag salim ayrilamayacagi bir gece…O gün herkesin ölümleri uğruna, gerçeklerin sırrına ermeleri ivmelendirilmişti…

Masanin uzerinde bir ustura bulunuyordu. Occam`in usturasi… Karsi karsiya oldugumuz bi problemde hersey esitse, en basit aciklamanin dogru oldugu hatirlatmak icin oradaydı. Nitekim, Arapça kökenli olan ‘akıl’ sözcüğü terminolojide deveyi bir yere bağlamak için kullanılan ipti. Ya da nesneleri birbirine bağlama anlamındaydi, akıl etmek de haliyle iki şeyin arasında bağlantı kurmak ve buradan bir bilgi oluşturmak anlamina geliyordu. Iki nokta arasındaki en kısa mesafe geometri de doğru olarak adlandırmıştik. Yani bir ”doğru” elde edebilmek için iki noktayı birbirine en kısa mesafeden bağlamak gerekiyordu. Iste bu yuzden konuyu karmasik hale getiren hipotezleri kesip atmaya yarayan bir ustura gerekiyordu. Demagogların lafi dolandirdiklarinda bogazına dayanan bir ustura. Bundan dolayi hepsi zamanının ilerisinde yaşamış alimler, konuyu mumkun oldugu kadar basitlestirmeye calisacaklardi. Ama daha basit degil!

Harrari, bu noktaya geldiğimizi konuşarak başladı. Referans noktasi onemliydi. “Koltuklarınıza bakın!” dedi. Bundan 70000 sene evvel tek önemi “önemsizliği” olan ATA’larımızdan, Nasıl bir gezegenin kontrol koltuğuna oturmuştuk? Harrari, Ateş’in diğer tarafındaki oluşan gölgesine baktığında maymundan çok farklı olmadığını görüyor, hatta bireysel olarak tam orada, tek başına, bir şempanze kadar hayatta kalamayacağını anlatıyordu. Teke tek düşünüldüğünde, bir maymun bir insanı yerle yeksan ederdi. Asıl fark, gruplaşmalarında idi. Bu herkes o uzun saplı kaşıklarla birbirini beslemezse aç kalacakları demekti. Toplu şekilde uyumlu ortaklıklar kurmazlarsa o masada bile duramayacaklarını belliydi. Eline aldığı uzun bıçakla, Hitler’in kendi içindeki ve görüş olarak kendisine karşı Nazi Subayları bir gecede öldürdüğü o geceyi hatırlattı. Uzun bıçaklar gecesini. Ne de olsa Kabil ve Habil’den beri insanlar kardeşler öldürüyordu. İçlerinde tanrısına çocuğunu kurban etmeyi göze alan Peygamber’inden tut, kardeş katlini vacip kılan padişahlarıma kadar daha nicesi vardı bu bıçağın ağzında. İnsanlarım ilk kullandığı alet, bir bıçak ya da sopa değil, başka bir insandı. Homo sapiens ona çok benzediği ama hiç bir zaman ondan olamayacağını farkettiği için akrabasını tehdit olarak algılamış, onu avlamış, parçalarına ayırmış ve yemişti. Önlerindeki ateşe benzer bir Ateş’te pişmişti çoğunun Eti. Kokusu hala fezadaydı. Belki de herkesin başkasının bilmediği bir hikayesi, her hikayenin böyle olması için herkesin bilmediği bir sebebi vardı. Ve sonuçta, insanoğlu tarihinin kanlı duvarına kazıya kazıya körleştirdiği bıçaklarla, bıçağının körleştirdiği insanların hikayelerini yazıyordu. Masadakiler kendi doğalarındaki vahşeti dehşet içinde dinlediler. Atom bombası gibi tüm ırkı ortadan kaldıracak bir silahı icat eden türün, bunu insanlığın en barışçıl zamanları yaşatmasına neden olduğu ironiyi izlediler. Zaman’ın bu kısa tarihinde birbirleri ile Nasıl uyumlu yaşamaları gerektiğini hatırladılar ve birbirlerinin şerefine kadehlerini kaldırdılar. Ayni havarilerinden bazilarinin Isa`ya ihanet edecegi son yemegi gibi….İçtiklerinin birbirlerinin kanı olmadığını umarak..
-Hic. Sessiz. Durgun. Baslangicta, baslangic bile yoktu dedi. Baslangicin varligi bir zamana tekabul eder. Baslangicta o da yoktu.

Sagan, o geceleri masal dinler gibi dinledigim, kadife gibi sesiyle konusmaya basladi. Harrari dunya tarihini zamana taksim ederken o, zamanin tarihini dunyevi bir sekilde hepimize anlatmakla gorevlendirilmisti sanki. Yıldızların nasıl doğduğunu anlattı. Yıldızın yakıt olarak kullandığı hidrojeni bitince, füzyon tepkimelerinde daha ağır elementler oluştuğunu. Yakıtı biten yıldız ise kendi yer çekimine karşı denge de tutan bir kuvvet bulamayınca, çekirdeginin buna dayanmayarak içine doğru çöküşe geçtiginden bahsetti Bu sırada oluşan şok dalgaları yıldızın geri kalanın patlatıyor ve yaşam için gereken tüm o elementler uzaya dağılıyordu. İşte şu anki yaşadığımız dünya da o dağılmayla meydana gelen gaz bulutlarından oluşmuştu. Bir yıldızın ölümünden milyarlarca yaşam milyarlarca mekan doğdu . Yani biz ve etrafımızdaki her şey bir süpernova patlamasının bir sonucuyduk. Biz bir yıldızın tozuyduk…

Bruno, sessizdi. Ona göre kadim bilgi her zaman her yerde ifşa edilmez, kaynağı asla söylenmezdi. Gerçekleri söyledikten sonra dönüşün hiç bir zaman olmadığını biliyordu.Doğrusundan vazgeçmemek, bilgisinin kaynağını söylememek uğruna tam 2555 gün kilise tarafından işkence görmüş, artık doğruları söyleyemesin diye dili kesilmişti. Ateşe bakarken, bedeninin Campo de’ Fiori meydanında herkesin huzurunda cayır cayır yakıldığı o anı aklına getirdi. Şimdi orada Vatikan’a bakan duvarın tam karşısında heykeli vardı. Heykelde de, simdi de yüzü aşağıya doğru bakıyordu. Alevin en harlı yerinde gözlerini kıstı: Alışmayan göze ışığı, azar azar vermek gerekiyor dedi içinden. O gece azar azar konuşacaktı.

 

Polımatların sofrası (Giris)

O gece Gökyüzünde avagadro sayısı kadar yıldız vardı. Baktığı yıldızlı göklerin ne zaman dönmeye başladığını düşündü. Sonra, kendinden önce gökyüzüne bakıp, bu soruyu düşünenleri düşündü. Kadim zamanlardan bugüne herkes, aynı gökyüzüne bakıp, ne farklı şeyler görmüştü oysa! Bazıları ona şarkılar yazacaklardı. Galileo onları daha yakından nasıl görebileceğini düşünecek, Kopernik için bu bir mesafe meselesi olacaktı. Einstein’ın gözleri uzay-Zaman gibi bir düzlem çizecekti belki de yukarı baktığı anda, Sır’rı görecekti. Hayyam elinde şarabı onlara bakıp bazen formüller bazen şiirler yazacak, Küçük prensin gözleri o kadar Yıldızın arasında Gül’ünün gezegenini arayacaktı. Sümer kralı yıldızlara daha yakın olmak için Zigguratları inşa edip, bu tapınaklardan tanrılarına erişmeye çalışacaktı. Eski Zaman muvakkiti gökyüzünde yıldıznamelerini izleyecek, nice gam mübtelası, acılarını feza çarşafının altında yıldız yıldız ağlayarak geçirecekti. Sagan, bu hem bu yıldızların tozu olmanın büyüklüğü, hem şu toprağın tuzu olmanın küçüklüğü ile sonsuzlukta kaybolmadan seyahat edecekti gözleriyle… Bütün bu kadim bilginin kendi içinde gizlendiğini hissederek yıldızlara baktı, ellerini açtı ve kendi etrafında dönmeye başladı. Bir mevlevi ayinin tam orta yerinde, kırmızı postun çizgisinde hissetti kendini. Etrafındakiler güldü. Soytarılık etmeden sevdiklerini güldürmeye çalışan mülteci istekleri hep olmuştu…

 

“Dönmektir sanırsın marifet…
arş dönüyor.. yıldızlar dönüyor dersin…
zahirdir gördüğün.. zahirde dönersin…
marifet dönmek değil bulmaktır… bilesin”
Rumi

 

Bir düzine arkadaş, o akşam Ateşin etrafında bir daire oluşturmuşlardı. Arşimet, bu daire şeklindeki masanın büyüklüğüne bir de ateşe olan uzaklığına baktı. Bu ikisinin oranı, evrenin her yerinde aynı sabit sayıya eşit olması her düşündüğünde inanılmaz geliyordu ona. Öyle ki, birbirini hiç tekrar etmeden sonsuza doğru giden bu sayıda herkes kendinden bir şeyler bulabilirdi. Çemberi oluşturan herkes -Pisagor da dahil-, Pi’ de kendinden bir şey bulabilirdi. Böyle bir kısa yol (heuristic – ki evreka ile aynı kökten gelmekteydi-) çıkarımda bulunarak, eliyle toprağa bir kaç tane küçük daire daha çizdi…Önceki hayatını hatırladı. En son bu daireleri roma askerleri tarafından öldürülürken Siracusse’un kumsallarında çizmişti.

 

Hava ve su buz kesmişti. Bir insan olsalar yüzlerine bakılmaz, liman olsalar yanlarına yaklaşılmazdı. Toprak ve Ateş ilk başta ona uydular. Dairenin etrafındaki gerçekleşen ilk sohbetler de onlar gibiydi. Yabancıö soğuk ve uzak. Odunlar alev alıyor, MaCiT bir termodinamik kitabından fırlamış gibi ateşi arttırdıkça, ortam da gittikçe ısınıyordu. Bazıları yine de önemli konuları konuşmak için Ateş’in merkezinde Sıcaklığın 451 fahrenheit olmasını beklediler. Bu kağıdın yanma derecesiydi. Beklediler ki konuştukları şeyler evrende sadece ses dalgaları olarak yayılsın. Beklediler ki, o geceden sonra, o konulara ait hiç bir yazılı kanıt kalmasın. Beklediler ki o gece oradakı herkes, bekaya sadece hoş bir seda bıraksın. Beklediler ki, sohbet demini alsın…

Demleniyor…

Faydacı Iyımserlık

Gecen gun tramvayda sehir merkezine giderken ilginc bir seyle karsilastim. Tramvayin soforu, butun binen yolculara selam veriyor, gercekten nasil olduklarini soruyor. Hatta bazilari ile ufak sohbetler yapip, gulmelerine neden oluyordu. Adam resmen sosyal bir aziz gibi sabahin korunde otobusun havasini tek basina degistirdigini izledikce hem hayret ediyor hem de kendi kendime gulumsuyordum.

Aklima Ankara`da calistigim binanin kafeteryasinda gorevli olan Iyimser abla geldi o an. Insanlara isimleri sirayet eder derler ya, Iyimser abla hakkaten benim tanidigim en iyimser insanlardan biri. Elleri dert gormesin, o kadar leziz kek,pasta ve pogaca yapardi ki, insanlar kendi evlerindeki gunlerine bile onun yaptiklarindan siparis ederdi. Ben her sehir disina seyahatim oncesi, ondan bir kutu yolluk alirdim. Sohreti, diger sirketlere bile ulasmisti en son. Ama Iyimser ablanin asil ozelligi bu varsa yoksa 3 dakikalik sohbetimizde bile inanilmaz iyimser yaklasimiydi. Onun dunyasi herseyin halloldugu, guzel ve taze kokan, oradan kimsenin memnun olmadan ayrilmadigi ve musterinin ifadesinden nasil oldugunu kesinlikle hisseden, sirketin genel mudurune de hademesine de ayni anac tavriyla yaklasan acayip sicak ve samimi bir dunyaydi. Isimizin yogunlugundan dolayi orada fazla vakit geciremesem de ozellikle aksama dogru hem ofisteki hem bendeki buhranli havayi dagitmak icin hemen Iyimser abladan bir seyler alip, bu sirada 2 dakika sohbet edip-dertleserek hem kendimi hem de diger sefleri (evet biz bir kizilderili kabilesiyiz) motive ettigim cok is gunu oldu. Iyimser ablanin ben gidiyorum dedigimde iyimser ama uzgun halini hala unutamiyorum.
Peki onlarin hayati cok mu iyiydi de boyle davraniyorlardi. Onlar cevrelerinde gelisen kotu olaylardan haberdar degiller miydi? Bu adamlarin dertleri yok muydu? Ya gecim sikintilari? Ben onlarin kendiminden cok daha zor bir hayat yasadiklarini tahmin edebiliyorum. Ama bunlara ragmen, tramvayin soforu ve iyimser abla diplomasiz, sertifikasiz, alayli terapist olmayi tercih ediyorlar . Her gun sosyal bir azize gibi sayisiz insanin yuzunu guldurup onlari iyilestiriyorlar.
Bununla ilgili 2011 yilinda princeton universitesinde cikan bir makale var. Sanal gercekligin kullanildigi bir terapi calismasina dayaniyor. Deneyde, bildigimiz VR gozluklerini ve kulakliklarini psikolojik problemler ceken genelde depresyon hastasi olan insanlara verip, onlara oyun oynatmaya calisiyorlar. Oyun biraz farkli. Oyunda bir odada karsilastiklari ve surekli aglayan bir bebegi mutlu etmeye calisiyorlar. Isin ilginc kismi da burada. Odadaki `sanal aglayan bebegi` sakinlestiren ve teskin eden oyuncunun kendisi de icinde bulundugu depresif `halet-i ruhiye`den kurtuluyor. Ve bunu daha cok hasta da kullanmaya basliyorlar.
Aglayan ya da oylece duran bir bebegin bize bakip, gulumsemesinin bize nasil iyi geldigini, nasil da iyilestirici bir etkisi oldugunu farketmediyseniz hemen denemenizi tavsiye ederim. Ailenizde, cevrenizde mutlaka bir bebek vardir. Onlarin bu mutlulugunu gidin tadin, onlarin bu mutlulugunu paylasin. Bu baktigimiz kotu haberlerden cok daha iyi gelecektir bize.
Duygular inanilmaz bulasici (ingilizcesi olan e-motion, hareket halinde olan, transfer edilebilen ve cevremizde dolasan enerji kavramindan geliyor) , etrafimizdaki bir insani guldurebilmek, onu mutlu etmek dolayisiyla bizi de mutlu ediyor. Birine yardim ederken, kendimize de yardim etmis oluyoruz. Zaten ikinci `neden` sorusunu sordugumuzda bu bencilligin farkina varabiliriz. Neden birisine yardim ediyoruz? Cunku bu kendimizi daha iyi hissettiriyor. Merak etmeyin. Boylesine bir bencillik, bencilligin en zararsiz aksine sanirim en yararli hali.
image
Benim su an hayatimda en zevk aldigim sey, yegenime okudugum ve genellikle ikimizinde sonuna gelmeden uyuyakaldigi masallar. Zaten ayni hikayeyi o kadar cok okuduk ki, hangi sayfada ne oldugunu ezbere biliyor ve duraklarsam tamamliyor. Yine de okuyoruz. Bazi masallar gercekten cok guzel. Anlatmasi bile eglenceli…
image
Ikinci sosyal deneyde (Psikolog Daniel Goleman- Duygusal Zeka), Amerika`da suc orani cok olan getto bolgelerde yapilan cocuklar uzerinde yapilan bir arastirma. Evcil hayvani olan cocuklarin, etraflarinda gelisen silahli saldirilara ve sok edici olaylara karsi mental olarak hala saglikli kalabilmeleri uzerine bir calisma yapiliyor. Evcil bir hayvan besleyen insanlarin, bu olaylara karsi daha sakin kalabildiklerini gorduklerinde, butun cocuklarla ve evcil hayvanlari ile birlikte bolge de grup terapileri yapmaya basliyorlar. Bolgedeki siddeti engelleyemeseler de onun insanlar uzerindeki etkisini karinlarina koyduklari evcil hayvanlari beraber nefes alisverisi yaparak bir nevi meditasyon yolu ile en aza indiriyorlar. Boyle pratiklerle aslinda yapilan noronlarla beynimize iletilen kaotik sinyalleri koordine edecek pratikler gelistirerek, uyumlu ve insicamli sinyalleri beynimize gondermeyi saglamak. Bunun mekanizmasi tamamen farkli bir yazinin konusu.Ama simdiye kadar hic bir evcil hayvaniniz olmadi ise, evcil hayvan besleyen, cevrenizdeki arkadaslarin bunu nasil tarif edilemez bir his oldugunu size soyledilerin de yuzlerindeki ifadeden, seslerinin tonundan bunu anlayabilirsiniz.
Marmaris, Turkey
Baska ilginc bir deneyde, egitimli ve yazinsal egilimi olan bireylerin baskalarinin goruntusunden ve halinden hangi duygusal ve mental durumda olduklarini daha basarili bir sekilde tahmin ettikleri uzerine. Yani bu insanlarda empatinin bir cesidi olan kognitif empati egitim ve farkindalik sayesinde gelisiyor. Bu onemli cunku bu sekilde daha kolay ve dogru bir sekilde karsimizdaki insan hakkinda muhakeme yapip daha cozumcu yaklasabiliyoruz.

Bu arada burayi bitirirken onemli gordugum bir kac noktayi da ifade etmek isterim. Arastirmalara gore politik soylerlerin komplekslik derecesi ile bir liderin tarihsel olarak  savasa yatikinligi arasinda guclu bir korelasyon var. Bu kavram direk olarak `integritive complexity of political speech` diye geciyor. Bunu olcmek icin de konusmalarindaki basit kelimelerin kac kez tekrar ettigini sayiyorlar. Yani dili kapsamli ve kavrayici bir sekilde kullanamayan kisiler, olaylari gercekten konusarak degil savasarak cozmeye temayul ediyorlar. Yani dili yetkin kullanamayan bir insanin dusuncesi ve problem cozme becerisi de yeteri kadar gelisemiyor.Asagidaki gibi:)

image

Gunumuz insanlarindan sahsi ve politik ornekler vermeyecegim ama bu tarihsel ve filolojik arastirma bence inanilmaz guzel.
Bir de george orwell`in 1984unde degisik bir ayrinti vardi. Big brother propagandadaki kelimeleri ve toplum tarafindan kullanilabilecek kelimeleri onceden seciyor ve bazi kelimeleri de otomatik olarak yasakliyordu.
Telkin ve teskin kelimelerinin birbirine bu kadar yakin olmasi sana da ilginc gelmiyor mu?
Belki benim yazarken ve senin de okurken hissettiklerin arasinda buna benzer bir dongu var eminim. Herkes okuduklarinda kendinde birseyler bulunca bir miktar rahatliyor.
Okudugum kitaplardan birinde yazar (Better Angels of Our Nation-Pinker), insanligin yuzyillardan beri giderek daha gelistigini ve hayata dair eskisinden cok daha iyi bir problem cozme yetisine sahip oldugumuzu soyluyor.
Eee tabi bu bariz bir sey diyeceksin ama eskinin hayat sartlari bakimindan simdikinden daha iyi olduguna inanan bir suru `nostaljik` insan var su anda.  Herkes kendi genclik doneminin su andaki donemden cok cok daha iyi oldugunu soyler genelde bakarsak. Bu hatira yanilsamasi baska bir yazinin konusu tamamen. Ben biraz gerceklerden bahsetmek istiyorum.
Pinker yani yazarimiz burada insanligin eskiden oldugundan daha iyi yasadigi ile ilgili bir suru istatistiksel ornek veriyor. Insanlarin ortalama yasinin yaklasik 2 katina cikmasi, salgin hastaliklarin hizla azalmasi, refah seviyesinin, egitim ve okuma-yazma oraninin yukselmesi, kendimize ayirabildigimiz `leisure` zamaninin giderek artmasi, buyuk savaslarin ve onlarda olen insan sayisinin giderek azalmasi ile ilgili bir suru istatistik veiyor.
Hayatin `genel` olarak eskisinden cok daha iyi oldugunu sayfalarca ve sayilarla ispatlayip bizi ikna ettikten sonra da bunun nedenlerine dogru bir yolculuk yapiyor.
Ornegin, tarihte baska bir insan tarafindan oldurulen insan sayisi, irk olarak sayimizin bu kadar artmasina ve kalabaliklasmamiza ragmen oransal olarak gidrek azaliyor.
Bundan cok degil birkac yuzyil once birbirimizi oldurmemek icin `selam` vermek amaciyla tokalasmayi (tokalasmak orijini itibariyle elimde silah yok, elim bos, zararsizim demek) icat eden bir sapiens olarak bir yabanci tarafindan yoldan gecerken durduk yere ya da bir kac sikke icin oldurulmek mumkun iken; simdi kurdugumuz sehirlerde bu ihtimal mukayesen cok cok daha dusuk (sifir degil).
Pinker, sonra da Flynn adindaki bir akademisyenin arastirmalarina isik tutuyor. Yapilan ve birbirine es tutulan IQ testlerinde insanlar zaman icinde gecmisten gunumuze giderek daha fazla puan almaya basliyorlar. Buna ornek olarak da bir yuzyil once ortalama bir insanin IQsu 100 iken su anda ayni testi yaptigimizda bu rakan 130 cikiyor.
Buradan bizim bilim adami Flynn, ortalama insanin IQ seviyesi uzerinde zekice bir cikarima yapiyor. IQ biliyorsun, hic bir seyin bilgisini olcmuyor ve farkli alanlardan olusuyor. Ve cok ilginc bir sekilde aritmetik, bilgi, matematik ve kelime bilgisi alanlarinda simdiki ile yarim yuzyil oncesi ortalama insanin aldiklari puanlar arasinda cok buyuk farklar yok.Sadece gozardi edilebilecek ufak bir yukselme var.
IQ testinin icerigine odaklanip bakildiginda ise ilginc bir sey goze carpiyor. Ozellikle beynin muhakeme yetenegini olcen benzerlikler ve matriksler alt kategorilerinde insanlar tarihsel olarak giderek daha da iyi puanlar aliyorlar. Yani bir kopek ile bir tavsanin benzer ozelligi soruldugunda ikisinin de memeli oldugunu soylemek de dogru bir cevap ancak kopegi tavsani avlamakta kullandigimizi soylemek daha spesifik bir olay orgusunu ve nedensellestirme baglantisini beynimizde kurgulamamiza yapiyor. Dolayisiyla, matriks sorularinda da sayi ya da sekil dizisindeki duzeni `pattern` gorup daha kolay bir sekilde eksik kalan haneyi doldurabiliyoruz. Buna soyut akil yurutme `abstract reasoning` yani  `soyut akil yurutme` deniyor.
Burada Pinker, eskiden- tarim ile ugrasirken makineleri, hayvanlari ve insanlari manipule ederek onlarla ugrasirken simdi ki toplumda ise kelimeleri, sayilari, sembolleri, markalari manipule ederek yasadigimizi ve toplumun cogunlugunun bunlarla daha fazla ugrastigini belirtiyor.
Toplumun bir uretim ve endustri doneminden, cok daha fazla bilginin  ve yukarida bahsettigim `muhakeme yeteneginin` kullanildigi enformasyon capina gecis yaptigini gozumuze istatistiklerle sokuyor.  Dolayisiyla, bizden daha once yasamiz insanlara gore ortalama olarak daha fazla sey bilmekle kalmiyor, daha fazla muhakeme yetenegi ile donatiliyoruz. Yani hepimiz birer bilim adami olmasak bile hepimiz artik birer  bilim gozlugunun cercevesinden (scientific spectacles view) olaylara bakiyoruz. Bu da hayata karsi sadece fiziksel ve biyolojik olarak degil ayni zamanda toplumsal (politika ve ekonomi dahil) ve moral yani etik olarak da (baska insanlara nasil davranmaliyiz muhakemesi) farkindaligimizi arttiriyor.
Iste yazarin olaylari bagladigi yer de tam burasi. Biz sembollerle konusmaya, anlasmaya, kavramaya devam ettikce bu muhakeme yeteneginin artacagini ve toplumun birlikte yasamak icin daha kollektif cozumleri bir sekilde ne yapip edip uretecegini destekliyor.
Buna, gelecek konusunda kotumser olan insanlara ve haberlere karsi (bu bazen hepimiz olabiliyor sanirim)  iyimser degil biraz daha muhakeme destekli `pragmatic optimism` deniyor.
Dusunsene, insanlik olarak bizlere, daha gecen yuzyil kolelik kavrami garip gelmiyordu. Ozgurluk anlayisi bireyde zaten yoktu. Liberallesme oncesi dogru durust birey kavrami bile yoktu. Birey (Individual yani indivisible core) kavrami 18.yy da ortaya atilmis bir kavram. Amerikaya ilk seyahatler sonrasi Afro-amerikanlari oldurmek ve onlara kotu davranmak ayiplanan degil, tesvik edilen bir davranisti, simdi farkiysan ‘zenci’ bile demek yanlis geliyor. Oy hakki yoktu mesela, konusma hakki zaten yoktu. Protesto eden genellikle oldurulur ve  mutlulugun pesinde kosmak ayip bile olabilirdi. Bir kac antik toplum haric, kadinlarin toplumda yeri hic yoktu. Birak oy kullanmayi, nufus sayiminda sayilmiyorlardi bile. Sonra  haremi zenginler normal olmaya basladi. Gucu olanlar otekini uzerinde domine olmaya ve onlarin yasam hakkini elinden almaya alismisti ve bu normaldi.
Bunlar simdi ne kadar mantik disi geliyor. Cunku bunlari sorgulamadan edindik bizler. Yasamin degirmeni, ugrunda dokulen kanlarla bizi bu noktaya getirdi. Simdi ise bu alinan haklar bizim icin ne kadar normal. Bizim su an garip ve arada olarak tartistigimiz seyler veganlar, vejeteryanlar, gay evlilikleri, mezheplerin, sektlerin ve dinlerin birbirlerine hosgoru ile bakmasi ve bazilarinin birlesmesi, hayvan haklari, robot yasalari gibi konular da gelecekte daha iyi muhakeme yetenekleri sayesinde ortak bir sonuca baglanacak sanirim. Ve torunlarimizin torunlari bu konudaki kisitlamalarimizdan ve davranislarimizdan dolayi, belki de-kesinlikle- bize ilkel diyecekler.
Kitabin geri kalan buyuk bir kismi temelde bahsettigim yazinsal ve dizinsel okuma ve artan egitim ile siddete egilim arasindaki negatif korelasyona dikkat cekiyor. Bunula ilgili deneylerden bahsediyor. Mesela toplumun altin kurali diye tabir edilen `sana yapilmasini istemedigin bir seyi baskasina yapma` cikarimini yapabilmek icin kendini baskasinin yerine koyacak empati yetenegine sahip olmak gerekir ki bu daha iyi bir muhakeme kabiliyeti gerektirir. Bana soracak olursan gerekli ama yeterli degil. Empati inanilmaz ama bundan daha komplike bir kavram. Kognitif, duygusal ve sefkatli diye 3 ana temelde inceliyor Coleman empatiyi. Bu baskasi yazinin konusu olabilir.
Soyut akil yurutme, bizi insanlar hakkinda oteki, ve toplumlar hakkinda milliyetci-sinirlar cizici kabile hayatindan yavas yavas cikararak birbirimizle dusunce, mal, hizmet alisverisi yaptigimiz ve beraber yasamaya basladigimiz zamanlara dogru itiyor. En azindan potansiyel dusmanlarimizla savasmak ve birbirimizi oldurmek yerine, potansiyel partnerlerimizle alisveris yapip mutlu mesut yasamayi tercih etmemizi sagliyor. Bu da aslinda oyun teorisine gore, her anlasmada bir tarafin kazanimini diger tarafin kaybedisi olarak goren (zero sum game) zihniyetten beraber bir anlasmaya yaptigimiz ve iki tarafin da kazanc sagladigi (non-zero game) durumuna gecis.
Simdi bize biraz yeni, yabanci ve garip gelen bu konular, gelismis muhakemeye sahip yuksek IQlu torunlarimiza da, bizim gecmis yuzyilda kolelik ve bekaret kemeri takma  konulari gibi cag disi gelecek sanirim.
Bu yazdiklarima ve okuduklarima ne kadar inansam ve inanmak istesem de bi tarafta politik problemler yasayip birlesmeden ayrilan ulkeleri (Brexit), bir tarafta sirf ekonomik kaygilarindan dolayi gercekten okuma ve yazma ve hitabet bakimindan dusuk profile sahip (low integritive complexity of speech), ve secimi suresinde gercekler hakkinda televizyondan milyonlarca insana sayisiz yalan soyleyen,  vizyonsuz bir adami dunyanin en guclu ulkesinin baskani yapmamizi ve eski anlasmalarimizi ve partnerliklerimizi bozmak ugruna idam cezasi gibi artik moral olarak astigimiz etik konulari tekrar tekrar gundeme getirmemizi dusundukce biraz idrak etmekte zorlaniyorum.  Sonucta bahsettigim kitap IQ seviyesi cok yukarda olan ve entellektuel katilleri aciklayamiyor bence. Feynman ve Einstein gibi dehalarin, yuksek IQ lerin moral olarak degisik degisik isler yapmis olmasi da dusuncemi destekliyor sanirim. (Ikisi de zamaninin womanizeri bu arada:))
Egilim ve egitim kelimeleri arasinda bu kadar benzerlik olmasi tesaduf degil sanirim. Neye egilirsek o konuda egitiliyoruz ya da vice versa…
Yani egilimi terorizm olan bir insanin egitimli bir terorist haline gelmesini cok guzel acikliyor.
Neyi ariyorsan O sun demiyor mu Rumi? Aski ariyorsan asik. Zulmu ariyorsan Zalim.
Ben ilerde bir gun bilinclerimizin ortak olarak birbirine transfer edilip,yuklendigi olumsuz ve sorunsuz anroid varliklarin, ya da ortalama 200 yasina kadar yasamaya baslamis torunlarimizin iskeletlerimize ayni bizim kita afrikasinda buldugumuz ilk insan iskeletlerine baktigi gibi bakip bakmayacagini merak ediyorum. Yine onlarin da baska baska problemleri olacagini dusunerek.
Iste belki de bu yuzden cok eskiden seyahatlarde yabancilarla karsilastigimizda onlari direk oldurmek yerine, onlara elimizde silah olmadigini gostermek icin elimizi uzatip tokalasirken, `baris seninle olsun` demeye basladik.
Cunku `selam` aslinda baris seninle olsun demek.
Dolayisiyla herkese `selam` :))
Esenlikle
uee

Kabugun Diger Tarafi

Gozlerimi actigimda havada ucuyordum. Birden yumusak, sicak bir yere inis yaptim. Karsimda koskocaman ve tuylu bir popo vardi. Etrafi cok rahatti. Popo bir sure uzerime cullandi ve beni daha da sicak ve karanlikta tutmaya calisti. Buna kulucka ismini verdiklerini sonradan ogrendim. Eger biraz daha o sicakta dursaydim sanki dayanamayip baska bir seye donusup, artik bunaltidan kabugumu kiracaktim.

Derken, bi el geldi ve hizlica beni aldi. Bunun bir insanin eli oldugunu sonradan ogrenecektim. Digerleri ile birlikte bir 12`lik bir pakete koydu. Paket rahatti, Bu insanlar beni rahat ettiriyorlarsa, icimdeki sariyi almak icindir diye dusundum. Ama artik yalniz degildim. Diger yumurcanlara baktigimda kendimi aynada gormus gibi oluyordum. Beyaz renkte oldugumu ilk defa paketteki diger yumurtalarin rengi sayesinde ogrendim.
Sonra bizi soguk bir yere koydular. Sicakta bozuldugumuzu, hele o kulucka dedikleri cok sicak yerde biraz daha kalirsak, baska bir seye donusup, kabugumuzu kirdigimizi anlamislardi herhalde. Baski boyle bir seydi diye dusundum. Cok maruz kalirsak bizi baska bir seye donustururdu. Bizi tasiyan insanlarin benim nerede rahat edip, nerede edemeyecegimi benden daha iyi bilmeleri, tam boyutuma gore hazirladiklari paketler, sivri ucuma kotu kokularin gelmesine neden oluyordu. Paketteki diger yumurcanlarda da ayni eggspression vardi. Birbirimizle muhabbet etmeye calistik. Ama herkesin hikayesi ve sekli birebir ayni oldugundan sohbet uzun surmedi. Herkes cok endiseliydi, yumurcan dilinde buna Eggxiety diyorlardi. Kimse ne oldugundan emin degil, kimse akibetini bihaberdi.
38005385-Tre-uova-con-facce-spaventate-guardando-una-uova-rotte-situata-vicino-isolato-su-sfondo-bianco-Archivio-Fotografico
Derken, araclara yerlestirildik. Cok buyuk araclarla bizi sehri dolasmaya cikardilar. Ilk once sehri gezerek gittigimiz yerleri tanitan turistik otobuslerden zannettim bindigimiz kamyonu. Halbuki, kamyonun icindeki pis bozulmus protein kokularindan bir seyler dondugunu, icimizden birseylerin kirildigini anlamaliyimdim. Kamyon bir tane supermarketin onunde durdu ve benimle birlikte bir kac 12`lik paketi alip, supermarketteki asiri aydinlik, gosterisli raflara dizdi.
640px-GroceryStoreEggs
Ben ve diger yumurcanlar, ilk once super marketin buyuklugu ve muzigi ile once buyulenmistik. Raflarda baska ciftiklerden gelmis yumurtalarla tanistik. Bazilari gercekten cok buyuktu. Ust raflardakiler XXL ebatlari ile ovunuyor, cesitli dopinglerle bu boya nasil geldiklerini anlatiyorlardi. Bazilari ise normal boyutlarda hatta daha ufak olmalarina ragmen guzelliklerinin bizden daha `organik` oldugunu iddia ediyordu. Bazilari ise ilginc bir sekilde kahverengiydi. Once bazi beyaz yumurtalar, kahverengi olanlarla once konusmak istemedi. Sirf onlarin renkleri farkli diye, onlarin kendilerinden daha degersiz oldugunu soyluyorlardi. Sonra kirildiginizda hepiniz ayni sahanda yumurtasiniz diyerek onlari da birlik olmaya ikna ettik. Cift sarililar, once biraz itirazda bulunsalar da, raflardaki yerini olan genel konsensusu desteklemek zorunda kaldilar.
yumurta1
Bazi yumurtalar, anlattiklari hikayelerde, biraz daha zamanlari olsa, baska bir seye donuseceklerini, gelisip, kendilerinin iceriden kabuklarini kirabileceklerini soylediler. Digerleri ise artik o donemlerin gectigini, olsa olsa, kirilarak artik hayatlarini ziyan ederek son verebileceklerini soylediler. Yumurta dıştan kırılırsa yaşamlari son bulurdu; içerden kırılırsa ise yaşam başlar. İçten başlamayan dönüşümler ölümcüldü. Ne var ki, kimse canini yok yere ziyan etmek istemiyordu. Kutsal kitab-i yumurcan`da belirtildigi uzere -ki her paketin uzerinde buradan alintilar mevcuttu-, yumurtalar arasinda da `intihar` yani kendini yere atarak kirma kesinlikle yasakti. Bu ancak bir baskasi tarafindan yapilirsa kabul edilebilirdi.
images
Kitab-i yumurcan`da, bir yumurtanin diger bir yumurta ile yapacagi duellodan bahsedilmisti. Bu iki yumurcanin kafa kafaya carpismalari sonucu birinin once kirilmasi ile sonuclancagi en onurlu olum sekliydi bir yunurta icin. Ancak yine de yalniz bir olum oldugundan eliptik hayatimdan bu sekilde gocmek istemiyordum.
Ben de bu sirada, bu ise en layik ne sekilde son verebilecegimi dusundum. Yalniz rafadan bir hayat istemiyordum. Ve her gecen gun hayatimin son gunu olabilirdi. Pakette yazana gore raf omrum artik geciyordu. Ayni tavaya kirilmis iki yumurtadan birisi olmak ve diger yumurcanla icice hayatima son vermek benim icin en guzel secenekti. Bu yolculuk butun eggspectation`larimi degistirmisti. Hem yalniz bir ogun olmayacak, hem de canimi saglikli ve leziz bir sofra ugruna feda edecektim. Bu artik benim icin en huzurlu yol haline gelmisti…
Derken guzel giyinimli bir kadin benim de icinde bulundugum paketi alisveris arabasina atti. Arabada, karpuz da oldugundan, kasaya ulasana kadar heyecanli anlar yasadik. Sonrasi ise biraz gurultulu, biraz sarsintiliydi. Galiba bir kac sepetlik hayatimin en zorlu anlarindan birini  o gun gecirdim. Oyle ki paketteki bir duzine arkadasimdan birisinin yolda kabugu kirilmisti. Paketin kosesinde her gun ovalligini korumak gercekten cok zordu.
Sonra bir eve geldik. Genisce bir buzdolabina yerlestirdiler bizi. Buzdolabinin ici karanlik ve kaldigimiz raf cok alcak idi. Burada fazla kalmayacagimizi hissetmistik.
Bu yolculuk sirasinda yanimdaki yumurcanla cok sey paylastik. Il gunden beri yanimdaydi. Kuluckadan alinmamizdan itibaren en iyi gunumde de, en kotu gunumde de yanimda olmustu. Fazla konusmamis ama yasadigimiz olaylarda beraber endiselenmis, beraber korkmus, beraber heyecanlanmistik. Bence o dogru yumurtaydi. Eger ayni tereyagina gireceksek onunla girmek istiyordum. Artik bundan emindim. Umarim o da boyle hissediyordu.

her-gun-2-yumurta

Pakettekilerden digerleri ise surekli kac dakika rafadan olsalar daha lezizi olacaklarini tartisiyor, 5 dk diyenler 10 dk diyenleri icindeki demirlerin erimesiyle ve renklerinin morarmasi ihtimali ile sucliyordu. 5 dakika isteyenler ise digerleri tarafindan `yumusaklik` la suclaniyordu. Yumurtalarin cog, rafadan olacaksa ikisinin arasinda, alt rata gordukleri kayisi gibi bir kivamda hayatlarini sona erdirmek istiyorlardi.
Kapagin acilmasiyla paketten icinden alinmamiz bir oldu. Arik sona dogru geldigimizi hissediyor, tek istedigimin ayni sahanda erimek oldugunu biliyordum.
Guzel bir tereyag kokusunun ardindan, bir anda gozden kaybodu yanimdaki yumurcan. Ben acaba nereye gitti, hayir olamaz diye endiselenirken, uzerime dogru buyuk bir hizla geldigini gordum. Ve o an hayatimda ilk defa o puruzsuz bedeniyle bulustum. O kadar guzeldi ki, guzellikten ikimizde catlayarak tereyaginin uzerine havada suzulerek kendimizi biraktik. Artik butun bedenimiz onunla ic ice, sarilarimiz birbirini goruyordu.
Yavas yavas atesimizde eriyerek, aklarimiz birbirine gecmis sekilde tek bir sahanda olmamizi izledim.
sahanda-yumurta-ipuclari (1)
Bizi bulusturduktan cok kisa sonra uzerimize biraz baharat ektiler. Bu onunla askimizin tuzu-biberi oldu.
Anladim ki biz artik biz hayatimizin sonuna gelmistik,
Birdenbire. bir`den bir`e gittimizi farettik.
Hayatim, hayalimle son buldu benim,
Hayalim, hayatimla son buldu…
Esenlikle
uee

Kosuya ve Hayata Dair

 Bu yazida olayin matematiginden cok mantigindan bahsediyorum…Dolayisiyla isin teknigiyle ilgili daha sonra odaklanilmasi gereken eksiklikler var. Ama sayilar onemli degil bana isin mantigini bi anlat diyosan, al bi de burdan yak derim…
Suraya gaz bir muzik girelim:
1. Antreman dönemleri (Periodization)
 
Endurance—> Strength—-> Flexibility—-> Speed: Dayanım yıllarda, güç aylarda, esneklik haftalarda, hız günlerde kazanılır ve yine aynı şekilde bu sırayla kaybedilir demiş ünlü ya da cok ünsüz biri …. Onun için 30’undan sonra jordan’ın o 11 yaşında evinin arka bahcesinde kendini tersten demire asarak geliştirmeye başladığı psoas kaslarına sahip olamıyoruz ve oyle havalarda uçamıyoruz işte.
Ondan dolayı genellikle orta ve ust sinif programlar; vücudun uzun süreli antremanlara hazırlandığı Strentgh (STR) ve fitness ağırlıklı çalışılan Base dönemi, sonra dayanımın kazanılmaya başlanarak kilometrelerin (hacmin) arttırıldığı Endurance dönemi, Ardindan hızın arttırılarak performansın sınırlarına dokunduğun Peak dönemi ve artık yarış dönemi için bir nevi ektiklerini biçme öncesi sulamayi (terlemeyi) azaltip iyice fidanları yetişmeye bıraktığın Dinlenme dönemi (Tapering) ile devam eder. Genelde sporcu olarak ilk başlangıçta sadece “taper”i öğrendiğimiz içinse bilgimiz vücudumuza ve yaptıklarımıza biraz kısa kalır. En azından benim öyle oldu. Learning by hard & heart…Zor ama kalpten.
2. Haftalık Hacim  
 
a)  %10 Kuralı 
Anatomik olarak insan vücudunda şöyle bir “time-lag” var. Jet-lag nasıl hormonlarda bir ertelemeye, ya da melotonin salgısında bir senkronizasyon bozukluguna neden oluyor? Uzun yolculuk yapanlar, ilk gunler uyuyamayinca bilirler. Bizim kaslarımız da antrenman sırasında deforme oluyor ve hemen sonrasında yeniden yapılanırken (re-form), bağ doku, ligamentler ve tendonlar aynı hızda adapte olup, o hızda değişiklik gösteremiyor. Yani farkli dokularin formasyonu farkli surelerde biyolojik olarak. Ortalamada, insan fizyolojisi kas dokuda 4-5 haftada major modifikasyona gidebilirken (bu kişiden kişiye değişebilen bir şey), bağ doku yaklasik 8 haftada bu değişime ayak uydurabiliyor. Ikisi arasindaki senkronizasyon kaçıyor yani. Bu aradaki fark ise bize pahalıya patlıyor. Adına sakatlık diyoruz genelde.  Aslında bizim bahsettiğimiz genelde maruz kaldipimiz çoğu arızalanmalar, zorlanmalar, sakatlıklar bundan dolayı tendonlarda, bağlarda meydana geliyor. Bunun için buna uygun önlemler alıyoruz.  Bir tanesi önce mesafeyi, sonra hızı aşamalı olarak arttırmak. Hemen gaza gelmemek. İkincisi ise arada bir taper ile senkronu tekrar saglamak. Halay cekerken adımını kacırdıgında bir durur tekrar ilk adımı beklersin ya, aradaki dinlenme dönemi tam olarak buna tekabul ediyor işte.
Ama yine de şunu aklımızın bir tarafına yazmakta ve tadımızı kaçırmadan koşmakta fayda var. Özellikle Base ve Endurance dönemlerinde giderek artacak olan koşu mesafesinde (aslinda hacminde) haftalık kilometrelerimizin %10’un üzerinde artmamasına dikkat edeceğiz.
Zaten doğaya bak, hiç bir ağaç birden büyüyor mu? Birden büyüyen şeyler, ya hormonlu, ya kimyasal, ya hemen sönüyor ve de lezzetli değil. Yağmurdan sonra hemen biten mantar, hemen söner o yüzden. 30-40 yıllını büyümeye harcamış bir çınar ağacı ise inanılmaz bir fırtınada yıkılmadan sadece uğuldar durur. Onun için bizim aradığımız progresif, adım adım, organik bir gelişim. Yavaş yavaş ama adımlarından emin. Gün doğmadan, Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola. Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında, İçinde bir iş görmenin saadeti…
b) 3-4 Haftada bir gelen “Ara Taper“lemeceleri
Genellikle her sporcu eğer kendi fitness seviyesini zorlayacak derecede antrenman yapıyorsa, fitness seviyesine gore 3-4 haftada 1 haftalık kosu hacmini %30 dusurerek kaslarını dinlendirir. Buradaki mantığı yukarıda bahsettim aslında.  Kas dokunun dinlenirken bağ dokunun ona adapte olmasını saglamak. Bu yarışa yakın olan taperdan (Base-endurance-peak-taper) farklı bir dinlenme. Mehter takımının iki ileriye adımından sonra hafif geriye dogru attıgı adıma benziyor. O adım aslında hiç geriye atılmaz bu arada. Hep hafif yana ileri atılır tarihsel olarak. sag-sol kolacan edilir. Bizde o donem vucudumuzu dinleyip ne asamada oldugumuzu anlamaya calisabiliriz. En son hafta ise ikisini bir araya getirerek dinlenebiliriz.
3. Tempo ve Interval Antrenmanları 

 Genel olarak benim okuduğum, bildiğim bu verilere göre düzgünce oluşturulmuş haftada 4 koşuluk bir program ile  fitness seviyeni bir öteye taşımaya rahatlıkla yetiyor. Asıl gelişim(yeniden yapım) zaten  idman sırasında değil, sonrasında dinlenirken meydan geliyor.  Bunun için iş programına göre koşuların zamanlarıyla oynayabilirsin.

Kısaca bu 4 antreman soyle:
             1. Steady state koşusu
Sabit tempoda aynı gün mümkünse genelde strength antremanı ile beraber yapılabilecek orta mesafeli koşular.Vücudu belirli bir tempoya alıştırmak, kas hafızasını belirginleştirmek ve STR ile birlikte dayabımı artırmak için yapılan koşular
              2. Interval koşusu / fartlekcom / tempo koşusu
Kariyovasküler kapasiteyi, hızı arttırmak için yapılan koşular. Yokuş antremnaları hariç genellikle pistte ve yüksek nabızda yapılırlar. Öncesinde ve sonrasında çok ağır antremanı yapılmaması tavsiyedir.
             3.Back to back koşusu
Bir sonraki gün yapılacak long run öncesi biraz vücudu yormak için yapılan kücük kosular. Çok yormaz keyiflidir.
             4. Long run
easy tempoda endurance’ı arttırmak için yapılan haftanın uzun koşuları. Aynı zamanda damarlrın capillarity’sini arttırarak verimli oksijen yakımını arttırdığından VO2maks. da etkisi var. En fazla zaman haarcadıgın, interval ile birlikte en kaliteli antreman.
Bu aşamada senin mevcut tempona göre, bu yukarıdaki antreman tiplerine belirli hız aralıkları ve süreler belirlemek gerekir. Bir de tabii ki buna göre haftalık toplam hacim-mesafeler ortaya çıkacak.
Mevcut kondisyonunu öğrenmek için en iyi 3K-5K-10K sürelerinden birini ya da 1 cooper test dediğimiz 12dk’da katettiğin mesafeni ögrenmen gerek.
Beraber bu yazdıklarına gore bir iskelet program cıkarılabilir.
Asıl program senin hissiyatına gore modifiye edilebilen, canlı programlar. Belki de biraz bundan dolayı bu işi cok iyi bilen insanların bile onları sürekli takip eden antrenorleri var. Antremanların gidişatına, hissiyatına  göre de programları modifiye edebelirsin.
Esasinda her antrenmanin farkli bir amaci var. Daha dogrusu oyle olmali. Evden cikarken nereye gidecegimizi planliyorsak, antrenmana cikarken da o antrenmanin hangi amaca yonelik oldugunu kendimize sormamiz gerekir. Kardiyovaskuler kapasite icin yapilan fartlek, tempo, intervaller mi, yoksa kas ve iskelet dayanimini arttiran steady ya long run kosulari gibi seyler mi o gunku idmanimiz? Dolayisiyla her hedefin disiplinli bir pratigi oldugu gibi, her disiplinli pratiginde kendi icinde bizi hedefe goturecek bir hedefi olmali. Yin-yan bir nevi…
Ne kadar boyle desem de, bana gore bazen sadece hic bir seye bakmadan, hesap kitap tutmadan, o kapidan cikip kosmali…
Interval ve Tempo`lar biraz konforunu kaçırması gereken, tadı biraz acı antrenmanlar:) Ondan dolayı haftada ilk aşamada sadece bir kere yapmak mantikli. Eğer kendini iyi hissedersen maksimum 2 tane yapılabilir. Bu vucudun o zamanki fitness seviyesine bagli. Bu antrenmanların ayrıntılarını-tekniğine girmiyorum. Belki baska zaman paylasirim. Biraz efor gerektiren antremanlar oldugundan tempo antremanlarının oncesine ya da sonrasına (gün olarak) mümkünse koşu konmaması tavsiye edilir. Zaten kardiyo antremanları oldugundan yorgun kaslarla cıkmak ve sonrasında iyi dinlenmeden tekrar koşmak hastalığa, sürantrenman denilen “overtraining”e neden olacaktır. Sonra bana içten ve dıştan hatta antrenman sonrasi girdiğin duştan sürekli sayar-söversin de duymam. Çünkü boğazın şiş ve burnun dolu olur. Sürantrenman genelde hastalığa davettir.
Özellikle tempo antrenmanı öncesi iyi ısınma ve iyi soğuma idmanın güzel geçmesinde rol oynayacaktır.
Ben ısınmaya karsıyım:) basketbol oynarken ısınma diye kosuyorduk, şimdi kosuda ısınmak için başka hareketler yapar olduk. Çok saçma. Hafif tempo başla, al sana ısınma. İnsan bile insana hemen ısınıyor. Senin vucudun mu her gün yaptıgın spora ısınmayacak. Laf işte. Ama sogumaya katılıyorum. Genel kanının aksine soğumanın illaki spordan hemen sonra yapılması diye bir şey olmadığıni biliyoruz. Tabii ki işkembeden böyle düşünmüyorum. Bi yerlerde okumuşumdur kesin. Bazen çok gereksiz şeyleri okuduğum da dogrudur. Dolayisiyla spordan hemen sonra yaamiyorsaniz gidin evde yapin, dus alirken yapin (bu soguk kis gunlerinde mantikli), yatarken yatakta bir iki esneme yapin. Mekan-zaman isteyince bulunuyor, yapin yani…
106
Antrenman ile vucuda yukledigimiz stres aslinda bir su bardagini elimizde tutmak gibi birseydir. Antrenmanin yogunlugu (intensity) su bardaginin agirligi ile iliskilendirilebilir ve antrenmanin suresi, bizim bardagi tutma suremizle. Dolayisiyla, su bardagini hemen yere biraksak kolumuzda bir degisiklik, bir gelisme olmayacak buyuk ihtimalle, daha da guclenmeyecegiz. Ancak cok tutarsak da kolumuza zarar verecek kadar zorlamis olacagiz. Iste antrenmanin kisiyi gelistirdigi bu apex, aslinda bu aradaki zorlandigin ama yorulmayi da (fatique) belli bir derece ile sinirlandirabildigin  `comfortably hard` noktasi.
110
Genellikle cogu kosucuya da en cok faydalı gelen tempo antrenmanı “comfortably hard” diye isimlendirdiğimiz bir tempoda yapılan koşu. Bu tempoyu kosarken zamanla kendin bulacaksın. Bu oyle bir hız ki aslında laktat treshold’unun altındasın, çok tatsız hissetmiyorsun ama bıraksalar kesin daha yavaslarsın. Bu tempoyu bir sekilde koşa koşa bulacağıni dusunuyorum. Teknik bulma yontemleri var ama detaya girmeyecegim. Bulursak, runnig economyye ve VO2maks cok katkısı olacaktır.
En guzel antreman cesitlerinden birisi de progressive running. Yani yavas baslayıp sonlara dogru yavas yavas hızı arttırmak. Yine kademeli, yine sevdiğimiz sekilde.  Hatta en sonda hedefledigin yarıs temposuna kadar cıkmak. Latince `Festina lente`. Yani yavas yavas acele et.  Genelde tempo antremanlarında ve long runlarda uygulanabilir . Bunun hem fiziksel hem zihinsel faydaları var benim gözümde.
Progresssive running ile Güçlü bitirişler seni her zaman bizi daha tatmin olmuş kılacaktır. Bu oyunda da, öylesine geçen bir günde de, sohbette de, sporda da böyle. O yüzden long run’ı bile hafifce hızlanarak bitirsek, steadylerin son kilometresi mümkünse biraz hızlansak, tempo antrenmanlarında da hiç bir düşüş yaşamayacağın tempoyu bulabilsek bize iyi gelecektir. Kime göre? neye göre? sana  göre bana göre. Bizim mükemmelimiz göz hizası….

DCIM101GOPRO

 Muzigim bitti suradan bir tane daha aliyim:

4. Dinlenmeler (Recovery & Tapering)
Yukarıda da biraz söylediğim gibi, antrenman sırasında vücudumuzu belli bir strese maruz bırakıyoruz. Bu stresle kaslar deforme oluyor ve sonrasında beslenme ve antrenman çeşidine göre tekrar form alıyor. Hormonlar (fight or flight hormones) da mutlulugumuz da (running high) sırf bu stresle başa çıkma yüzünden zaten. Ne garip di mi? Stressiz bir hayat, bir eğreltiotunun hayatı mesela, ondan çok mutlu olmasa gerek!?! Stressiz. Ama koala konusunda aynısını düşünmüyorum. Çok özeniyorum bazen. Sarıl kal böyle bütün gün. Okaliptus ye ye kafa da guzel…Neyse konumuza geçiyorum: Bundan dolayı dinlenme, recovery aslında antrenmanın bir parçası. Yani antrenmanı yaptım bitti diye düşünme. Asıl gelişim koşu bittikten sonra dinlenme döneminde özellikle biz uyurken, melotonin salgılanırken, o güzel rüyalarımızı görürken başlıyor. Bundan dolayı dinlenme günlerinde kendini iyi hissediyorsan bile kendini çok yormaman fitlik seviyen için daha iyi. Burada triatletlerin genel bir kuralı var ve bence herşeyi çok güzel özetliyor:
 
“If you want to add more training, get tough day tougher; long run, longer, hardworkout, harder, but rest day, rester….“
Tam dinlenmeden çok ağır antreman yapmanın uzun vadede kaslara çok yıpratıcı ve geri dönülmez hasarlar verdiği durumlarla da karşılaştım. Zamanında yaptıkları overtrainninglerden, sürantremanlardan, bilinçsizlikten dolayı vücudu artık hiç bir kas kütlesi tutmayan, hiç mi hiç düzgün görünmeyen insanlar tanıdım (This is not the case in our case.)
5. Beslenme
Bence bu konuda ben herkesten daha az sey biliyorum ama bir iki ufak tuyo vermekte fayda vart…
Beslenme ve ekzersizin vucut sekline olan etkisi ile ilgili yapilan arastirmalar var. Eskiden beslenme ve egzersiz bizim fitness seviyemizi fifty fifty yani yari yariya etkiliyorlar diye bir gorus vardi. Son zamanlarda yapilan arastirmalar ise aslinda yedigimiz seylerin, vucudumuzun sekillenmesinde ekzersiz ile beraber daha oneminin oldugunu ve bu oranin %70 beslenme-%30 ekzersiz seklinde oldugunu gosteriyor. Burada cinlik yapip ben beslenmeme dikkat ediyim, %70 cepte demeyin sakin. Bunlar hukukta cok soylenen sekliyle `muteselsil sorumlular`. Yani ikisi kolkola gidiyorlar. birbirinden ayirip faydalarini gormek fazla iyimserlik olur.
21
Pratik olarak, antrenmandan hemen sonra ilk 45 dakikada (ki bu fırsat penceresi-opportunity window- diye tanımlanıyor) muz süt, çikolatalı süt, her türlü 50%-%50 karb-protein karışımı depolarını yenilersen daha sonra hem fazla acıkmaz de güne daha kaliteli şekilde devam edebilirsin. Aynı zamanda şanslıyız ki çok sevdiğimiz ve şükürler olsun ki tadına varabildiğimiz yiyecekler muz, cig badem, çiğ kaju ve avokado yağı işe vücudun tekrar yapılanmasında ve yaraların sarılmasında bayağı işe yarıyor.
1 saate kadar olan antrenmanlarda insanlar genellikle bir sey yemeye ihtiyac duyulmuyor. Ancak, 1 saati gecen antrenmanlarda, duzgun toparlanma (recovery) ve cardiac drift dedigimiz artik yorgunluktan kaynaklanan dususu engellemek icin cebe bir seyler atmakta fayda var. Profesyonellere bktigimizda beslenme olayi inanilmaz degisik. Normalde bahsedilen carb loading felan her ne kadar populer gorus olsa da, kahvaltida yumurtalari gomerek ultra-maraton`a cikan bir suru profesyonel var. Dolayisiyla, ben tek bir dogrudan yana degilim bu konuda. Vucudun ve sindirim sistemin neye gore sekillenmisse rutini bozmamakta, farkli seylere cok kaymamakta fayda var. Ama eger beslenmeden sikayetci isen, degiskenleri tek tutarak, sanaa daha iyi gelecek beslenme cesitlerini uygulayabilirsin. Herkes icin dogru olan bir sey var ki yeterli ve dengeli…Biz genellikle yeterli kismini beceriyoruz hatta abartiyoruz ancak protein, karb, yag, mineral, sivi dengesini tutturmak konusunda o kadar basarili degiliz. Dolayisiyla spor yapip da sagliksiz gorunen vucut genellikle dengesiz beslenmenin bir urunu. Beslenme antrenmanlarimiz gibi irade ile kazanilacak bir alisanlik olunca zaten ne zaman raya oturdugunu ne zaman raydan ciktigini hissediyorsun.
Bu arada, ben de doğaldan yana, sakatlansam da hiç ilaç vitamin kullanmayan biriyim ama çok yorgun hissettiğin günlerde bir aspirin dolaşım sistemini hafif hızlandırıp tamiratın hızlanmasında yardımcı olabilir. çocuk aspirini bulursak hem de tadı da güzel, ohhh….Aklında bulunsun sadece.
Yaralara pişiklere sudokrem. Eğer çok yorgun, ağrılı bir yerin varsa Arnica montana. Beslenme dedim kremlerden bahsediyorum. Neyse o da deri yoluyla beslenme sayılır…
 
6. Cross Training (CT)
Long run gününden bir gun once basit, senin kendi istedigin temponda rahat bir kosu ya da fitness, long run icin iyi bir hazırlık olur. Bacakların long run’a çok degil hafif yorgun cıkması biraz istenilen bir durum.
Ozellikle Long Run gunu ve Tempo gunu cok agır Cross training yapmanı tavsiye etmiyoruz. Ya da yapmamanı tavsiye ediyoruz. CT’leri ve yogalari yukarıdaki gibi bos gunlere dagıtacak sekilde kaydırabilirsiniz ya da koşuların ona göre kaydırabilirsiniz. Genel mantığı anladıniz:)
Sonuçta genel olarak haftaya baktığında bu hafta ben programımı %95 yaptım demen önemli.
15873044_1839340452974735_58777617794126145_n
7. Specifity
Running specifity diye bir sey var. Ben de bir yarışa hazırlanırken tanıştım kendisiyle. Yani hazırlanacagın yarıs ne ise ona gore hazırlanıyorsun. Yokuşlu ise yokuş antremanlarını ekliyorsun, deniz seviyesinde ise deniz seviyesine iniyorsun, sıcaksa sıcak saatlerde koşuya çıkıyosun. Böylece her antreman bir prova oluyor ister istemez. Vücudunun maruz kalacağı değişken ve sürpriz sayısını düşürebileceğimiz kadar düşürüyoruz böylece. Bakımdan hedef yarisi düşünerek haftanın bir gününe tempo ya da steady yerine yokus koyabilirsin mesela arasıra. Bu zihinsel olarak da seni hazırlayacaktır.
8. Koşu Formu
 
Kadans, pronasyon, stride, ground contact time, ayakkabı çeşidi vs… Her ne kadar bu konuda herkes bir şeyler söylese de ben burada tek bir doğrunun, basış şeklinin ve tek bir sihirli sayının olduğuna inanmıyorum. Çünkü herkesin vücudu esnekliği, kas ve iskelet sistemi farklı. Bunun örneklerini sergileyen ve hiç koşucu gibi koşmayıp çok güzel dereceler elde eden, sakatlanmadan yaşayan bir sürü insan var zaten. Bu bakımdan bilim bazen sınıfta kalıyor.
Ancak doğru koşu formu diye bir şey var. Vücudunu dik tuttuğun, omuzların geride, göğsün vücudunun ilerisinde ve her adımının hafif dizden kırık şekilde yere bastıgın, göğe dogru uzadıgın koşu şekli bayagı güzel görünen ve koşan adama bakınca aktığını gittiğini hissettiren koşu formu bu. Bu minimum enerji sarfiyatı sağlarken aynı zamanda sakatlık riskini de engelliyor. Form birden mükemmel olacak diye bir şey yok. Vücudun alışkanlıklarını değiştirmek çok zor. Ama en azından ayağını göğsünün tam altında hafif kırık ve daha sık basarak over stride’ı engellersen daha rahat edeceğini göreceksin. Bu dolaylı olarak kadansını da 170’in üzerine çekecektir. Bunu da birden değil, yavas yavas düzeltmek mantıklı. Birden 180’e cıkarmaya calısmayalım yani kadansı eger dusukse. Sen formuna ve adımlarına dikkat et yeter. Vucudun ambale olur yoksa..Ambale ne garip kelime. İlk duydugumda abandone olmuştum. Sonra abandone’yi de ilk kez olduğumu farkedip ambale’ye abandoneyi sordum. Fransızca’dan geçme hikayeler…
9. Sızı, Ağrı, Acı 
Ne kadar istemesek de, biz farkında olmasak da hayatın ve sporun bir kısmında sızı, ağı, acı var. Bunlar birbirinden farklı şeyler ama. Hangisinde yola devam edebileceğini, hangisinde mola verip hangisinde duman gerektiğini sana ben dahil senden başka kimse söyleyemez. Hafif sızılarda aynı antreman tempoma devam ederim ben genelde. Hafif sızı biraz gelişimin göstergesidir çünkü, Ağrı var ise, bir aspirin ile antreman sonrası dinlenmeme ve o bölgeye R.I.C.E. (Rest, Ice; Compression, Elevation)  uygulamaya dikkat ederek iyi olur gibi olurum sanki. Sonra da internete, bilenlere danışıp fizyolojik olarak neler olduğunu anlamaya ve ne yapmama gerektiği öğrenmeye çalışırım. Beraber çalışırız, beraber öğreniriz. Bildiklerimizi paylasmak, bilmediklerimiz sormak, ogrenmek; bu da yolun bir parçası.  Eğer acı var ise hemen o noktada ne yapıyorsam bırakır eve dönerim. Sığınağa döner, agrimla,acimla hoşbeş olurum. Profesyonel destek almayi ve ne sekilde almam gerektigini dusunurum. Sığınakta kimlerin olduğunu biliyosun. Yanında hep olacak olanlar. Bu kötü gibi görünse de mükemmel bir öğrenim süreci olduğunu her zaman kendime hatırlatırım. Normalde saat calisirken kimse icindeki dislilerin nasil calistigina bakmaz. Ama vucudunu, kaslarini, tendonlarini, psikolojinin sinirlarini ancak boyle olumsuz gorunen olaylarda anlayabilirsin. Demek ki fiziksel olarak durmam, zihinsel olarak daha çok büyümem gereken döneme girdiğimi düşünürüm. Ruhumuzu büyütür, çoğaltır, parlatırız…
Bir de ayağındaki gibi yaralanmalar, su toplamaları durumunda onlara bakım yaparken dikkat etmen gereken bir şey o yaraların, koşu formunu, ayağının dogal basışini değiştirip, değiştirmediği.
Eğer değiştirmiyorsa, devam edebilirsin. Eğer değiştiriyorsa, biraz dinlenmen iyi olacaktır.
10. Priority
Last but not the least.
Yoğun bir hayatımız var. Böylesine yoğun bir hayatımız varsa koşmak için en uygun zaman, koşmayı ve programını hiç ertelemediğin her zaman değil mi? Onun için programı mota-mot değil esnek tuttum farkındaysan ama başarı dogru programı hastalık derecesinde iyi uyguluyorum dediğin noktada ve disiplinde gelecektir. Benim de ironman’den öğrendiğim bir alışkanlıktır ki genelde antrenmanların en güzel zamanı işinin, eşinin, arkadaşının, randevunun, görüşmenin, seni bulamadığı bir zamandır. Bu ne zaman?
Bu zaman , o işler daha başlamadan, o insanların ve evrenin senin bşına iş açmak için daha yola çıkmadan uyudukları zaman. Ondan dolayı yaptığı işi ciddiye alan kişiler, genelde herkes uyurken, o işi yapmaya başlamış olurlar. Jordanın gece antrenmanlarını düşün. Bu bence sporda değil, diğer bir çok şey de böyle. .Çok dindar insanların gece ibadetleri vardır mesela. 6. vakit namaz kılarlar. Bir insan olağan dışı saatlerde bir  şeyle ya da bir kişiyle ilgiliyse, uykusuna rağmen gecenin bir yarısında o işle ilgileniyor, o meyili en mükemmel hale getirmeye çalışıp, aklındakileri bütün yorgunluğuna rağmen gönderebiliyor,o mesajına bakabiliyorsa, o şey ve o kişi onun için değerlidir işte… Ertelemez.
Koşuda da böyle. İnsan da böyle işte….
O yüzden
Bir seçim şansın olduğunda,
Aklına bir soru işareti düştüğünde,
Ne hale gelmek ve neyin bir parçası olmak istiyorsan,
Ona atacağın adımı
Sakın ama sakın erteleme.
Biz,
Kozmosun zerreleriyiz ya,
Kaos zaten hep içimizde…
Bizleşik…
Esenlikle
uee


Genler, kokler ve kulturler

Uzun zamandir genlerle ilgili calismalari takip ediyorum.

 Bunlardan bazilari Human Genome, Gilgamis, Epigenetik ve Genografik projeleri…
Bir taraftan da hem ulkedeki gelismeleri takip ediyor, hem de Ibni Haldun`un Mukaddimesini okuyorum.
Burada not almak istedigim bazi ilginc bazi bulgularim oldu. Ama once guzel bir muzik girelim:
Mesela Genetik konusunu ilk inceleyen Aristo. Insanda bir bilginin sakli oldugunu ve bunun sonraki nesillere aktarildigini ilk o soyluyor. Ve bazi bilgilerin gorunmedigini, bazi bilgilerin ise sonraki nesiller boyunca aktarildigini belirtiyor. Sonra Mendel, hepimizin bildigi bezelye deneylerini yapiyor. Benim hosuma giden kisim, mendel gibi butun sinavlardan kalan, gercekten cok vasat, tamamen tanriya inanan,  manastirda yasayan bir kesisin, boyle seyleri dusunmesi ve bu konuda bu kadar sorgulayici olmasi.
Ilginctir Ibni Haldun, Mukaddimesinde, daha baslamadan toplumsal olaylarin sadece, tarihsel olaylarla aciklanamayacagini, bunun yetersiz oldugunu dusunerek `umran` bilimini ortaya atiyor. Olaylari daha derinlemesine, ve birbirleriyle iliski kurarak ele almanin gerekliligine inaniyor. Bu bilim bir kac yuzyil sonra sosyolojinin temelini olusturuyor.
image
Su anda bir insanin tam metin, kuse kagida, kapakli, ciltli gen haritasini cikarabiliyoruz. Tam 262 000 sayfa. Yani neredeyse 66 ciltlik bir meydan Larousse serisi. Ilkinin yapilmasi tam 3 milyar dolara mal olmus. Simdi ise bir kac bin dolara en azindan aktif genlerinizin haritasina sahip olabiliyorsunuz. Bir kac yuz dolar daha verirseniz, alt setler de sizin olabilir. Bu teknoloji su anda ticari olarak mevcut ise de kullanilabilirligi kisitli. Neden? Cunku okumasini daha tam bilmiyoruz. Şu anda en yaygın kullanımı atalarımızın hangi coğrafyaya ait olduğunu anlamaktan ibaret. Soy ağacında genetik olarak hangi insanlarla ilişkili olduğumuzu kolaylıkla bu yolla öğrenebiliyoruz. Bu kulağa hoş gelse de bilimsel açıdan genlerle öğrenelebilecekler arasında en sığ ve en basit çıkarım. Ancak yolun daha çok başındayız.
Bu kitap tamami ile 4 harften olusuyor. 4 Temel Baz. A-C-T-G…Bu dort harfin farkli sekilde dizilmesi bizim biyolojik olarak kalitsal mirasimizi, hastaliklarimizi, yeteneklerimizi, gozumuzun renginden, boyumuza ne civarda olacagina kadar; hatta cogu aliskanligimiza kadar hayattaki ihtimallerimizi belirliyor. Ve 50 senedir uzerinde calisilan bu kitabi dah yeni elimize gecti. Yani %80 oraninda sari sacli olacagimizdan tutun, %20 oraninda 30 yaslarda kalitsal bir hastalikla karsilasma ihtimalimiz bu kitapta yaziyor. En azindan biz yazdigini umuyoruz.
Neden umuyoruz diyorum cunku bu kitabi okumayi daha yeni ogreniyoruz. Simdiye kadar bildigimiz su: Bu baz ciftleri bir araya gelip anlamli kelimeleri yani genleri olusturuyor. Ve genlerde belli biyolojik ve fizyolojik fonksiyonlari yerine getiriyor. Temsil de ediyor. Genel kural olarak, bir gen grubunun birden fazla islevi olabilir, ya da bir islev birden fazla gen grubuna da dahil olabilir. Mesela boyumuzla ilgili 7-8 tane gen tesbit edilmis. Burnumuzun seklini 4 adet gen belirliyor.
Dedigim gibi su anda okumasini yeni yeni ogrenmeye basladigimiz bu kitabi, bir taraftan da degistirme calismalari var. Peki bu mumkun mu? Mumkun ise hangi yollarla bunu yapabiliriz bunun calismalarini yapiyoruz. CRISPR bunlardan bir tanesi. Bir cift makas gibi geni sarmalindan koparip, basitce yerine istedigimiz bir gen zinciri koymaya yariyor. Genler gecirdikleri mutasyonlarla surekli birbirini degistiren seyler. Bir taraftan ne olduklarini ogrenmeye, bir taraftan onlari degistirmeye calisirken; diger taraftan da bunu nasil yaptiklarini anlamaya calisiyoruz. Bu etik olarak cok tartisilan bir konu. Bunu yaparken hem ne yapmamiz gerektigine dair yeni kurallar koyan (prescriptive), hem de ne olabilecegine dair tahmin eden (predictive) taraf olarak pek emin adimlarla olmasa da ilerliyoruz.
image
Bir taraftan nasil yaratildigimizi anlamaya calisip, yazilmis kitabi, anladigimiz bir dilde okumaya calisirken, bir taraftan da onu degistirip resmen Tanri rolune soyunuyoruz. Ozellikle gogus kanseri gibi, hungtington gibi, sistik fibriosis gibi kalitimsal hastaliklarin olma ihtimalini bu mudahelerle dusurecegimizden emin gibiyiz.
Ben hep kendime su soruyu sorarim eskiden beri; Genlerimiz, DNA`mizda yazanlar, kalitimsal mirasimiz hayatimizda bizi ne kadar etkiliyor? Bu kitap, hayatta cizecegimiz yolu gosteren bir kullanim kilavuzu mu? Yoksa, icinde sadece malzemelerin yer aldigi ama yemegi nasil pisirecegimiz hakkinda bize bir bilgi ya da yaptirimda bulunmayan bir yemek kitabi mi?
Ben her zaman ikinci tarafta oldum. Bu konuda Noah Sapiens kitabinda aslinda kafamdakileri cok guzel ozetlemis:
Genler, aslinda oyun alaninin sanki fiziksel ozelliklerini, boyutunu, sahada kac tane kale oldugunu, yani sinirlarini ciziyor, Biz ise herseyin genlerden geldigini kabul ederek, aslinda maci ve oyunun nasil gittigini degil, surekli stadyumun ozelliklerini bize anlatan ama oyun hakkinda hic bir sey soylemeyen bir spikere donusuyoruz. Dolayisi ile genler, potansiyel sinirlarimizi cizerken, bize oyunu anlatan bir spikere ihtiyacimiz var: Toplumun genleri
Nitekim tarihte boyle yanlislar defalarca yapildi. Nazi Almanyasi, KuKluxKlanlar, Slavirk saflastirma calistirmalari…Birkac geni farkli oldugu icin kendini diger irklardan daha ustun sayan uceniksler, ya da birkac geni farkli oldugu icin toplumdan uzaklastirilan disceniksler tarih sayfalarini yeterince kan kirmizisina boyadilar.
Oysa ki su an elimizdeki veriler, bizim gecmiste konuyu ne kadar yanlis anladigimizi gosteriyor. Gen haritamiza baktigimizda, yukarida bahsettigim 262 000 sayfalik kitabin sadece 500 sayfasi `bana` dair. Diger bir deyisle toplam 3 milyar A-T-C-G dizisinin sadece yaklasik 5 milyonu beni ben, seni sen yapan genlerden olusuyor. Yani basit bir matematik hesabiyla, Afro-amerikanindan, Nazi Almanina, Iskandivanindan Turkune, Hristiyanindan Alevisine, Kurdunden, Japonuna, budistinden, hipsterina aramizdaki fark genetik olarak sadece yuzde 0.16 civarinda. Yani geri kalan yuzde 99,84`umuz ise genetik olarak tamamen ortak ve ayni insana dair.
Peki bu kadar benzer iken, neden bu kadar farkliyiz? Neden bu kadar farkli hissediyoruz? Neden bazilarina digerleri diyoruz? Neden biz kavrami %99,84 benzerligini paylastigimiz butun insanligi kapsamiyor.
Bunu anlamak icin insanin genetik koduna ve evrimine baktigimiz gibi toplumun da genetik koduna ve nasil evrildigine bakmamiz gerektigini dusunuyorum. Ilginc bir sekilde bizim biyoloji ve genetik alaninda dagarcigimiz genisledikce, sanilanin aksine toplumu ve onu etkileyen seyleri sadece bu aletlerle aciklama ihtimalimiz azaliyor. Insanin biyolojik genlerine dogru kesfimiz ve bu asiri ortakliklari gormemiz, farki yaratan oyunun sahada nasil oynandigini anlatmamizi, toplumun genlerine dogru yazdiklarimizi daha da onemli hale getiriyor.
Dahasi genlerimizin cevremize soyleyecekleri kadar, cevremizin de genetik kodumuza ekleyecekleri olabildigini goruyoruz…
Lafi uzatmadan toplumun genleri ile insanin genleri arasindaki ilginc gelen seyleri siralamak istiyorum:
Su anda en basit bilimsel aciklamasi ile gen bizim, bolunemez en basit islevi yerine getiren, anlamli yapitaslarina verdigimiz ad. Toplumda bunun karsiligi degerlerimiz. Bu geleneklerimizi, goreneklerimizi, inanislarimizi, bayramlarimizi, festivallerimizi, vatanimizi, insana bakis acimizi, hayata bakis acimizi, rutinlerimizi, rituellerimizi kapsiyor. Bu genler ,yani degerler, biraraya gelerek toplumun genomunu yani Kulturunu olusturuyorlar.
Kultur, ayni insanin genetik yapisi gibi, bir anda ortaya cikmayan, binlerce yillik degisimin, donusumun bir sonucu olan ve halen modifikasyon ya da mutasyon gecirebilen bir yapi. Dolayisiyla, kultur dedigimiz zaman hem kokleri derinlerde olan hem de cesitli durumlarda ve sekillerde degisebilen bir olgudan soz ediyoruz.
Insan genlerinde su anda disaridan iki sekilde degisiklik yapmak mumkun. Bir tanesi fetus evresinde, birey daha dogmadan yapilan bir degisiklik. Bu diger jenerasyonlara otomatik olarak geciyor. Bir tanesi de birey olarak tek tek, kan hucresini degistirerek yapilabilecek bir degisim. Burada ise yapilan degisiklik kalici olmayip diger jenerasyonlara gecmiyor. Toplumun fetus evresi ise ilk olusma asamasi ve ozellikleri toplumu olusturan bireylerin ilk degerlerinin dogum evresi olan egitim. Dolayisiyla, kahvehane tartismalarininda, meclis konusmalarininda, akademik toplantilarinda her seyin basi egitim diye sonuclanmasi bu yuzden. Egitim de meydana gelen degisikler, degerleri degistirebiliyor. Ve bunlar, ayni biyolojik degisimler gibi kalici hale geliyor. Diger degisimleri, biraz kisinin kendi iradesi ya da cevresel baskiyla farkli bir ortama girmesi olarak yorumluyorum. Bu kiside bir degisiklik meydana getirebilir ama nesilden nesile aktarilmasi cok zor ya da ancak surekli tekrarlanan bir egitim faaliyeti ile olur.
Ilginc bir nokta da, kalitim tabanli hastaliklarin genetik kodlari uzerine: Mesela gogus kanseri riskini arttiran genetik kod, farkli yerlerde iki defa bulunursa o kisinin gogus kanseri olma riski %80 oraninda artiyor. Ancak, bu kod tekrar edilmezse, yani sadece bir defa bulunursa,-ki genelde saglikli insanda boyle- bildigimiz kadariyla boyle bir hastalik riski tasimiyor. Hatta ve hatta, eski ve kalitimsal olan bir hastaligin domine edilmesini sagliyor. Yani hastalik yapan genin belirli bir yerde, belirli bir sayida bulunmasi; baska bir hastaligin tedavisi yapisal bir tedavisi oluyor. Bu mukemmel bir bulus.
Metaforumuza donersek, toplumdaki degerlerin, olmasi gerekenden farkli yerlerde tekrar tekrar ortaya cikmalari, bizde de toplumsal bazi hastaliklara yol aciyor. Aslinda bunlarin hepsi `kendi icinde` onemli degerler. Saygi duyulmasi gereken kavramlar. Turkluk, Muslumanlik, Yahudilik. Ermenilik, Kurtluk,Ateistlik, Alevilik, Sunnilik, Siilik, Milliyetcilik, Liberallik…. Hepsi kendi icinde belli degerleri barindiran, hepimizin bazilarini kabul edip, bazilarini benimsemedigi toplumsal kodlar. Bu kodlarin olmamasi gereken yerlerde tekrar tekrar onumuze sunulmasi asil hastaligimiza neden olan. Bu kodlarin herhangi birinin; insani degerlerde, temel haklarda, egitimde, saglikta, guvenlikte, hizmette one cikmasi ya da arka plana atilmasi ayni gogus kanseri riskini tasiyan gen ciftinin genetik yapimizda tekrar edilmesi gibi, toplumsal hastalik ihtimalimizi arttiriyor. Surekli tekrarlanan, artik duymaktan biktigimiz, Turk, Kurt, Alevi kavgalari, Mezhep catismalari, Milliyetcilik satasmalari bunun bir gostergesi.
Esasinda, toplumsal olarak da insanda oldugu gibi %99.84`umuzun ayni oldugunu dusunmek, aslinda temel ihtiyaclarimizin nasil da ayni oldugunu gormek hic de zor degil. Barinma, guvenlik, yemek, sosyal birliktelik, kendini gerceklestirme… Bunlarin cesitleri farkli olsa da basliklar ayni…Hatta bizim hala burada da topluma dair sikintilarimiz var. Evsizlerimiz, aclarimiz, okula gidemeyenlerimiz var. Bunlar hala sifirlayamadigimiz kalitsal ve toplumsal hastaliklar.
Processed with Snapseed.

Processed with Snapseed.

Biz bunlarla ugrasmak yerine, toplumsal olarak bizi digerlerinden birazcik farkli kilan %0.16`lik degerleri yuceltiyoruz. Bunlari %99,84 luk dilimden daha ustte gorerek, zamanimizi ve tarih sayfalarini birbirimizle catisarak dolduruyoruz. Cunku %99`luk ortak bir insan paydasina bulusamiyoruz. Degerler catistikca gecirdigimiz mutasyonlar, kesin birilerinin ve bazi degerlerin yara almasina neden oluyor.
Genlerin degisimi Darwinian teoriye gore iki sekilde gerceklestiriliyor: Dogal secilim ve Cinsel secilim. Dogal secilim, cevrenin stresine gore organizmanin uyumlu bireylerinin hayatta kalmasini sagliyor. Kulturlerde de, buna paralel sekilde, o toplumun ve cevrenin baskisi icinde, o toplumda yasayabilen, yasamasi tesvik edilen degerler ve bireyler hayatta kaliyor. O deger ya da o birey; o kulture uyum sagliyorsa entegrasyonda problem cikmiyor.
Bunun en bariz ornegi; su anda butun Dunyanin uzerinde genel olarak anlastigi tek kultur olan kapitalizm.. Kapitalizme aykiri, onun matematigine aykiri olusumlar varliklarini yavas yavas yitirirken, ona uyum saglayan degerler, bu kulturun icinde yasamaya devam ediyor. Kapitalizme alternatif olarak cikmaya calisan bazi olusumlarda, sistemin icine alinarak, ayni sistemin icinde bir disliyi temsil etmesi saglaniyor. (Non-profit organizations, charities etc.) Bilim-teknoloji ve ozgurlukler ile kapitalizm altin cagini yasiyor. Cunku insanlik olarak hepimizin inandigi ortak bir tanri, ortak bir peygamber, ortak bir ideoloji olmasa da, hepimizin ortak olarak inandigi belki de tek arac var: Para.
Cinsel secilim ise, bir turun varligini devam ettirebilmesi icin, esini bastan cikararak uremesine bagli bir kavram. Hayatta kalmaya bagli degil. Dolayisiyla, kendi degerlerimizi, diger insanlara empoze etme calismasi, muslumanlarin irsad ve teblig adi altinda, hristiyanlarin misyoner faliyetler adi altinda yaptiklari,  aslinda ureyerek varligini devam ettirme cabasindan baska bir sey degil. Cinsel secilim anlatilirken genelde tavus kusu ornegi verilir. Tavus kusu, esi tarafindan secilmek ugruna kendi gosterisine agirlik veren, hayvanlar aleminde de cok fiyakali bir tur. Ancak tavus kusu, bu cekiciligi saglamak icin, ucmak gibi bazi fonksyonlarindan vazgeciyor. Yani degerler de genislemek istiyor, yayilmak istiyor, genler gibi kendini kopyalamak istiyor. Bunun icin bazilari kendi fonksiyonlarini yitirecek sekilde bir degisime bile giriyorlar. Farkli olarak bunu yaparken bizim gibi sadece sevismiyorlar, savasiyorlar da…Bazen de diger degerlere tecavuz ediyorlar.

Darwine gore eger herhangi hayvanın dişi ve erkeği ortak genel alışkanlıklara sahipse yani ancak yapı, renk veya desenleri açısından farklılıklar gösteriyorsa, bu tip farklılıklara genel anlamda cinsel seçilim neden olmuş olur. Bu kavram bence dinleri, dinlerin icerisinde de mezheplerin ortaya cikisini cok guzel acikliyor.

Cevresel stres, Darwine gore bir turun adaptasyonunu sekillendirerek, onda buyuk ve kalitimsal degisiklere yol acabilir. Bizim de toplumumuzun icinde bulundugu calkantili durum, komsularimizin kendine yetemeyen hengameli durumu, yasanilan darbeler, girisimler, gecirdigimiz savaslar, genlerimizi ve degerlerimizi geri donulmez sekilde degistiriyor. Bu su anda bizim en cok maruz kaldigimiz tehlike. Toplum olarak genlerimiz degisiyor. Ve ayni gen degisimi gibi, bundan yeni hastaliklar, yeni mutasyonlar, beklenmedik yeni calkantilar ortaya cikiyor. Oyle ki birisine senin degerlerin nedir diye sorsak, bunun cevabini veremeyecek bir calkantinin icindeyiz.

image

Tam da burada Darwin`den bahsetmisken Lamarck`tan bahsetmemek olmaz. Lamarck’a gore, cevresel sartlar, bireylere bir takim ozellikler kazandirirken, bunlar turun diger bireylerine de aktarilabilir. Bunun icin o ozelliklerin, tekrar tekrar kullanilir olmasi ya da bireyde sok etkisi yaratacak kadar buyuk bir degisiklik olmasi gerekir. Bu her ne kadar biyolojide simdiye kadar fazla kabul edilmese de, son zamanlarda yapilan epigenetik arastirmalarin bir kismi ve noroplastisite calismalaeri bunun bir derece dogru oldugunu gosteriyor. Dolayisiyla, surekli yaptigimiz davranislarimiz genlerimize, surekli pratik yapip tekrarlardigimiz degerlerimiz kulturumuze isliyor. Ayni sekilde pratikerini yapmagimiz davranislar, rutinler, ritueller de giderek kayboluyor(Use it or lose it).  Belki bu yuzden bayramlarimizi var, bunun icin hepimiz 10 kasim da saat 9u 5 gece saygi durusuna geciyoruz. Lamarck bizim insan olarak bu kadar hizli evrilmemizi, bu davranislari birbirimizden ogrenerek, imite ederek, kopyalarak ogrenmemize bagliyor. Ve eger kopyalamasaydik. Darwinian yontemlerle bu kadar hizli degisim geciremezdik diye ekliyor. Dolayisiyla, kulturlerde de, tesvik edilen degerler, cevresel sartlara uyumlu olan kavramlar, bireylerin birbirlerini de kopya etmesi ile yayilip. gelecege aktariliyor. Kapitalist sisteme uyum saglayan liberal ve ozgurlukcu anlayis, anglo-sakson ve yahudi calisma prensipleri ya da soguk ulkelerdeki iklim kosulllarina uyum saglamak icin gelistirdikleri kollektif bilincin gunumuz ekonomik sisteminde cok basarili olup, diger toplumlar tarafindan bu degerlerin kopya edilmesi buna ornek olarak gosterilebilir (Fake it till you make it).
image
Biraz bahsettim. Ben toplum olarak, bizim su anki problemlerimizi temelde bu deger cakismalarina bagliyorum. Buyutuldugumuz, yetistirildigimiz degerlerle, su an toplumda tesvik edilen, el ustunde tutulan, yonetilmek istenen degerler birbirlerinden hem farkli, hem de bazilari birbirleri ile cakisiyor. Biz Ataturk ile buyuduk. Bize gore bu toplumun en sabit degerlerinden birisi, Cumhuriyet ve onun kurdugu ilkelerdi. Sonra birileri geldi, bir seyler oldu, bu degeri hem okullarda, hem de normal yasanti da yerinden oynatmaya calistilar. Bayramlari iptal ettiler, isimleri agzina almadilar, yaptiklarini kotulediler. Toplum olarak en ustte koydugumuz degerlerden birini rafindan indirmeye calistilar. Biz sari zeybek izleyerek buyuduk. Sari Zeybek belgeselini yapan adami vatan haini ilan ettiler. Isin dogrusunu ya da yanlisini polemige girerek tartismaya acmiyorum. Genlerimiz ve degerlerimiz degisti, bu kulturumuzde hastalik ihtimalini arttirdi.
Sonra buyurken yanimda, apartmanda Alevi, Kurt, Yahudi bir suru arkadasim vardi. Yillarca beraber oynadim. Hala en yakin arkadaslarim. Ben onlarin evine gittigimde evdeki bir kac tablodan ya da esyadan onlarin Alevi, Kurt, Yahudi olduklarini farketmistim. Bizim icin bunun hayatimiz boyunca bir farki hic olmadi. Ancak biz simdi olmamasi gereken yerlerde bu degerleri o kadar cok tekrarladik ki, sanki sunnilik, alevilik, ya da herhangi bir dine inanmak; bizim asil ve daha ust raflarda yer alan insan olma, beraber yasama, kollektif bilinc degerlerinin onune gecti. Genlerimiz yin
e yer degistirdi. Toplumun hastalik ihtimali artti.
Sonra kucukken bize cok calis basarili olursun dediler. Kucuklukten beri iyi calistim. Hep iyi yerlerde okudum. Cok calisirsam karsiligini alacagima inandim. Sistemin bunu tesvik etmesi gerekiyordu, cunku beni bu sekilde yetistirmisti. Fenliseleri, universiteler, en iyi okullar, birincilikler…Sonra calismaya baslayinca cevremde gecerli akcenin o kadar da calismak olmadigin gordum. Aslinda calismadan cok, ne kadar genis bir cevrenin oldugunun, dogru adamlari tanimanin. lobilicilik yaparak istedikleri yerlere ulasmanin gecerli akce oldugunu gorunce degerler bir daha cakisti. Artik, calisarak alin teri ile ailesinin gecindiren bir kisinin karsi komsusu, calismadan siyasi olarak birilerini tanidigi icin bir yerlere getirilen ve bir suru paralar kazanan insanlar oldu. Sonra onlar komsu bile olmadilar zaten.
Babadan zenginligi olanlar, bizim binbir mesakkatle yillarca planladigimiz seyleri, aninda gozumuzun onunde yapar oldular. Sevdigimiz esyalari, sevdigimiz maceralari hatta sevdigimiz kisileri bile bizden aldilar. Biz de ise calismak guzeldi. Bir isin varsa iyiydi. Iyi bir isin varsa cok iyiydi. Ben bunlari dusundukce degerlerim ayni genlerim gibi degisti: Bok iyiydi…
Sonra biz asker millettik. Hepimiz askere giderdik. Bu, toplumun cocuklari olarak gururlandigimiz bir seydi. Ne olursa olsun, asker var sonucta, bir sey olmaz derdik. Once generaller hapisanelere alindi, sonra onlari hapiseneye atanlar hapise atildi, sonra askerin bir kismi, kendi ulkesinde insanlara ates acti. Hakli ya da haksiz, dayak yiyen, oldurulen, askerleri gorduk. Degerler yine cevresel sartlarla mutasyona ugradi.
Ben hicbir zaman kendimi Ortadogu`lu gibi hissetmedim. Cunku Ortadogu`daki gibi yetistirilmedim. Batili tarzda egitim veren okullara gidip, bilim-fen ogrendik. Yasama sekli itibariyle de sekuler yasamimizin Avrupa`daki arkadaslardan bir fark yoktu. Farklar cok mimariydi. Bizim camilerimiz ve ezanimiz, onlarin canlari ve kiliseleri gibi. Ama ayni sofrada, ayni muhabbeti yapiyorduk. Muslumandik ama bunun okullarda propagandasini hic yapmadik. Biz mezun olduk, fen liseleri bile imam hatip oldu. Inanislar, ve mezhepler egitim seviyesinin onune gecmeye basladi. Celiskiler yasadik.
Kulturun genoma benzeyen bir ozelligi de ayni 262000 sayfadaki yazilar gibi, degerlerde de hic bos sayfanin olmamasi. Toplumun da bos sayfasi yok. Toplum degisen degerlerinin yerine hastalikli da olsa, celisik de olsa, tekrar da olsa, ise yaramaz da olsa hemen baska degerler koyuyor.
Ustune ustluk Ayni Lamarckian evrimi gibi toplumun evrimi de nereye bakarsa, nereye dogru yonelirse o sekilde gerceklesiyor. Dolayisiyla, kultur olarak kendimizi nereye cevirirsek, kiminle yemege gider, hangi ulkeyle alisveris yapmaya karar verirsek, biz birbirimizden etkileniyoruz. Tam aksi tarafa dogru yon degisince de catisma yaziyoruz.
O yuzden bilim insanin yuceltilmedigi yerde islam alimi; calismanin ve liyakatin tesvik edilmedigi yerde nepotizm; Turkiye degerinin ust siralarda olmadigi yerlerde mezhepcilik, Turkluk, Ermenilik, Kurtluk; Askerin ve Ataturkun eski degerini gormedigi yerde neo-osmanlicik turemeye basliyor.
Bunlarin cogu da ayni genlere disardan mudahele etmek gibi tehlikeli, toplumun yapisini bozacak seyler. Nasil genlerle oynayarak daha iyi bir insan turu ortaya cikarmak su an icin cok mumkun degilse de, toplumun genleri ile bu sekilde yapay yollardan oynayarak daha iyi bir ulke olacagimizi zannetmiyorum.
image
Lakin sunu da belirtmek gerek, eger biz, sadece bu degerlerde buyutulmeyip, sonrasinda boylesine buyuk bir degisim yasamasaydik bundan hic sikayetci olmayabilirdik.Bize demokrasinin, liberalizmin ve Cumhuriyetin iyi seyler oldugu, mevcut sistemlerin arasinda en iyisi oldugu ogretildi. Nedenleri aciklandi. Onun icin teokratik bir yonetime karsi ciktik. Saltanati o kadar sevmedik. Iste ayni degerlerle buyumemis, ve simdiki deger sisteminin icinden yetismis bireyler buna bu yuzden cok kolay adapte oluyorlar. Biat edebiliyorlar. . Ve hayatlari da bir o kadar huzurlu. Hem de insanlarin oluyor olmasina ragmen. Biz ise biat kulturunden gelmedik. Kendi sevdiklerimizi bile argumanlarindan dolayi elestiren sistemin urunuyduk. Bu celiski, toplumun hastalik ihtimalini giderek arttirdi.
Eskiden bir sehit haberi oldugunda, en azindan insanlar ortak tepki gosterirdiler. Simdi sehit tepkisi bile kutuplasmis durumda. Tepkilerin renkleri, partileri, mezhepleri var. Dahasi eskiden kutsal olarak kabul ettigimiz bazi degerlerin, insanlar kutsal olmadigini dusunmeye basladi. Insanlarin agizlarindan cikmamasi gereken sozler, ayrimci soylemler, ayni gogus kanserinin genleri agizlardan cikiyor. Bu hastalik ihtimalini arttiriyor.
Ortak dusman bizi birbirimize kenetlerdi. Ayni yabanci maddelere karsi protein kilifin katilimsal veriyi koruyup bir arada tutmasi gibi. Ona karsi kollektif bir bilinc olustururduk. Bu dusman, yillarca Yunanistan oldu mesela. Kardak kriziydi. Simdi, bakiyorum da ne kadar da saf ve temiz bir dusmanlikmis. Simdi kimin ne oldugunu, dusmanin kendi icimizde mi yoksa cevremizde mi oldugunu ayiramaz olduk. O kadar dezenformasyon, o kadar carpitilmis haber var ki neye, kime guvenecegimizi, dostumuzu, dusmanimizi karistirdik. Bu mutasyon ihtimalimizi arttirdi.
Nitekim, genleri surekli degisen ve degistirilmeye calisilan insan nasil garip ve daha once gorulmeyen hastaliklar gosterip, hatta insanliktan cikarsa, biz de kultur olarak, bu ortak degerler kavramindan cok uzaklastik. Uzaklastikca da yeni deger catismalarinin hastaliklari ile ugrasiyoruz. Uzaklastikca bazi ortak degerler yerine, kucuk cevremizin alt raflarda olmasi gereken degerlerini koyup catismalara yol aciyoruz.
Insani degerlerin bulundugu genleri, hukuk sistemine olan guvenin yerine kendi mezhebimizin, kendi savasimizin genlerini koyup insanlari bile oldurebiliyoruz.
Darwin`e gore bu derece hastalanmis bir toplum, kendi varligini, ortam sartlarina uyum saglayamadigi ve/veya yeterince ureyemedigi surece devam ettiremez. Dolayisiyla ya ortamini degistirip artik bir ortadogu ulkesi cevresi icinde, cehresini degistirecek ya da tekrar yapisal bir sekilde adapte olup gerekli degisiklikleri yapacak. Belki varliginin devami icin, onu sececek ve isbirligi yapacak Arap, Katar, Rus degerlerine daha da yakinlasacak. Dolayisiyla toplumun k sabitinden r sabitine gecerek devlet politikasi olarak en az 3 cocuk istenmesinin nedeni belki de budur. Boyle olursa, niceliksel buyume, niteliksel buyumenin onune gececek. Lamark`a gore ise; hizli bir sekilde buldugu en iyi ornekleri, davranislari, ortak degerleri alip bunlar uzerinde anlasip, bunu nesilden nesile, 7 den 70e kopyalayacak.
Su unutulmamasi gerekir ki, genler kimyasal olarak bizim varligimiz icin gerekli olan butun bilgileri iceriyor. Genlerimiz ile bu bilgileri birbirimize aktariyor, hastaliklari tamir ediyor, ufak degisikler ile bizi biz yapan ozellikleri belirliyoruz. Toplum olarak benimsedigimiz degelerler icin de aynisini soyleyebiliriz.
Ayni genler, cok ufak bir hata ile yanlis dizilirse oldurucu kalitimsal hastaliklara neden olabildigi gibi, insanligin ortak degerleri altinda birlesmek, Turkiye ortak catisi altinda yasamak, Hukukun guvencesi, Cumhuriyet ilkeleri gibi degerlerin en ustlerde yer almamasi, bizi toplumsal hastaliklara dogru surukluyor.
Nihayetinde ayni genler gibi, toplum olarak da hangi gruba, dine, mezhebe, tanriya, irka, gecmise inanirsak inanalim, hepimiz, %99,86 oraninda ayniyiz. Temel insani ihtiyaclarimiz, toplumsal ihtiyaclarimiz ayni. Bu cati altinda birlesirsek, bu cati altinda kimligimizi kaybetmeden de yasariz. Eger, bizi farkli kiran %0,14 kismi ortak degerlerin onune koyarsak, ayni cati altinda bir daha hic bir zaman yasayamayiz. .
Genetik kodumuz ile toplumsal kodlarimiz iste bu kadar birbirine yakin.
Umarim, gecmiste genlerde yaptimiz hatalari simdi degerlerimizle oynamak suretiyle yapip. ust-irk gibi bir ust toplum olusturmaya calisirken, kendi kimyamizi bozmayiz.
Nitekim hepimizden geriye kalacak olan madde ve agirlik su asagida krematoryum da cekilen fotograf kadar…
Musée des beaux-arts de Montréal
Esenlikle
uee

Golun Donma Noktasi

Hava -25 C dereceydi evden cikarken. Havanin evden cikarken -25 C derece oldugunu bilmeyen bir insani dusundum sonra. Bunu fazla onensemeden cikacakti disari. Biz etrafimiza ait verilerin bizim davranislarimizi normalden fazla yonlendirmesine alismisiz. Bakin kitaplara, -10 C `un altinda disarda spor yapmamamizi soyleyen yuzlerce cumle bulabilirsiniz. Buyuk cogunlugu indoor gym ve ekzersiz aletleri sponsorlugunda. Tabi hava ne olursa olsun cik ama uygun giyinmeyi unutma diyen bir suru gorus de outdoor sporlari firmalari tarafindan fisekleniyor. Dolayisiyla ne yaparsaniz yapin, salonda da antrenman yapsaniz, -25 C de de kossaniz, destekci bulabilirsiniz. Yonlendirierek yonelmek de, yonelerek yonlendirilmekte sizin elinizde.

Lakin burada havalar bir suredir soguk. Bir sure kar yagdi. Hatta bir gun firtina seklinde. Gorus alani 5 metreden az oldugu sirada, her taraf bembeyaz zaten ne goreceksin diyerek gozlerimi kapayip, eve dogru bisiklet suruyordum. Gozlerimi kapamamin nedeni firtina da kar tanelerinin gozume gelince acitmasi. Yoksa keyfimizden `au pe be cap` (var misin, yok musun) oynamiyoruz tek basina…
image
Neyse, sonra bir yagmur ile butun karlar temizlendi. Halbuki evin onunu daha yeni kuremistim. Burada evinin onunu ve kaldirimini kuremek yasal bir zorunluluk.Hem yapmazsan cezasi var hem de birisi senin kaldiriminin buzunda duser de ona bir sey olursa, manevi olarak sorumluluk hissetme durumu var. Ben de o pek yok mesela. Cunku benim geldigim yerde boyle bir sey yok. Dikkat etseydi. Ama dava acar buyuk ihtimalle serefsiz. Hos, kar kureme isini yaparken bunlari dusunuyorum. Benim icin zaten bu guzel bir mukavemet antremani. Koyde tirpan kullanmak gibi butun vucudu kullandigin bir `all-body exercise`. Zaten kulagina guzel bir muzigi taktin mi, dunyada yapman gereken butun fiziksel isler otomatikmen biraz kolaylasiyor. Ritmin kaldirma kuvveti diyorum ben buna. Eger kendini cok bos bir is yapiyormus gibi hissediyorsam da hemen depoda guzel bir kac podcast tutuyorum. Beynim baska alemlerde dolasirken, ellerim bir beyaz yuku, diger beyaz tarafa dogru atiyor. Fizige gore bile cok bi is degil bu yaptigim (E=F.x- Kuvvetler ayni dogrultuda degil yer degistirme) . Neyse ki yalniz degilim. Komsular da cikmis benimle beraber evlerinin onundeki karlari kuruyorlar. Bu isin biraz da sosyal yonune bakiyorum. Genelde bu tip isleri insanlar burada yaslari geckin de olsa kendileri yapiyorlar. Dolayisiyla koskoca adam, garajinda ferrarisi var muhtemelen, evin onunde mercedesi, benim gecmem icin kaldirimini kuruyor bana bir taraftan selam verirken. Bu benim icin tam bir kulturel paradoks. Akil boyle seylerde kiyas yapmaya kalktiginda kesin birilerine kiyiyor. Onun icin kiyaslamamaya calisiyorum. Ama zengin-fakir herkesin boyle davranmasi ogretilmis bir duzen saglmakta. Zaten tek ben yapsam boyle bir seyi ne kadar salakca olur diye dusunuyorum. Her taraf dizime kadar kar, ben cikmis kucucuk bir alanda, sadece benim kullanacagim ama cok da kullanmasam da olur dedigim bir yol aciyorum. Hem de kar hal yagarken. Allahtan digerleri de aynisini yapinca bu hareket mantikli hale geliyor. Cunku ben salaksam onlar da salak. Kimse salak olmayi kabul etmeyecegine gore yaptigimiz tek basina mantiksiz olsa bile, sirf beraber yaptigimiz icin, kullandigimiz sessiz bir dille birbirimizin IQ`suna toz kondurmama karari aliyoruz. Bunu en son 2013 stockholm`de Sergels Torg`da yuzlerce kisi ile kendimi  `hoppa `Ganggam style` dansini yaparken farketmistim. Tek basina delirmek bir hastalik iken, topluca delirmek, bir eglence bicimi. Hem birilerini senin yaptigini yaparken gormek, onlarla beraber yapmak, isleri psikolojik olarak  kolaylastiriyor. Yapacagin is ayni olsa da artik yalniz degilsin, hem bak onlar da yapiyor, komsunun cocugu hatta benden iyi kar kuremekteymis, ondan ornek almam gerekirmis. Buna `kollektif gaz sabiti` adini verebiliriz. Beraber verelim ki deli demesinler…
image
Neyse, ilk -25 civari kosu denemesini bu kollektif gaz sabiti tanimini bildigimden tek basina yapmadim. Yoksa deli diyecektiniz biliyorum. Benim gibi delileri buldum, guzel bir parcayi surekli tekrarlamasi suretiyle ayarlayip, ritmin kaldirma kuvvetini de ayarladim ve evden ciktim.
Cat diye evden ciktigim konusunda yaniliyorsunuz. Tabii ki yarim saat giyindim. Altima en kalin donum ile taytimi giydim mesela. Ustum desen, ince ama ulker 9 kat tat gofret biciminde. E ne de olsa senelerin verdigi deneyim,aslinda uzuvlarin felan fazla onemli olmadigini ama govde kismini sicak tutmamizin elzem oldugunu kanitlar gibiydi. Lakin oyle degil di…
Benim Ankara`da da yaptigim bir seydir. Kosu bulusma noktasina bisikletle gitmek…Burada da herhangi bir arac ya da oraya kada 5 K kosmak yerine genellikle bisikletle gidiyorum. Lakin bisikletle bu havada kosuya gitmek, kosu ayakkabisini donma noktasinin altinda kullanmak gibi bir sey. Bisikletten inip yere bastigimda ayagimdan sandalyenin ayagini yere basmisim gibi bir ses geliyor. Biraz ustunde dursam kirilacak. Ben de ustunde durmuyorum. Hayatta ki cogu problem boyle sanirim. Ustunde durursan kesin ya sen birileri kirilacak, ustunde durmazsan kimseye bir sey olmuyor. Donma noktasinda farkediyorum.
Neyse, kosu basladi ve o 9 kat tat kivamindaki elbiseler trunk bolgemi inanilmaz korudu. Ancak, sanki biraz fazka korudu ki, bisiklette normal gelen bu kiyafetler, kosuda delice terlememe yol acti. Evet, disarida hava -25, ama ben icten ice terliyorum. Hal boyle olunca vucudumun tadi tuzu kacmaya basladi. Gercek anlamda terimle beraber butun tuz kiyafetlere gecti. Artik o kadar da 9 kat tatlik bir gorunumum olmadigini farkettim.
Gelelim bel alti sohbete.Altima sadece tek kat giyme karari, insan oglu igne icat etti edeli verilmis en yanlis karar. Beni goren herhangi magara adami bile bence bu kararin yanlis oldugunu magaradan cikarken farkederdi. Iste evden cikarken yalniz olmanin getirdigi ustun avci psikolojisi benimkisi. Neyse, bisiklette ustum iyi iken altim donmustu. Kosarken ustum terledi ama altim iyice dondu. Oyle ki artik hissetmedigimden her hangi bir sogukluk da hissetmiyordum. Valla o durumda ne kadar mesafe kostugunun bir onemi yok. Bence kaslarda laktik asit felan da dondugundan istedigin kadar gidebilirsin bilincsizce. Bacaklara komut gidiyo ve kostugumu goruyorum ama hic bir sey hissetmiyorum kisaca. Bir taraftan ustum titanic filiminde araba gemide icinde sevistikleri araba sahnesindeki kadar yapis yapis…Bir taraftan hararet yaptim, su kaynatiyorum, diger tarafta cam sileceginin antifrizli suyu dondu…Insan`in altli ustlu, altust olmasi boyle bir sey herhalde.
Neyse bizim kosu bitti benim bittigini hissetmedigim bir sekilde. Bu arada kritik konu bisikletin vitesini en kucukte tutup, mumkun oldugu kadar bacaklari hareket ettirmek ve sicak kalmasini saglamak. Ya da donmadan soguk kalmasini diyelim.
Ve eve bisikletle donme merasimi basladi. Eve geldigimde, Ustumde terleyen kiyafetler bisikletin hiziyla birlikte `forced convection`a ugramis ve bildigin buz tutmustu. Bir insanin teri buz tutar mi? Bildigin kati sekilde cikardim uzerimden kiyafeti. O kadar katilasmis ki cikardigim da oyle kendini birakmadi. Vucudumun olculerinde oylece kaldi. Havanin bu kadar soguk olmasina ragmen, bu kadar terlemenin mumkun olmasini dusundum. Disarinin sogugundan korkarak, gereginden fazla giyinmek bunlara yol acmisti. Ve sadece soguk olmasindan daha belki de daha kotu bir sonucla karsilasmistim. Korku boyle bir sey. Korktugumuz seyin kendisinden daha fazla zarar verecek kararlar almamiza neden olabiliyor.
Neyse, tabii ki home sweet home, tabii ki bir kosunun en guzel kismi hemen bittikten sonra ki runners high evresi.
Ben bunlari yasarken, afedersiniz soyunup kendimi dusa attim. Lakin ki o sirada bacaklarimda `frostbite` diye tabir ettikleri soguk isiriklarini gordum. Bir cok canlidan bir cok cesit isiriga alisik olmama ragmen, sogugun bu denli isirmasi biraz garip geldi. Dedim birden abanmadan yavas yavas, ilik suyla yikamak lazim. Bu alisik olmayan goze, isigin azar azar verilmesi gibi bir sey olmali. Bunun icin butun guzel seyler zorluklarla paketlenmis sanirim. Neyse ben bunlari dusunup bacaklarimi ilik suyla cozerken, suyun sicakligini arttirdigimda, suyun giderek soguklastigini hissettim. Sonra, direk musluklari kontrol ettim ama, zaten tek musluk var burada. Onda bir sorun yok, elimi kontrol ettim su inanilmaz sicak, bacagima koyuyorum inanilmaz soguk. Ve ben suyun sicakligini arttirdigimda giderek soguyor. Herhalde bu soguk isirigi benim bacaklarimdaki reseptorlerin fabrika ayarlarini direk degistirmis. Biraz oynayip oynayip guluyorum, Hakkaten alisilagelmedik deneyimler, sanirim fabrika ayarlarimizla oynuyor. Daha once gitmedigimiz bir yer, okumadigimiz bir cumle, tanismadigimiz bir fikir, maruz kalmadigimiz bir soguk, hayat algimizi tamamen degistirebilir. Ve bu her zaman iyi anlamda da olmayabilir. Ancak bunu olmasi, ayni bacaklarimdaki gibi fazla kiyafet giymeyip, fazla korunakli yola cikmayip, reseptorlerin maruz kalmasini istedigimiz seye butun ciplakligiyla maruz kalmasiyla olur. Lakin bence fabrika ayarlari orada bir nedenden dolayi var ve her zaman oynamamak lazim. Bunlari dusunurken bir taraftan oda sicakligina donerken, bir taraftan da artik cift tayt ile yola cikma karari aliyordum…
Artik ilk deneyimin verdigi ogrenmislikle, yola cikma zamani geldi. Ustume bir kat daha ince, altima ise bir kat daha kalin bir seyler aldim. Hava gunlerdir soguk zaten. Kar felan kalmadi yagmurdan sonra, kuredigim butun karlar eridi…Ama buz yagdi bir ara,,,`Freezing drizzle` diye geciyor. Bildigin buz yagiyor ya, yagmur donarak iniyor asagi sanirim. Garip olaylar, bizim gibi bir iklimden gelenlerin burada evlerine kapanmasi icin resmen butun ortam sartlari hazir. Lakin ki oyle degildi…Disarida insanlar hala bisiklete biniyorlar, hala kosuyorlar, hala alisveris yapiyorlar…7 den 70e. Inanmasi zor ama gercek. Toplum delirmis degil, hayir, kollektif gaz sabiti..
Efendim gunlerce havanin soguk gecmesi sebebiyle, artik o etrafinda dolandigimiz goller donmaya basladi. Hatta nehirlerde donmaya basladi. Insanlar artik kosu ayaklabilarin degil kayak takimlarini cantalarina koyup parka gidiyorlar. Parkin yanindan gecerken, golun kenarinda, sazliklarin arasinda cantalar goruyorum. Ayni yazlari sahilde, plajda biraktiklari cantalara benziyor. O zaman denize ve gole yuzmeye giren halk simdi onun uzerinde kaymaya gidip esyalarini burada birakmis. Coluk cocuk herkes golun uzerinde. Golun uzerinde bisiklete binenler bile var. Bu bizde gazetelere cikacak kadar gundem olabilecek bir sey bence. Burada ise gundelik hayatin bir parcasi. Gercekten kulturlerin `technical datasheet`lerinde yazan operasyon ayarlari birbirinden farkli diye dusunuyorum. Belki de bu ayarlarimiz farkli oldugundan baska  bir yer bizim ev dedigimiz.Bu sirada ben bunlari dusunurken birden ayagim kaydi ve cat yerdeyim. Bir cat sesi geldi gercekten ama kemiklerimden degil anladigim kadariyla. kulakligimdan. Cana gelmesin, mala gelsin dedigimiz noktada ritmin kaldirma kuvvetini kaybettigimden zor kalktim dustugum yerden..Neyse, fazla dusunmeden claudel ile bulusmaya dogru yola koyulmam gerek. Zira Claudel bir Kanadali ve bir kanadali bulusmalara =-5dakka toleransi ile gelir. Bu bu kulturun datasheetinde yazan bilgilerden. Ilginctir, saat ne kadar niceliksel olursa olsun, her kulturde farkli algilanmasi gercekten ilginc…Simdiye kadar ki izlenimim turkler -5+20, fransizlar -30+0, hintliler, pakistanlilar +30+60, almanlar +1-1, italyanlar  kuzeyde bizimle ayni, guneyde +5+30, ispanyollar +15+45, isvecliler +-2, brezilyalilar kuzeyde +5+25, guneyde +-10 dakika topleransla bulusmalara geliyorlar. Ama bunlari o insanlarla beraber bir seyler yapmiyorsaniz bunu hic bir zaman ogrenemezsiniz. Bu da orayi burayi gormek icin bize pompalanan seyahatleri, tatil planlarini biraz anlamsiz kiliyor. Yani gercekten bir seyler ogrenmek, biraz daha sofraya oturmanla ya da o buzun uzerinde kic ustu oturmanla ve burada yasayan insanlarin da rutinlerine ortak olmanla icsellestirebilecegin bir davranis.Bunlari deneyimlemeyen bir insan buyuk ihtimalle buraya yazin gelip, bir kac kafe, restoran, turistik yer, bir kac muze gezip, bir kac kere de sahili oturup, aaa what a great city!! what a great people!!! everybody is sooo nice!!! deyip hafif siritarak evlerine donuyorlar. Bence bu Kanada`nin en guzel ihracati zaten. Dunya`ya Kanadali olma imajini cok guzel satiyorlar. Lakin, biraz yerlesik duzene gecmeye basladiginda, bu toplumun problemlerini, kanayan taraflarini, insanlarinin icindeki asil memleket ozlemlerini, kibarlik perdesinin altindaki zorunlulugu ve acimasizligi, gercekten cok seye sahip olmaya calisirken, kendilerinden kaybettikleri onca seyi gorup hayiflaniyorsun. Diyorsun ki lan bu benim yasadigim 5. memleket. Ve burasi da cennet degil. Cennet bence gercekten bir dusunme bicimi, bir bakis acisi ve bir kavrayis modeli…
Bunlari dusunurken Claudel ile parkin belirledigimiz noktasinda bulustuk. Tabii ki gelmis o sogukta beni bekliyordu. Allahtan fazla bekletmedim. dusunmemesini isterim beynimin. -22 derece de kimseyi bekletmek iki taraftan biri icin olumcul olabilir zira. Biz kosuya devam ederken, bir taraftan da kafamda rotayi ciziyorum. Kesinlikle golde kosulacak ama acaba Claudel bundan tirsar mi? diye icimden geciyor. Tam soracagim Claudel yoldaki buza dogru kosup, uzerinde kaymaya basliyor. Bu kismi ilginc, cunku genelde ben yaparim boyle riskli hareketleri.Bir de burasi aslinda tam anlamiyla bir `risk averse society`. Yani gercekten adamlarin gunluk hayatta hicbir risk aldiklarini goremezsiniz. Genelde risk almanin cezasinin, riskin getirdigi odulden fazla olmasindan dolayi toplum boyle evrilmis sanirim. Bir de gercekten hayatlarinda hic risk olmadan yasayabilecekleri ve hayatta kalabilecekleri icin, o risk alma kabiliyetleri fazla gelismemis anladigim kadariyla. Dolayisiyla riskler en aza indirilmis, pencereler biz dusmeyelim seklinde kapatilmis, sistem istesen de hata yapamayacagin sekilde tarif edilmis. Bu bizim tam zittimiz gibi bir sey. Tam bir `low context society`. Herkesin aptal olabilecegi baz alinarak herseyin tek tek tarif edildigi bir ulke burasi. Benim yasadigim sokaktaki tabela sayisi, muhtemelen butun cankayadaki tabela sayisina esittir. Bundan dolayi, burada ev kazalariyla ile ilgili bile cok dava goruluyor. Cunku kullanim klavulzarinin Bilal1e anlatir gibi anlatma zorunlulugu var. Bu butun milleti de biraz bilallestirmis bence. Yani ortalama olarak ne risk alma nede radikal karar verme mekanizmalari gelismemis. Cunku kullanmalarina gerek yok. Yani buzun uzerinde kaymak onlar icin cok sacma olmasi lazim. Ama Claudel kayiyor. Yani benim su ana kadar dusunduklerim yanlis. mi acaba???
Bu ulkede en populer spor Kanada futbolu (Amerikan futbolundan cok az farkli). Cunku buz hokeyi bir din niteliginde. Dolayisiyla, demin soyledigim her sey dogru ama buzun uzerinde hareket etmek kanadalilar icin riskli bir eylem niteligini tasimiyor. Bundan dolayi ne yapiyorsun, dikkat et diye annelik tasladigimda dikkat edersen dusersin, neyin uzerinde hareket ettigini bilirsen dusmezsin. Ben bunun uzerinde buyudum diyor. Evet, Claudel, buz hokeyi macinda ogrendigim kadariyla eski bir buz hokeyi oyuncusu. Kosarken duz cizgi tutturamayip zaman zaman carptigimda neden hic etkilenmedigini simdi daha iyi anliyorum. Taslar yerine oturuyor ve Claudel gole dogru kayiyor.
image
Golun kenarindan yukarida bahsetmistim. Plaj malzemeleri cantalar, gunesli birgun… Sadece hava arti degil -22 derece. Bu sicaklikta artik gole ayaklarinda kayak takimlari ile giriyor insanlar. Gol pasparlak. Ortalikta sandalyeler var. Ilk once anlam veremiyorum. Millet kenardaki banklar yerine, golun ortasinda sandalyeleri ne yapar? Claudel anlatiyor. Kaymayi sandalyeleri surerek ogreniyormus cocuklar. Sandalyeyi onunde, buzun ustunde sure sure, ayak koordinasyonunu sagliyormus ilk once. Bir sey daha ogreniyorum. Demek ki evden sandalye de getircem bir daha ki sefere. Ikea sagolsun. Isvecin dunyaya armagani moduler yuzu..Bana Isvecin armagani ise her sartta spor yapabilme ve her mevzim kosulundan ona uygun bir memnuniyet durumu cikarma gelenegi oldu. Kosmaya bir stockholm sonbaharinda baslamistim zira. Bir gun golun etrafinda kosarken buzun uzerinde dusmustum. Ben cok dustum. Cogunu hatirlamam. Ama bunu hatirliyorum. Cunku o dususte inanilmaz bir sey daha ogrenmistim vucuduma dair. Buzun uzerinde kayip o kadar hizli dusmustum ki, ellerimi koyacak zaman bulamamistim. Yere geriye dogru kapaklandigimda sirtim o kadar hizli yere carpti ki, buzdan catlama sesi gelmisti. Benden bir catlama sesi gelip gelmedigini dusunurken, nefes alamadigmi farketmistim. Sokun etkisiyle akcigerler kendini kapatiyormus megersem. Bunu o kadar yerden dusmeme, o kadar dikise, yaraya ragmen ilk defa orada farketmistim. Kesinlikle nefes alammitim. gozlerim acik, etrafa bakiyor, fazla hareket etmiyor, ama kesinlikle nefes alamiyordum. 40-50 saniye civarinda surdu sanirim. Herhalde dunyanin oksijeni en bol, ahavasi en temiz yerlerinden birinde, atmosfere, bogulacagimi dusunmeye baslamistim. Sonra yavas yavas nefes alabilmeye baslayip. 5 dakka hic bir sey yapmadan sadece nefes alip verdim. Aklima hic bir sey gelmedigini, inanilmaz tertemiz bir berraklikta animsiyorum zihnimi. Sanki fiziksel almede degildi. Ordaydim ama degildim. Kendimi yatarken disardan izliyor gibiydim. Herhalde meditasyonda ya da yoga da surekli dedikleri ve gercekten bana cok sacma gelen nefesine odaklanmayi bir kaza sonucu becerebilmis, yapinca nasil guzel bir his oldugunu anlayabilmistim…
Neyse, burada hayat boyle iste. Hissedilenin -20 lere vardigi sogukluklarda disarda aktiviteler yapmak cogu insana manyakca geliyor biliyorum. Ama bunun tadini almayana bunu ifade etmeye calismak da cok bos geliyor. Surekli odulun pesinde kosmasi ogretilen ve pompalanan bir pavlov toplumuna madalyasiz ve hedefsiz kosmak cok garip ve gereksiz geliyor olabilir. Hele bu sartlarda. Kosmak cogu insan icin bir mesafe ve hiz meselesi iken, benim icin daha cok bir kavrayis meselesi artik. Sicagi, sogugu, hizliyi, yavasi, yuksekligi, yokusu, zoru, basiti nasil algilayip, nasil tepki verdigimi kosarak gozlemlemeyi seviyorum ben. Basit bir sekilde norokimyasallari da tetikleyip, vucudu bir nevi hack`leyerek bundan hosnut hissettirmesi de yanina kar kaliyor. Evet, Biyolojik olarak kosu tam bir `hacking` mekanizmasi.
15935192_10158334965215001_2134954518_o
Gecen sene izmir’de duzenlenen wings for life yarisinda 30-35 C derece gibi bir sicaklikta 25 km kosmustum, simdi daha bir sen olmadan -20.-25 C sicaklikta bu mesafeleri kosuyorum. Insan bedeninin sinirlari ve adaptasyon gucu, bizim genel olarak farkettigimizden daha farkli bir yerde sanirim. Ve bu bir sinirdan ziyade icinde hareket ettigimiz bir kumas parcasi gibi. Dokusu hem sicaklik, mevsim, ruzgar, hava durumu, buz,sakatlik, trail, track gibi gozle gorunen elle tutulan fiziksel sartlardan, hem de psikolojik durum, o anlik hissiyatimiz, kosu arkadaslari, etraftaki insanlarin davranisi, baskisi, motivasyonu gibi aslinda gozle gorunmeyen ve elle tutulmayan ipliklerden olusuyor. Buna gore bir her aktivitemizde bu dokunun uzerinde uzay-zaman boslugunda gezegenlerin hareket ettigi gibi hareket ediyoruz. Eger biraz kendi limitlerimize geldigimizi dusundugumuz noktada kumasta izler-egrilikler olusturuyor oraya gidebilecegimizi gosteren bir nevi iz birakiyoruz. Sanki gravistasyonel cekim kuvveti bir sey bu. Eger bu isi hafife alirsak da zaten kumasin uzerinde oylece iz birakmadan suzuluyoruz. Degisen sartlarda bu dokuyu gozlemlemek guzel. Dolayisiyla yeterli ve dengeli beslenmek gibi, yeterli ve dengeli giyindigimiz surece, cok da sey yapmamak lazim bu konuda. Bana bundan dolayi paceler, hizlar, kadanslar, saatler, mileagelar, intensityler, zonelar, exertion rateler cok anlamli gelmiyor bir suredir. Onun icin biraz soylenenlere degil de daha cok nasil hissettigimize, aslinda biraz genlerimize ve topraga islenmis o eski bilgiye ve de son olarak daha  `gut feeling` dedikleri o icimize dogan sezgilere guvenmenin daha tercih edilir oldugunu dusunuyorum. Zira bilimi birakin da demiyorum. `Kendibilim` bunun adi.
Esenlikle
uee

High Park

May be, Jesus was walking just like that. May be… I think that science itself is a miracle.

View in Instagram ⇒