Beauty and Strength

“Look in the mirror, that is your war.”


Ispartalılar, Pers askerlerini  savaş öncesi öncesinde cephelerinde çalışırken görmüş ve gördüklerini güzel(kallos) ve kuvvetli(sthenos) anlamına gelen kalistenik olarak adlandırmışlar.
Bu hareketler bir taraftan adele ve kardiyovasküler formu geliştirmemizi sağlarken, diğer taraftan da denge, esneklik ve çeviklik gibi psikomotor yeteneklerin gelişmesine yardımcı oluyor.
Maraton gibi kalistenik hareketlerinde savaşa dayanan bir tarihi var. Evet bu bir savaş. İnsanın sadece kendi kendine verdiği ve vücut denilen makinenin şıkır şıkır düzgün çalışması gerektiği psikolojik bir savaş. Okuduğum bir yazıda Avusturalyalı IRONMAN şampiyonu McCormick başlangıç safhasındaki benim gibi nerden başlamayı bilmeyen insanlar için çok faydalı ve standart programların biraz dışında kalarak aşağıdakileri söylüyor:
“IRONMAN olmak için dışardan içeri doğru değil, içerden dışarı çalışmanız önemli (Endojen diye tabir ediliyor). Bu da kendi omurganızı çok güçlü tutmaktan geçiyor. İlk önce öz(merkez) kuvvetinizi (core strength)  iyleştirin. bundan dolayı hazırlık aşamasının ilk safhasında kendi vücudunuzla çeşitli hareketler (kalistenik) çalışın. Güçlendikçe, daha fit oldukça hem fizik hem de zihin olarak saatler süren zor antremanlara daha kolay alışacaksınız. Güçlenmeniz ise daha fazla kas grubu oluşturmaktan (yani şişmekten) değil daha fit bir yapıya sahip olmaktan geçiyor. Kendi vücut ağırlığınız kaslarınız için en önemli ölçü olmalı. Dayanıklılık ve hızı arkasından kazanacaksınız.”
Basit barfiksler, şınavlar, planklar, squadlar ve vücut ağırlıgıyla yapılan diğer hareketler bunun temelini oluşturuyor.
Hedef: Öncelikle ağır antremanlara dayanacak sağlam bir omurga ve kas yapısı oluşturmak.
Sonrasında da esas  antrenmanlara güzel ve kuvvetli girerek, hazır başlamak…
Evet, yeni bir savaşa hazırlanıyorum.
Sadece kendimle.
Kalistenik günler dileğiyle,
uee

Uçurum

Uğruna uçurumdan atlayabileceği umutları olmalı insanın. Gerçekleştirmek için çabayı sarf, güvenli limanı terk etmeye hazır olduğu umutlar… Öyle ki, bir gün ansızın kapıyı çaldıklarında “ama benim daha kanatlarım çıkmadı, benim paraşütüm bile yok, hiç hazır değilim, atlayamam ben!” dememeli.

Çünkü çoğu zaman fırsat apansız ve bir defaya mahsus çıkar karşımıza. Kaderin ağları, kozmosun kumaşı bizim algılayabileceğimizden çok daha farklı örülmüştür. Tereddüt etmemeli. Belki kanatlarımız biz havadayken de çıkacak ve gelişecek; öğrenmeli. Hem tek seferlik bir atlayış için paraşüt gerekmez. Olmazsa tekrar yaparım garantisiyle paraşüt beklememeli.

Azıcık cesaret, az biraz yetenek ve çok büyük gayret…

Umutla beslenmeli, korkuları yenmeli.
Yalnız bir tane, yaşamasını bilmeli.
Umutlar ölmeden önce bu diyardan göçmeli…

Luigibook page 0608

Potpori

 

“…Hafif çiseleyen yağmur sandığının, bulutların içinde olmasından kaynaklanan su olduğunu anlaması zaman almıştı. Akdeniz’e en zıtta, evinden çok uzaklardaydı. Gördüğü yeşilliğe uzanıp yatarak, bulutlara bakmanın uçuyorum zannedildiği zamanın baharında, her seferinde bu nedenle kıçının çiğden ıslandığının bilincinde olmayan çocukluğundaydı.
Çığlık atan adamlara alışamamıştı. İçlerine sığmayan sevdanın dağlarda yankılanmasını çığlık zannetmesi onun bilgisizliği, dediklerini anlamaması onun eksikliğiydi. Yine de anlarmış gibi yaptı. Anlarmış gibi yaparken, anladı. O kadar yüksekteydi ki, aldığı nefesle kafa yapıyor, müziğin sesiyle kendinden geçiyordu.
Buralarda şarkı sözleri, gözün gördüğü dağları dolanmadan geliyordu. Düz, dümdüz. yürekten çıktığı gibi. Mesela, sevip de alamamak ölümün kardeşiydi. Belki her yerde öyleydi de, buralarda daha bir güzel yankıyordu.
Çabuk sinirleniyordu burada insanlar, sevdiceği ters bakıverdi mi, ”boyle sevda mı olur, girsin yerin dibina” ile karşılanıyor, daha şarkı bitmeden “sevdaluk eyi şeydur” la uğurlanıyordu.
İnsanı da potpori gibiydi sanki karadeniz’in, bi karışık düzen içinde.”

Alıntıdır

Yıldız Tozu

Overview effect denilen bir hastalık var tıp literatüründe. Özellikle uzun zamanını uzay mekiğinde geçiren insanlarda meydana gelen bir hastalık. Dünyaya fersah fersah uzaktan bakınca aslında evrende ne kadar yalnız, dünyanın ne kadar küçük, hatta insan ırkı olarak ne kadar aciz olduğumuzu fark edip kendi yaşamını anlamsız bulma durumu.

Ne kadar mucizevi bir hastalık değil mi! Evet, zaten mucize `acze düşmekten` türememiş miydi?

Yaptığımız işlerden dolayı herhangi bir şekilde çok yoğun ve stresli geçen günlerde aklıma gelir bu hastalık. Aslında ne güzel hastalıklar var der, o halimde bile hafif tebessüm ederim.

Yine de sorarım: Yaşamımız o kadar anlamsız mı gerçekten? Biz o kadar anlamsız ve gereksiz miyiz?  Evrenin oluşumunu okuyup izlemiştim. Carl Sagan’dan. O dehadan. Yıldızların nasıl doğduğunu anlatır.

Kısaca yıldızın yakıt olarak kullandığı hidrojeni bitince, füzyon tepkimelerinde daha ağır elementler oluşuyor. Yakıtı biten yıldız ise kendi yer çekimine karşı dengede tutacak bir kuvvet bulamayınca, çekirdek buna dayanmayarak içine doğru çöküşe geçiyor. Bu sırada oluşan şok dalgaları yıldızın geri kalanın patlatıyor ve yaşam için gereken tüm o elementler uzaya dağılıyor. İşte şu anki yaşadığımız dünya da o dağılmayla meydana gelen gaz bulutlarından oluşuyor. Bir yıldızın ölümünden milyarlarca yaşam doğuyor. Yani biz ve etrafımızdaki her şey bir süpernova patlamasının bir sonucuyuz.

Evet. Belki evrenden bakınca sadece minik bir yaşam formuyuz.  Kafamızın üzerinde dolaşan yıldızlarla ve dünyayla kıyasladığımızda o acizliği içimizde hissediyoruz belki. Ama, aması var. Küçüğüz ama aynı zamanda çok büyüğüz. Çünkü biz o yıldız patlamasından “ol”ma, yıldızlardan yapılmayız. Hepsi ile aramızda bir bağ var. Tüm zerrelerimiz aynı zamanda o yıldızlar. Belki gözlerimiz ondan hala öyle parlar.

Şimdi tekrar geriye dönelim. Her şeyin içinde çok küçük olduğumuzu düşündüğümüz o ilk acz haline, o maddesinden yapılma yıldızların altında kadehleri tokuşturabildiğin kadar olgun ve kabullenilmiş bir acze bu sefer.

Ne “over” ne “under” sadece olduğu gibi birbirimizin yıldızına bakıp, hoş beş edilen o güzel sohbetlere…

“Bu evrende bir tozsun, tarih seni unutsun, haydi gel içelim…”

Esenlikle,

uee

Yayla

Rivayet odur ki Hafik ilçesinin sofular köyünde bir genç olan müstakbel Hızır Paşa yaşadığı alevi köyünden kaçıp diyar diyar gezer ve Pir Sultan Abdal’ın huzuruna gelir. Müridi olur. Gel zaman git zaman hızır, pirine; “Pirim, sen herkese dua edersin, bana da dua et büyük adam olayım” der. Pir, “ben sana dua ederim ama korkarım büyük adam olunca beni astırırsın” deyip gülse de duasını eksik etmez.

Zaman geçer ve genç hızır saraya girip adım adım yükselir ve sivasa vali olur. Artık, hızır paşa’dır. Pirini unutmaz ve onu ziyafete çağırır. Ne var ki pir, önüne gelen yemekler için “bunlar zina kokuyor, yetim hakkı kokuyor. Sen bunları haram parayla yaptırmışsın” deyip yemez. Paşa, helaldir diye ısrar edince pir, “bunları benim köpeklerim bile yemez” deyince köpekler huzura getirilir. Gerçekten de o yemeklerden yemezler. Bu hakarete çok kızan hızır paşa, piri hapsettirir.

Bir müddet sonra siniri geçer ve pirini affetmek ister. Huzuruna çağırtır ve pirine, içinde şah geçmeyen üç deyiş söyle seni affedeyim der.

Pir, Hızır Paşa’ya; “Açın kapıları şaha gidelim, kurban olam kalem tutan ellere ve karşıda görünen ne güzel yaylayı” söyler. Hepsinde de defalarca “şah” lafzı geçmektedir. Hızır paşa çok öfkelenir;
-Asın bunu!

——
Alınmış abdestim aldırırlarsa
Kılınmış namazım kıldırırlarsa
Sizde şah diyeni öldürürlerse
Ben de bu yayladan şah‘a giderim

——

Alınmış abdest ölü yıkanırken, kılınmış namaz ise cenaze namazı kılınırken yenilenir..
Bu söz bilgelikle bahşedilmiş mecazdır, şiirdir..
Derlemedir.

Sükut-u Sohbet

Size bugünün hatırına ufak bir anektoddan bahsetmek isterim.
Evet bugün Rumi’nin bu dünyadan göçüşü. Benim için düğündür, kavuşmadır dediği gece bu gece.
Peki Ölüme düğün diyen bir insanın en çok üzüldüğü hadise ne olabilirdi sizce. Şems’inin gidişiydi şüphesiz.
Şems ile Mevlana’ nın ilişkisini ne kadar okusak bilemeyeceğiz bence. “Mana” satırlarda yeterince yazmıyor çünkü.
Şems’in Rumi gibi zamanının en iyi alimini, bir rektörü, bir hocayı alıp, bölgesinin en saygı gören kişisini perişan etmesini ne kadar okusak da sebepler dünyası açıklayamıyor.
O zaman halkı da anlayamıyor ki zaten sen alim değil miydin? Zaten sen hoca değil miydin? Zaten inanan değil miydin? Zaten İslama hakim değil miydin? Ne bulursun bu adamda diye sorarlar Mevlana’ya…
Mevlana, Şems’den kalpten kalbe ders aldığını anlatır. Satırta olmayanı gösterdiğinden. Aslında Şems geldiğinde iki şey yapar. Birincisi Mevlana’nın tüm verdiği dersleri kaldırır. Bilinen ilimle ilgili tüm ilişkisini ve hocalığa dair tüm gururunu keser. İkincisi, Kütüphanesindeki zamanın en değerli kitapları dahil tüm kitaplarını sen bunlarla mı meşguldun deyip nehre atar.  Tek kitap kurtulur yine de. Feridüddin Attar’ın kitabı. O imzalı olduğu için hatıra kıymetine geçer ve onu geri verir.
Mevlana acaba bugün şu konuyu mu konuşsak diye düşündüğü anda Şems’in o olayı anlatmaya başladığından bahseder. Mesela bi yazısında,Divanı Kebir’de bir gün alemleri seyretmek, hikmeti görmek istemiştim diyor. O anda Timsahın gözü olup, bir timsah gözünden dünyayı seyretmiştik. Ben de hayretler içinde kalmıştım. Deryanın timsahın gözünde bir bardak su kadar küçüldüğünü bilmiyordum” der. Asanaları hatırlatmıyor mu gerçekten. Ağaç olmak, sandalye olmak, aşağı bakan köpek olmak…Bir eşya’nın ya da hayvanın gözünden baktığımızı düşünün dünyaya. Belki Yoga’nın ileri seviyelerinde bunlar vardır.
Mevlana elbet hadis ehliydi. Ama Şems ona “mana”yı ögretmişti.
Ondandır gönülden gönüle işlemişler dersleri. Namazdan sonra gönül ehli olanlar biraraya gelip hiç konuşmadan oturur sohbet ederlermiş. Birbirlerine sevgilerini terennüm ederlermiş böylece. Buna sükutu sohbet derlermiş.
Yine bir gün yatsıdan sonra sükutu sohbete başlamışlar. O sırasa bir aralık kapı çalmış. Şems “ayrılık zamanı geldi,bize müsaade” deyip yerinden kalkıp kapıyı açmış. Ve açtığı anda hançerlenmiş. Sonrasını açıkçası kimse bilmiyor. Çeşitli rivayetler var. Ortalık kan gölüne dönse de, bedenini hiç bir zaman bulamıyorlar.
Böylece ölümüne bile düğün gecesidir diyen bir adamın, belki de tek dünyevi “Ah”ıdır Şems’in o gün vücuduna saplanan.
O’nun için şüphesiz ayrılış, O’na mana alemini gösterenden , gönülden gönüle ders aldığından, sükut-u sohbet edebildiğinden yoksun olmaktır.
Böyleleri yanımızdan eksik olmasın.
Muhabbetle,
uee
Not: Şeb-i Aruz gecesinden.

Kirpik

“…Dün metrodayım, kulağımda müzik, dışarıdan hiçbir ses duymuyorum, kaşlarımı çatmışım ve bir yerlere dalıp çıkamamışım. Yanımda dokuz, on yaşlarında bir kız çocuğu, onun yanında da annesi var. Bir ara küçük kızla bakışıyoruz, daha doğrusu bana baktığını hissediyorum. Sonra kafamı yine önüme çeviriyorum. Bu sefer bana doğru eğilip, bir şeyler söylüyor. Kulaklıklarımı çıkarıp, “efendim? duyamadım?” diyorum, “kirpiğin düşmüş de” diyor ve birden uzanıp yanağımdan kirpiğimi alıyor, iki parmağının arasında tutuyor. Bu oyunu hemen hatırlıyorum. Hala oynandığını unutmuşum, oynamayı da çok zaman önce bırakmışım. Küçük kız ise heyecanla oyuna devam ediyor, “Bir dilek tut” diyor. Gözlerimi sıkı sıkı kapatıp, bir dilek tutuyorum. “Dileğin uzunmuş” diyor gülümseyerek, “peki, alt mı üst mü?”. Ben de gülümseyerek, “alt” diyorum. Sabırsızlıkla oyunun sonucuna bakıyoruz beraber. Kirpiğim alt parmağının üstünde duruyor, “Dileğin tutacak” diyor sevinçle. “Tutacak” diyorum sevinçle. Hafifçe üflüyor kirpiğimi sonra. Müziği olduğu yerde bırakıyorum ve yolculuğun sonuna kadar, küçük kızla birbirimize gülümsüyoruz.”

Alıntıdır.

Lagom

“Basit ve gösterişsiz bir hayat tarzının hem akıl hem de vücut bakımından herkes için en iyisi olduğuna inanıyorum.”

“I believe that a simple and unassuming manner of life is best for everyone, best both for the body and the mind.”

The world as I see (Einstein, 1930)

İsveçte Malin’le  beraber bir kafe’ye girdik. Kahve siparişlerimizi verdik. Ardından siparişi alan kız, bize süt ve şekeri nasıl istediğimizi sordu. Cevap hazırdı:
-Lagom.
“Lagom” ile tanışmam bu vesileyle oldu.
Ben İsveçce bilmiyorum. Lagom “az” mı “çok” mu demekti?
Malin cevap verdi: “Just the right amount, enough”.
Tam dilimize çevirisi yok ama anladığım kadarıyla; lagom “kafi” demekti. Lagom kararındaydı.
Bana sadece kahve de değil her şeyde geçerli kültürlerine işlemiş bir kelime olduğundan bahsetti Lagom’un.
Sonra biraz etrafıma baktım. Evlerin büyüklüklerine, arabalara, insanların yaşayışına, giyim kuşamlarına. Düzenli, temiz, sırıtmayan. Hemen her şey yeteri kadardı.
Etraftaki çoğu şey “Lagom”du gerçekten. Yaşamlar makul düzeydeydi.
Kimse kendini olduğundan daha “….” göstermeye, sokaktaki hiç bir araba modeli birbirinden daha olmaya çalışmıyordu.
Mesela bir yere yürüyerek gidilebiliyorsa bisiklete binilmez, bisikletle gidiliyorsa metroya koşulmaz ya da arabanın kontağı açılmazdı.
Ya da partide tanıştığın ve hoşlandığın bir kıza bile ilk başta yemek teklif edilmezdi o yüzden. İlk “fika” yani kahve içme teklif edilirdi. Çünkü birbirini tanımayan iki insan için yemek fazla ciddi, fazla uzundu. Eğer kahve içerken elektrik alırsanız, sonra yemek için randevu verilirdi. Zaman ilişkilerde bile makul şekilde kullanılıyordu.
İnsanlar kendilerini kaybetmek isterlerse bile bunun için buna göre düzenlenen makul cuma ve cumartesi geceleri vardı.
Asırlar önce “Her şey zehirdir, mühim olan dozdur.” demiş toksikoloji (Zehir biliminin) kurucusu Paracelsus.
Bilmiyorum şu an bu topraklarda esamesi okunur mu ama,
“Lagom” sanki kafi dozdu.
Şimdi  ise hep “daha”sı var.
Neyse,  kahveye gidiyorum şimdi, bu kadarı kafi…
Esenlikle,
uee
PS: yemeğe de gittik 😉

Mozart of Chess

Magnus Carlsen.
Küçüklüğünde otizm teşhisi konmuş. Ailesi buna çok üzülmüş, kardeşinden santrancı öğrenip onu bir ay içinde yenecek hale gelince bunda bir gariplik olduğunu anlamışlar.
Magnus, hakkaten garip bir hafızaya sahip. Yüzü duvara dönük 10 santranç maçını aynı anda oynayabiliyor. Hem de  genelde hepsini kazanarak.
13 yaşında ailesi çok çaba sarfederek (para falan bulup) bir turnuvaya sokup,  onu zamanın dünya şampiyonu Kasparov ile karşılaştırmaya çalışıyorlar. Kasparov o zamana kadar hiç o kadar küçük bir çocukla oynamadığından fazla sallamayıp maça bayağı geç geliyor. Maç sırasında da tam tersi Magnus inanılmaz sıkılıp yandaki maçları izliyor.
Bu maçı ilk defa izlemek gerçekten çok zevkli, kasparovun hemen ortamdan ayrılışı, insanların şaşkınlığı için:
Bu maçtan sonra bu çocuğun içindeki cevheri gören kasparov onu eğitmeyi teklif ediyor. Ve artık usta-çırak oluyorlar.  Yıllar sonra neden beraberliği kabul ettin diye sorduklarında “çünkü karşımda kasparov vardı diyor”.
Şurada da daha o yaşta eski dünya şampiyonunu alt ediyor ve hemen ardından hakkında konuşuyorlar:

Santrançta “Elo rating” diye bir puanlama sistemi var. Böylece dünyanın her yerindeki oyuncuların seviyesi 3 aşağı 5 yukarı belli olup, oyunculardan karşılaştırmalı bir lig yapılabiliyor. Buna göre 2000’in üzerinde isen iyi oyuncusundur. Belli bir puanın üzerinde isen master (2200-2399),Türkiyenin en iyileri bu seviyelerde genelde.  2500 ise grandmaster seviyeleri. 2700 ise grand grandmaster ve bunlardan dünyada pek yok. 2800 isen artık Dünya şampiyonusun.  2800’in üzerinde altı insan var şimdiye kadar. Bunlardan ikisi hayatta. Kasparov ve Carlsen. Magnus şu anda gelmiş geçmiş en yüksek Elo puanına sahip. 2882.

Bu çocuğun özelliği, oynadığı hiç bir oyunu bir daha unutmuyor olması. Hafızasında onbinden fazla oyun olduğu söyleniyor. Düşünsene, milyonlarca ihtimal. Bunu canlı yayında test ediyorlar ve oyunun orjinalde oynandığı tarih dışında hepsini doğru hatırlıyor. Delilik. Gerçekten delilik.
En garip özelliği fazla düşünmeden oynaması. Yapacağı en doğru hamleyi hemen hissettiğini söylüyor. Sonrasında ise onun doğru olduğuna emin olmak için zaman harcıyorum diyor. Karşısında millet dakikalarca uğraşırken, o kalkıp başka oyunlarla felan ilgileniyor bu yüzden. Çok gıcık değil mi:?
Topalov adında ünlü bir santranç şampiyonuyla final mücadelesinde önce açık verip, sonra onu yeniyor. Oyun bittiğinde de Topalov’a kendisini nasıl yenmesi gerektiğini anlatıyor:))
Bir de, bir de şimdiye kadar ki dünya şampiyonlarının hepsinin genelde bir üslubu var. Hepsinini bir oyun tarzı var. Karpov, kasparov açılışları var adamlarını ismi ile anılan. İşin bir değişik yanı da Magnus’un böyle bir açılışı yok. Oyuna başlarken hiç sallamıyor diyorlar bu adam için. Rakibini hataya zorlayarak oyunu alıyor genelde. Sürekli baskı yapıp, oyunu fütursuzca domine etmeye çalışıyor. bir uslubu olmadığından fazla sevmiyorlar dolayısıyla Magnusu. Bunu rastgele açılışları onun iyileştirilmesi gereken tarafı olarak görenler de var, onu bu yüzden hiç sevmeyenler de. Tabi bunu zerre umursamıyor.
Yani tarzı bi tarzının olmaması.
Şimdilerde Magnus hala dünya şampiyonu ama elo puanı düştü. Bunu bilerek yaptığı söyleniyor, sponsorların dikkatini daha fazla üzerinde tutmak için. Şımarmış- esikisi kadar ilgilenmiyor olabilir bence. Doğru da olabiilir. Çünkü kaybettiği maçları genelde aptalca bir hatadan değil süreden felan kaybediyor. Karizmayı çizdirmiyor.
Son olarak santrancın blitz diye bir versiyonu var. Yıldırım santranç diyorlar. Çok hızlı oynanan ve her kişinin hamlesinin belli bir sürede (3 ila 15 dakika) bitirmesi gerektiği bir santranç şekli.  Haliyle Magnus düşünmeden oynadığı için Blitzde de dünya şampiyonu bir kaç senedir. Aşağıda bu adamın yıldırım santranç oynayışını da görebilirsin:
Yani bu adam da böyle bir adam hakkaten. Gerçekten aykırı. Şimdiye kadar bu spor hiç popüler değilken, şimi Sponsorlar peşinde dolaşıyor. Santrancı hiç olmadığı bir köşeye taşıyor kendi kendine.
Son olarak bir de hakkındaki kısa videoyu paylaşıp, bu günkü paylaşımımı bitiriyorum.
Yine en sevdiğim bölümü en sona sakladım. Magnus’a soruyorlar:
-Senin Santrancın Mozartı olduğunu söylüyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsun?
-“May be but Mozart ever asked how he does this?
i would be very impressed if he had a good answer to that.
Because it comes very natural to me. it is what i do…
Tanrı müziğini duyurmak için Mozart gibi küçük tıfıl bir adamı seçmiş herhalde,
Ve şu küçük beyinlerle bile neler yapabileceğimizi göstermek için Magnus’u…
Bunun özel bir formülü olduğuna inanmasam da, bu kadar iyi bir seviyeye gelip şu bilince sahip olmak galiba en güzeli:
“It is what i do…”
Esenlikle,
uee

Kış: Arılar ve Atlar

Eşek arısının hikayesi esasında eski zamanlarda okuduğum bir triathlon hazırlık kitabından alıntı. Okuduğumda çok sevmiştim. Hayat ilginç. İnsanın belki de kişisel gelişim kitaplarında, Mevlana’da, Zen’ de, Psikoloji raflarında aradığının bir triathlon kitabında karşısına çıkması ilginç. Tesadüf değil ama. Öyle bir şey yok. Hiç olmadı.

 Evet. Hikaye NASA’ daki bilim adamlarının  eşek arılarının aerodinamik yapısını incelemek istemeleri ile başlıyor. Neden? Çünkü kendi gövdesine nazaran bu kadar küçük ama bir o kadar verimli kanat yapısını ve hareketlerini çözerlerse uzayda çok daha az enerjiye ihtiyaç duyan çok daha uzun mesafe giden araçlar üretebilecekler. Bence doğanın diliyle her şey konuşulabilir zaten (Ki Gaudi’nin sözüdür).  Gerçekten ilk modellemeler başarısızlıkla sonuçlanıyor. Analizler, hipotezler, deneyler, ölçümler, karşılaştırmalar, tartışmalar… Hepsi bir sonuca çıkıyor. “Eşek arıları uçamaz”. Ne yapsalar, eşek arısı gibi büyük bir gövde o kanatlarla nasıl uçuyor ispatlayamıyorlar.

 Allahtan eşek arılarının bu çalışmadan haberi yok diye devam ediyor yazar. O küçük ve aptal görünen arı; kendi dünyasında, kendi uçma inancıyla, fiziğin bütün söylemlerine inat; kanatlanmış gidiyor.

Henry ford’un bir sözüyle devam ediyor hatta yazar:

“If you think you can, or think you can’t, you’re probably right.”

Mealen:

“Yapabileceğini ya da yapamayacağını, neyi düşünüyorsan; büyük olasılıkla haklısın.”

Eşek arısı yapabileceğini düşünüyor. Aslında bence düşünmüyor bile. O sadece uçuyor.

Evet hikayenin buraya kadarı bizim bildiğimiz kısmı. O yüzden ilk mottomuz “Think like bumble bee.”

Not: Bumble bee aslında yaban arısı demek ama ben eşek arısı demeyi tercih ettim 🙂

Hikayenin ikinci kısmı ise atlarla alakalı. Yarış atlarını bilirsin. Bilmiyorum bu konuya ne kadar hakimsin ama yarış atlarının aynı profesyonel sporcular gibi çok disiplinli ve sıkı bir antrenman ve beslenme programı vardır. Bizim küçükken yarış atlarımız vardı. Hatta birkaç tanesinin ismi benim ismimdi. Fırtına ümit:)  O yüzden okurken o manzara gözümde canlandı. Atlarımızın ne yediklerinde ne içtiklerine, hangi gün kaç dakika, hangi tempoda koşacağına, koşarken ki hava sıcaklığına, olacakları iğnelere, hangi sezon çok koşup, hangi sezon dinlenmeye geçileceğine o kadar çok dikkat edilirdi ki bence ben hayatım boyunca hiç o kadar kendime dikkat ve masraf etmedim. Hakikaten benden daha kaliteli besleniyorlardı. Atların da intervalleri, fartlekleri, güç antrenmanları, uzun koşuları, kısa hızlı koşuları, antrenman günleri ve dinlenme günleri vardı. Bu bakımdan koçları tarafından onlara özel yazılmış programları olan profesyonel atletlerden hiçbir farkları yoktu.

 

Ancak atletlerle aralarında önemli bir fark vardı. Atletlerden farklı olarak, hiçbir yarış atı bu hazırlık programını sorgulamaz.  Hiçbir at, onun koçu tarafından verilen antrenmanını yaparken ” bu yeterli olur mu?, acaba bu antrenman beni daha güçlü ya da hızlı yapacak mı?, Acaba bir dahaki antrenman için yeterli dinlendim mi?” diye sormaz. Bundan dolayı koşu tarafından ona önerilenden daha ekstra koşular yapmaz. Bundan dolayı onların motivasyonu bugün kötü koştum,bugün hava soğuktu, dondum ya da bugün diğer günlerden daha yavaştım diye bir sebepten dolayı asla düşmez. Umurlarında değildir. Ne antrenörleri ne kendileri bir günlük yavaşlıktan dolayı endişelenmezler. O yarış atları bir akış halinde performansları o gün ne olursa olsun yaşamlarına devam ederler. Çünkü koçun programı bellidir. Antrenmanlar süreklidir. Akış o koçun varlığıyla sürekli ve stabildir. İşte bu hazırlık yarış atının o önemli koşuda dereceye girmesini sağlar.

 

İkinci fark ise yarış günü. Yarış günü de atlar atletlere benzer şekilde gergin ve heyecanlı olurlar. “piss like racehorses” terimi de buradan gelir. Atlar ne olacağını, o günün “d-day” olduğunu bilir (bkz. D-day :2. Dünya Savaşı Normandiya çıkartması). Ancak hiç biri bu gerginliği diğer yarış atlarına bakarak gereksiz yere büyütmez. Hiçbir at başka bir ata bakarak onun bacakları ile dalga geçmez. Onların tek amaçları vardır. Koçları tarafından hazırlandığı o yarışta en iyisini koşmak. Daha hızlı, daha güçlü ve daha yalın. Ve gerçekten at yeteri kadar iyi ise, koçu da bu konuda güzel bir programa sahip ve iyi bir yol arkadaşı ise bu gerçekleşir.

 

İşte yazar, bölümün sonunda bu ikisini birleştirir. Eğer triathlon gibi multisport bir alanda ya da genel olarak hayatta başarılı olmak istiyorsan bir eşek arısı gibi düşünmelisin. Hiçbir şeye kulak vermeden, kendine inanarak, zaten yapmak istediği şeyi yaparak.

 

 İkinci olarak ise bir şeyi istiyorsan ona hazırlanmalısın. Ama bir yarış atı gibi hazırlanmalısın yukarıda bahsettiğim gibi. Bir koç tarafından. Seni bilen ve senden anlayan birilerinin varlığında. Beraber alarak bazı yolları. Mukayese etmeden, yola çıktıktan sonra sorarak ama sorgulamadan,  koçuna kulak vererek, onun dediklerini dikkate alarak, başka atlarla uğraşmadan…

Bu günlerde yaptığımız sıfır derecenin altında koşulan kilometrelerden, yapılan antremanlardan tutun da,

Normal hayatta elde etmeye çalıştığımız hedefler için tek bir cümle akılda kalsa aslında; hedefe ulaşmışımdır bu yazıda:

“Think like bumble bee, Train like race horses.”

Eşek arısı gibi düşün (düşünme!), yarış atı gibi hazırlan…

Esenlikle

uee

Kaynak:  The Triathlete’s Training Bible, 3rd Ed. by Joe Friel

MAHKUM

Dünyada bir sürü hapishane var. Peki nedir Alcatraz’ı bu kadar ünlü yapan?

Kaçmasının zor, şartlarının ağır olması mı?

Şu anda müze olan ünlü hapishaneyi gezdiren rehber adam cevap veriyor:

-Şüphesiz hem Amerika’da hem de dünyanın başka bir yerinde Alcatraz’dan çok daha çetin, kaçması çok daha çetrefilli hapishaneler var.

Alcatraz’ı ünlü yapan şey. bulunduğu adanın San Francisco şehrine yakınlığı. O kadar  yakın ki, mahkumlar şehir hayatında olan biteni, kahkahaları, kutlamaları, şölenleri  her gün duyup,görebiliyor.

Her gün ama her gün o seslerle, o şehir siluetiyle ellerinden nelerin, hangi özgürlüklerin  alındığına şahit oluyorlar.

Şimdiye kadar gördüğümüz, bildiğimiz, yaşadığımız değil mi zaten kafamızdaki duvarları sıvayan?

Düşündüğümüz kadar köle, düşlediğimiz kadar özgür bir adada yaşıyoruz işte o yüzden.

Köleliğe ya da özgürlüğe hükmü verilmiş mahkumlar gibi,

Duvarları kendinden…

Esenlikle

uee

 

 

 

 

 

 

Yeşil Çimenler

Hem sever, hem üzülürüm dinlerken. Dinlenirim bazen de…

Binlerce kez dinlemişliğim vardır herhalde.  Şarkı zaten güzel de; sözleri…

Ölen sevgilinin ölümsüz hikayesi. Belki de son ama en son hediyesi, isteği, dileği…

“Bir insan nasıl ayrı iken birlikte olur, Sevgi boşlukta nasıl var olur?” Anlatır sakince.

Evet. “Transcience”. Fanilik. Geçicilik. Süresizlik aslında. Son zamanlarda çok ama çokça rastlıyorum bu söze. Tesadüf değil tabii ki. Lügatımda tesadüfün üstünü çoktan çizdim . “On transience” diye bir makalesi var Freud’un. Arkadaşıyla çok güzel çiçeklerle dolu bir bahçede dolaşırken arkadaşının bir anda hüzünlenmesinden ve bunların bir gün yok olacağı düşüncesiyle yas tutmasından bahsederek başlıyor. Freud’a çok güzel şeyleri yaşarken gelen bu fanilik düşüncesi iki farklı hisse yol açar: Bir tanesi arkadaşınınki gibi keder ve matem ve diğeri de isyan. İnsan böyle güzel renklerin gözlerinin önünden gideceğin, kışın geleceğini, güzel olan şeylerin biteceğini kabul etmek istemez der. Ama geçer…  İşin bir de diğer tarafından bahseder. Bu fanilik matemle birlikte bir şeyler daha olduğunun farkına varmamızı sağlar. Hiçbir şeyin kesin ve ölümsüz olmadığının ve bizim kısıtlı zamanımız olduğu gerçeğinin. İşte bu anlayış aynı bu sonlu zaman diliminden aldığımız hazzı da arttırır. Çünkü her şey biter ve bu gerçek bizi bitmeden akışa bakıp daha fazla lezzet almamıza iter. 

Burada Gazali aklıma gelir: “Say ki öldün; yalvardın, yakardın, sana bir gün daha verildi.bugünü o gün bil, öyle yaşa!“. Dikkat edin.  Bu her günü hayatınızın son günüymüş gibi yaşamak ile aynı şey değil. Kesinlikle bir “Carpe Diem” değil. Gazali daha öteden sesleniyor. Gidip tekrar geri gelmekten…

Sadece bir gece açan çiçek, sürekli açık olandan daha az güzel değildir çünkü.  İnsanın bedenindeki ve yüzündeki güzelliğin giderek gözden kaybolacağı gerçeği bile taze bir tebessüm vermeli o an yüzümüze. O güzel gözlere. Çünkü Freud’a göre güzelliğin ve mükemmelliğin değeri o maddenin kalıcılığında değil, o anın bizde uyandırdığı hislerdedir.

Peki ya o çiçek, o obje, o kişi gidince? Yine aynı makaleye göre savaşın bitişi gibi olur. Kendi kırılganlığımızı keşfedişimizden başka bir şey kalmaz belki elimizde.  Yıkımın ardından daha temelden bir yapım başlar muhtemelen. Hislerimiz  solan çiçekten sonra daha taze bir çiçeğe geçer. Yok olmaz ama; ya şekil değiştirir ya devam eder. Kaybettiğin her şey bir gün sana başka bir surette geri döner.  Ve artık aynı bu sözlerde bahsedilen gibi “Hiçbir zamandan ondan bağımsız olamazsın, İçindeki bir kabarcık gibi süzülecek, Hiçbir zaman elveda demeyecek, gökyüzünü tarifleyecek.”

Bu şarkı gibi bir geçiş olur işte. Toprağın altına geçer en sevdiğin önce. Üzerinde yatılır, üstü temizlenir. Sonra ağaç olur. Gölgesinde oturup trenler seyredilir. Gökyüzünün nasıl olduğunu anlatırsın ona.  Gökyüzünün düşer sonra sözlerin üzerine. Böylece sevgi ayrılır madde ile. Ve seyahat eder özgürce.

“boşluğa karıştım ben

uçuyorum artık havada,

gölgemde dur,

artık herşey benden oluşuyor.”

 

Ve artık  kafanı koyduğun her yer artık evin olur…

 

Esenlikle,

uee

Burkina Faso

Batı Afrika’da burkina faso diye bir ülke var. Arada bizim kanallarda iç savaş haberleriyle yer alıyor. Burkina kelimesi Afrika’da kullanılan yulan dilinde “onurlu” anlamına geliyormuş. “Faso” ise kendi dilleri olan mori dilinde “insanlar” anlamına geliyor. ülke adı ‘onurlu insanların ülkesi’ anlamında. Ne güzel isim değil mi? Evet buraya kadar her şey çok güzel.

Ama “Burkina Faso” yeryüzündeki en fakir ülkelerden bir tanesi. Okur yazar oranı da aynı şekilde çok düşük. Yeryüzündeki okuma yazma oranı en düşük yer. Buna rağmen eğitim ücretli. Bundan dolayı kimse istese de kolay kolay senelik 65 amerikan doları verip okuyamıyormuş. Üstelik ortalama yaşam ömrü 50 seneyi geçmiyormuş.

Bunu okuduğumda yeniden düşündüm. “Gerçekten  burkina (onurlu) faso (insan) mıdır?” diye.
Bence bu ülkeyi bu hale getirip üstüne bu ismi verenlerin yeryüzünün en iki yüzlü,onursuz ve en şerefsiz insanları olması lazım.
Bunu yazdığım topraklarda yaşananlar da cabası…
Yeryüzünde adalet aramak artık sesini unuttuğumuz bir sevgili gibi.Konuşsa da tanımayacağız sanırım artık kim olduğunu…
Hiç bir yerde yazmasa da sessizce ama içten burkina faso olarak kalmamız dileğiyle.
Esenlikle
uee
Dipsiz nor: Şarkı o topraklardan çıkmış ve yine o toprakların hastalığı ile bu dünyadan ayrılmış Viktor Deme’ye ait. Okuyup, bu güzel katkıyı yapanlar hep var olsunlar…

Sessiz

 

sessiz oturabilir miyiz seninle?

aramızda yaprakların hışırtısından,

ve ceylanların hayata çıkışından

başka bir ses olmadan.

beni sessiz de sevebilir misin?

yağmur almış toprağı

ve üşüyen kainatı dinlerken,

araya dünya sözleri karışmadan.

biliyor musun çekirgelerin,

unutulmuş ülkelerin,

kahrından kuruyan nehirlerin

diliyle konuşabilirim seninle!

duyabilirim seni hiç konuşmadan.

kalbinin atışlarını duyabilirim

içinde bir yaz gezmesine çıkan çocuğu

ve dudağın en uzak sokağında

biriken dilini hayatın

sökebilirim, öğrenebilirim

sözcükler bağırtılar klaksonlar

ona karışmadan.

ay sesiyle, gün sesiyle, gül sesiyle

tırmanırım kalbinin tepesine ve işte,

zakkumların diliyle konuşabilirim seninle.

rüzgarın ve acının bildiği dilde

acelesiz, hiç yarışmadan,

sessiz oturabilir miyiz seninle?

K.Sayar

En önemli koşu

Armağan tüm koşu ekibine yılın bir özeti için , 2015 yılında yarıştığımız yarışlardan bizim için en anlamlısını sormuş.
Ben de düşündüm. Benim için en anlamlı yarışı, en önemli madalyayı seçmek gerçekten hiç kolay değil. Hepsinin farklı bir zorluğu, farklı bir güzelliği, farklı bir anlamı var. Hepsinin bendeki hissiyatı ayrı güzel.
Yılın başında Antalya’da sarılı ayağımla kendi en iyi yarı maratonumu koşmuştum mesela… Sakatlığımdan dolayı bu koşuya tamamen yüzerek hazırlanmıştım, bittiğinde parmaklarım hep kanamıştı. Dayanma gücü tavandı.
Daha sonra ben dahil kimsenin  Berlin’de bu dereceyi alt-üst edeceğinden haberi yoktu. Döndüğümde artık 1:25’lik bir yarı maratonum vardı. Kondisyonum orada sınıf atlayacaktı.
Sonra baktım eğlenceli gidiyor, Türkiye’de ultraların başlangıç noktası İznik’te güle oynaya inanılmaz manzaralarda zıpladım, son kilometrelerde eskort kız takip edene kadar farketmesemde, bitişte kürsüye çıkacaktım.
Derken Sapanca da daha koşuya başlamadan yazılarını okuduğum, duayen deyip takip ettiklerimin bu sefer canlı ayak izini takip ederek, onlarla ultra koşarken bulacaktım kendimi. Hoca bildiğin insanların ayak izlerini takip edebilmek…. Bir şeyleri doğru yaptığımı hissediyordum.Çok farklıydı.
Bu da yapılır mı derken;, Ürgüp’ten çıkıp Erciyes’in tepesine karbon atım “Çat kapı”yla 90K’lık bir mesafeyi çok da zorlanmadan çıkabilecektim. Bir ilçeden bi başladık,çat-kapı başka bir ilde, heybetli bir dağdaydık.
Artık “zor”un tanımı değişmişti zaten. “Zor” zaten zevkliydi.
Esas “Zor” ise yaparken sevmediğin bir şeye verdiğin isim olabilirdi.
Olmak istemediğin bir şeyi sürekli olmaya çalışmak hakikaten “zor” olurdu…
Ondandır, İstanbul’da Ruslarla ve Çanakkale’de Anzaklarla kulaç kulaca boğazlar kolayca geçilecekti…İkisi de farklı akıntılı, ikisi de güzel bir tattı…
İstanbul’da adaların gezintisi dağ bisikletleri ile atılacaktı. Büyükada, Burgazada, Heybeli…O  patika yollar, uçtuğumuz merdivenler, gemiyi yakalamalar…İnanılmazdı…
Senenin başındaki uzaklar, sanki senenin sonuna doğru yakın,
Yapılamazlar bir hayli yapılır oldu,
Yılın başında gitmeyi planladığım “kasabadaki evin” bacasından tüten dumandan fazlasını görür olmuştum artık. Kapı oradaydı.
O kapının önünde, bu işi düzgün yaptığını düşündüğüm insanlarla yanyana gidebiliyor, yanlarında da zıplayabiliyordum artık,
Ardından bir kaç yarışta kürsüye çıkarak bunu pekiştirmiştim.
Sonra Gloria- Half Ironman dediler.  Türkiye’de ilk defa yapılan bu organizasyonun keyfini çıkarttık. Hem de tüm aksiliklere inat güzel bir dereceyle. İlk triatlon bir Half-Ironman olur muydu? Oldu işte. Bir şeyi kalbine kazırsan olur zaten.
Katılımıyla, kürsüsüyle bir sürü madalya kattım yani arşive…
Hiç yapmadığım şeyleri, hiç görmediğim yerlerde, daha önce katetmediğim mesaflerde…
Şimdi yine asıl soruya dönecek olursak:
2015’in en güzel koşusu hangisi ya da bunlardan hangi madalya benim için en önemlisi?
Bence bunların hiçbiri…
Benim en güzel koşum,
21 Mart Cumartesi günü Ankara ayazında, evimin hemen yanında ani bir kararla son anda katılmaya karar verdiğim, 5-6 K’lik bir sabah koşusuydu.
Çünkü madalya değil de bir “bumble-bee” kondu o gün omzuma.
O gün bugündür burada….
Esenlike,
uee

Ud ve Mızrap

Bugünkü yazıda geçen sene keşfettiğim, sonrasında ise benim müzik alışkanlıklarımı bayağı değiştiren bir gruptan sana bahsedeceğim.

Kendileri Le trio Joubran. Filistinli üç kardeş. 3 nesildir ud yapımcılığı ile uğraşan bir aileden geliyorlar. Hem zanaatkar hem de sanatkarlar. Bu olayı çok seviyorum. Çaldığın aleti yapabilmek mükemmel bir şey olsa gerek. Her kıvrımına hakim olduğun, bırak hakim olmayı her kıvrımını kendin verdiğin bir şeyi kullanmak ayrı bir haz verse gerek. Şahsen ben motorumun kendi bakımını yaptığımda bile ayrı bir mod’a sahip oluyorum. Adamlar ud’u kendileri yapıp kendileri çalıyor. İnanılmaz.

Filistinli olmaları dolayısı ile o toprakların havasını istemeden de olsa yansıttıklarını hissediyorum dinlerken.

Seninle, hakkında zamanında yazdığım aşağıdaki yazı ile birlikte paylaşmak istedim:

İşte bu şarkıda bence öyle bir şarkı,sanki bazı sesleri kulağıma sanki kalubelada çalınmış. Aynı insanlar gibi bazı ezgilerle de tanışıklığım sanki bu dünyaya gelmeden çok önceleri elest bezminde kararlaştırılmış.
Dinle. İşte öyle bu dünyaya gelmeden kulağa çalınan bir şey gibi masar. Udi ile Ud yapımcısının aynı olduğu; zanaatkar ile sanatkarın birbirine karıştığı yerler buralar.

Dinle. Her notasında yetiştiği toprağın acısı, kederi, hüznü var. Her telde kopan, kaybedilen o güzel canlar.

Dinle. Müzik ve inançla tartışılmaz. Ancak şunu hiç unutma dedi çocuk, dinlerin tarihi en kanlı tiranlıkların tarihinden bile daha az kanlı olmaz.

Dinle.Tam da bu parçanın doğduğu coğrafyada, inandığı şey uğruna fersah fersah uzak bir kıtadan gelmiş ve bir buldozerin altında kalarak can vermiş dünya güzeli bir kızın ölmeden önce annesine yazdığı son mektubun şu son satırlarını okurken dinle:

“…I should at least mention that I am also discovering a degree of strength and of basic ability for humans to remain human in the direst of circumstances – which I also haven’t seen before. I think the word is dignity. I wish you could meet these people. Maybe, hopefully, someday you will.”

Dinle. Belki mızraplarının ucu ateşten. ama o topraklardan çıkıp da, yürek dağlamamak ayıp olurdu zaten…

PS:

Kalubela:inanışa göre, insan ana rahmine düştükten 40 gün sonra vücuduna ruhun üflendiği an.

Elest Bezmi:kur-an’ı kerim’de anlatılır ki: Allah dünyada hiç bir şey yokken, hatta dünya yokken, ruhlar alemini yarattı.sonra bütün ruhları bir araya toplayıp sordu,elestü bi- rabbikum? yani: ben sizin rabbiniz değil miyim? ruhlarımız bu soru karşısında ‘kalu: bela’ dedi: ‘sen bizim şüphesiz rabbimizsin’.. bu meclis varlığın ilk toplantısıydı.bütün ruhlar orada şahit tutuldular, ta ki dünyaya gelip bir bedene girdikleri vakit sözlerinden dönmesinler… ezel bezmi’nde yan yana olanlar, birbirlerini görenler, konusanlar; bu dünyaya geldiklerinde de yan yana ve yakın olurlar… (aşk, işte o ezel gününe dayanır)

Esenlikle,

uee

Çingeneler

Sabah gelirken bir Barcelona şarkısı dinledim. Söylediğim gibi kendisi aslında güneyden ama zamanında tüm o coğrafyayı şenlendirmesini bilmiş bir adam.

Gitaristimiz paco bu sefer. Vicente’nin hocası, Camaron’un öğrencisi. Bir nevi ara kuşak yani. İkisini de andırır çalarken zaten.

Onun vefatında zamanında aşağıdakini yazmıştım.Paylaşmak istedim:

“…

Bugün yeryüzünden büyük bir müzisyen göçtü dostlarım. Kendisi yaşayan gitaristlerin hilafsız en iyilerinden biriydi. Rodrigo’nun gitar konçertosunu kendisine çalıp, beğendirendir. Zaten eksiksiz çalan çok az insandan bir tanesiydi… Her dinlediğimde bu adam nasıl bu kadar güzel ve nasıl parmakları bu kadar hızlı derdim. Camaron sayesinde tanışmıştım. Bir arkadaşım ilk dinlettiğinde 3 kişi çalıyor zannetmiştim. Şimdi onun (Camaron’un) yanına gitti. Onun da vefatında İspanya’da bir sokak çingenesi için genel yas ilan edilmişti. Cenazesine milyonlar katılmıştı. Böyle büyük adamdır bu adamlar. Paradan puldan değil cenazesine gelen milyonlardan anlarsınız büyüklüklerini. Bayraklar bile yarıya indirilir Paco’lar için. Keşke herhangi ama herhangi bir şeyi onun gitarı çaldığı kadar mükemmel yapabilseydim. Şans değil tabi bu işler. Sizden daha iyi kimse çalabilir mi diye sorulduğunda “ben günde 8 saat çalışıyorum biri çıkıp 8 saat 15 dakika çalışırsa her gün, benden daha iyi çalar” demiştir. Artık Camaron’la beraber başka dünyalarda huzur içinde yatsınlar. Ya da orda da gitarı ağlatıp, Flamenko çalsınlar…

Zaten Çingeneler ölüme ağlamaz, ellerini çırpar ve şarkı söylerler.

…”

Esenlikle,

uee

Rıvers of Babylon

Bundan 2500 yıl öncesi. Babil kralı Nabukadnezar israiloğullarını Babil’e sürgüne gönderir. Böylece İnsanlık tarihinde belki de ilk kez bütün bir ulus sürgüne gönderilmiş olur. Nabukadnezar (kısaca Nabu) Kudüsü yakıp yıkar. Hatta rivayet odur ki Süleyman’ın tapınağını (solomons temple) da yine kendisi yerle yeksan etmiştir. Ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan yahudiler, 70 sene sürgünde yaşamak zorunda kalır. Bu onların dünyaya bakışını, birbirlerine bağlılıklarını ve diğer toplumlara davranışlarını etkiler. Yine rivayet edilir ki ilk “diaspora” o zaman kurulmuştur. Zaten anlamı eski Helen’de dağılma anlamına gelmektedir. Dağılan bir ulus, bundan sonra nerede olursa olsun türküleri ve ilahileriyle bu olayı sürekli hatırlayacak ve birbirine sımsıkı sarılacaktır. Kapı dışarı edildikleri Yeruşalim (Jerusalem-Kudüs) ise artık onlar için farklı bir anlam kazanacaktır. O topraklar, en büyük sevinçlerinin üzerinde tutulacaktır.

Bu olay kitab-ı mukaddesde (eski ahit bölümünde) şöyle anlatılıyor ve okuyunca şimdiki yaşananların kökleri nerelerde imiş insan hayret ediyor:

“Babil nehirlerinin kıyısında oturduk ve Sion’u hatırladığımızda ağladık. İçindeki söğütler üzerine harplarımızı astık.Çünkü orda bizi sürgün edenler bizden bir şarkı istediler. Ve bize acı çektirenler bizden şenlik istediler. ‘Bize Sion şarkılarından birini söyleyin’ dediler. Tanrı’nın şarkısını yabancı topraklarda nasıl söyleyebiliriz? Eğer seni unutursam ey Yeruşalayim Sağ elim hünerini unutsun Eğer seni anmazsam, Eğer Yeruşalayim’i en büyük sevincimin üstünde tutmazsam Dilim damağıma yapışsın.”

 

İşte bu şarkı aslında bir ilahi(hymn)dir ve şüphesiz ki tarih doğru okumasını bilenler için bir ibret kitabıdır.

Sadece saygıyla,

uee

 

Quo Vadıs?

Bugün yine yeni bir hikaye ile beraberiz. Menümde biraz mistik şeyler var. Kesin olarak kavrayamadığım şeyler. Esrarlı şeyleri severim zaten. Belki de bu yüzden psikoloji ilgi alanım. İnsanın hareketleri ve düşünceleri arasındaki biraz biyolojik, az biraz kimyasal, az çok sempatik, kimi zaman nevrotik bağlantılar hep dikkatimi çekmiştir. İnsanlık olarak her gün yeni bir çekmecesini açtığımız gizemli dolaplar bunlar… Belki de Heisenberg’in belirsizlik ilkesinde dediği gibi “hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğimizi kesin olarak bildiğimiz şeylerden biri”. Bu ifadeyi de çok severim. “Hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğimizi kesin olarak bildiğimiz şeylerden biri.” O bunu atomun hem yerini hem de hızını aynı anda bilemeyeceğimiz konusunda söylemişti. Ben de burada insan için söylüyorum.  Hatta aslında bilemesek de öğrenmeye çalışmanın çok güzel olduğunu düşünüyorum. Aslında yolun kendisi değil miydi zevkli olan. Evet bunu bize belki okulda öğretmediler. Nice önemli şey gibi. Ama Murakami’nin de dediği gibi:  “okul, işte öyle bir yerdir. Okullarda bizim öğrendigimiz en önemli şey, en önemli şeylerin okullarda öğrenilemeyeceği gerçeğidir.” Her ne kadar bizim gibi belki de haddinden fazla okuyan insanların yüzüne belki de tokat gibi çarpan bir cümle olsa da kısmen hak verdiğimi söyleyebilirim. Bu konu zaten yine çok okuyanlar tarafından  Dunning-Kruger sendromu gibi çalışmalarla da ispatlanmış durumda. Hal böyleyken dilersen bu bahsettiğim yarı mistik alemlere dalıp egolarımızı biraz kenara bırakalım.

Quo Vadis? Diye sorar İsa. “Nereye gidiyorsun?” Aslında bu tekrar tekrar farklı yerlerinde sorulur semavi kitapların belli satırlarında. Aslında hikayeden anladığım kadarıyla İsa havarilerinden Petrusa cevap vermiştir bu deyişle:

16: 5 – “Şimdiyse beni gönderenin yanına gidiyorum. Ne var ki, içinizden hiçbiri bana, ‘Nereye gidiyorsun?’ diye sormuyor.

Aslında dahası varmış:

Bizim Aziz peter, imparator Neron’un zulmunden kurtulmak için Romadan kaçarken yolda İsa peygamber ile karşılaşır ve ona ”quo vadis?” diye sorar, buna karşılık isa peygamber: ”Romaya, yeni baştan çarmıha gerilmeye gidiyorum, zira sen benim kurtaracağım insanları terk ediyorsun” diye cevap verir.

Kuran’da da  buna benzer”el fela ya kedun” diye bir ibareye sıkça rastlayabiliriz mesela. “Ne kadar az düşünüyorsun!.”

Basit bir nereye gidiyorsun sorusunun beni getirdiği noktaya bakar mısın? Nereye gittiklerini bilen ya da bildiklerini zanneden yollarından birkaç insan var ki onlara “adanmışlar” diyorum ben kısaca. Bu bahsettiğim öyle bir adanma ki canlarını bu uğurda heba etmekten zerre çekinmemişler. İnsanın kendi canına kıymasını tabii ki tasvip etmiyorum. Ama kendi canına bile kıyacak duruma gelen psikolojiye işaret ediyorum.

Bu adanma durumunun çok çeşitli sosyolojik nedenleri var tabi. Ama burada bunları sayıp seni sıkmayacağım. Bir insan Hasan Sabbah’ın vaad edilen cenneti için canına rahatlıkla kıyabilirken(egoizm), kimisi normal hayatta da silik olup, kendini yok sayarak, bulunduğu grubun içinde benliğini kaybedip çevresi için kendinden vazgeçebiliyor (alturism). Dediğim bunların sosyolojik ayrıntısına girip seni sıkmayacağım. Ama aşağıda sayacağım birkaç örnek var ki bence nereye gittikleri konusunda kendilerinin hiçbir şüphesi yok.

Bunlardan birincisi: Thich quang duc. Adının nasıl telaffuz edildiğini bilmiyorum. Bununla ilgilenmiyorum. Sadece Vietnamda ki faşizmi ve rejimi protesto etmek için üzerine benzini döküp kendini ateşe verdiği bir sahne var ki onu aklımdan çıkaramıyorum. Lotus pozisyonunda, hiç kılını kıpırdatmıyor yanarken. Bu nasıl bir benlik (ya da hiçlik) seviyesidir, nasıl bir bilince ulaşmaktır henüz kavrayabilmiş değilim. Nasıl bir insan hiç acı hissetmez? Nasıl sesini bile çıkarmaz cayır cayır yanarken. Ama kavradığım bir şey var. Ancak nereye gittiğini bilen bir insan bu kadar rahat can verebilir. Yolu belli olan biri. Kendini yolunda hiç eden biri. Adanmış bir insan son nefesine kadar yanarken hiç kıpırdamaz.

Gelelim, ikinci  ve son hikayeye. Bu hikaye esasen aşağıdaki şarkı (ilahi) nin hatırlanma hikayesidir.

Devrin en ünlü Melami mürşidi Sütçü Beşir Ağa, 90 yaşında, Sarayın emriyle Sarayburnu’nda boğdurulur (Melamiler aslında bir tarikat olmayıp, modern dünyanın inanç felsefesini asırlar önce benimsemiş bir grup. Genellikle kendilerini gizlediklerinden toplum içinde kim olduklarını göstermezler. Şarkının sözlerindeki “sayılmayız parmak ile” buna işaret etmekte) .  Bunun üzerine 40 ihvani saraya gidip bunun haksız bir infaz oldugunun ilan edilmesini ya da kendilerini de idam etmelerini söylerler. Sonunda onlar da idam edilirler.İdama giderken yolda bu ilahiyi söyledikleri rivayet olunur. (Sözlerdeki “Tükenmeyiz kırmak ile” de bunu anlatıyor)

Bu yol şüphesiz onlar için Allah’da yok olmak (fenafillah) ya da burdan gidip Allah’da var olmak (bekabillah) mertebesine giden yol olacaktır.

Evet hikayeler böyle. Bu ilahi ve rastlaştığım güzel mealiyle seni yalnız bırakıyorum:

***

Zahit bizi tan eyleme. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir ey zühtüne(ibadetine) güvenen. Hiçbir şey zannettiğin kadar değildir. Hiçbir şey hafsalanla sınırlı değildir.Onun için, ta’neyleme kimseye.Küçümseyerek bakma, küfretme. Hafife alma en hafif görüneni bile. Hafif sandığının altında eziliverirsin sonra.

Hiç ummazsın da, tek bir “hû” yeter buna..

Küçümsediğin kimin yolunda yürümekte veyahut kimi himaye etmekte bilemezsin. “Her seher açılıp da solmayan”ın ahını alma sakın.O’nun ahı sana ağır gelir.. Taşıyamazsın.

*****

Biraz garibim di mi? Değişik şeyler paylaşıyorum.

Ama,

“Gören bizi sanır deli,

usludan yeğdir delimiz”

Hadi ben deliyim,

Siz nereye gidiyorsunuz ?

Sizin davanız nedir?

Esenlikle,

uee

Çingene Kızı

“Yaşamın, sana, bilmediğin anlamadığın bir dilde; yabancı, tanımadığın bir üslupta, şarkı söyleyen biri gibi gelecek: söylenen şarkı seninle ilgiliymiş, senden söz ediyormuş, sana söyleniyormuş gibi bir duygu duyacaksın hep; ama hep de, bilmediğin, anlayamadığın bir dilde, sana yabancı, tanımadığın bir üslupta olacak duyduğun…”

-oruç aruoba-

“gitana, que tú serás como la falsa moneda, que de mano en mano va y ninguno se la queda”

“çingene kızı sen elden ele gezen sahte para gibi hiçbir elde kalmıyorsun”

Mihr-ü Mah

Cihan padişahı kanuni sultan süleyman’ın ve büyük aşk’ı hürrem sultan’ın efsane aşklarının meyvesine verdikleri isimdir.

mihr-ü mah farsça da “güneş + ay” demektir. Efsanesi secde ettirir.

Büyüdüğünde mihrimah sultan’ın taliplerinden biri sarayın baş mimarı olanmimar sinandır…

Fakat kanuni biricik kızını rüstem paşa ile evlendirir ama bilinen odur ki sinan, mihrimah sultan’a deliler gibi aşıktır.

İstanbul’un en güzel yerlerinden birine, üsküdar’a, mihrimah sultan adına bir cami yapması istenir kendisinden. bu heybetli cami inşa edilirken bir yandan kendi aşkını anlatır sinan hiç şüphesiz ve eserine sanki eteğini giymiş bir kadının dış çizgilerini verir..

Padişah fermanı ile yaptırılan bir eserdir, ama sinan’ın söyleyecekleri bununla bitmemiş olacak ki…

Bu eserden 14 yıl sonra o güne kadar ilk defa, padişah fermanı olmaksızın,edirnekapı’da pek kimsenin ilgilenmediği ıssız, yalnız ama istanbul’un yüksek bir tepesine, sanki aşkının gizli, ıssız ve yalnızlığını ama bir o kadar büyüklüğünü haykırmak istermişcesine ikinci bir eser yapmaya koyulur mihrimah sultan’a…

Derler ki; cami mihrimah sultan’ın o duru, gösterişsiz ve bir o kadar asil güzelliğine istinaden küçücüktür ve sadece otuzsekiz metre bir minareye sahiptir. bir adet incecik kubbesinin üzerindeki 161 pencere ise iç güzelliğinin ne kadar aydınlık ve berrak olduğunu temsil eder. bu sayede gün ışığının her köşede adeta dans ettiği kadınsı edalı camide, içerideki

sarkıtlar ve minare kenarlarındaki upuzun işlemelerde de mihrimah sultan’ın o güzel ayak topuklarını döven,upuzun saçları tasvir edilmiştir.

İki caminin de yerleri; güneşin doğum ve batım yerleri tespit edilerek yapılmıştır.

Edirnekapı’daki mihrimah sultan camii’ni ve üsküdar’daki mihrimah camii’ni aynı anda görebileceğiniz bir yer seçilirse, günbatımında (elbette, yılın sadece bir gününde ki, o gün mihrimah sultan’ın doğum günü olan gece ile gündüzün uzunluğunun birbirine eşit olduğu yirmibir mart günüdür) göreceğiniz muhteşem manzara şudur:

Edirnekapı camii’nin tek minaresinin arkasından tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, üsküdar’daki camiin minareleri arasından ay doğar !

Eyvallahsızlar

“Kaybedecek hiçbir şeyin kalmadığında, hayatın karşısında ellerin cebinde durursun. Kimse için ruhunun önünü iliklemez, hiçbir şey için yüzünü naylon bir gülümseme ile ağrıtmazsın. Kimse için derbeder kalbinin saçakları gibi sarkan gömleğini içine sokmaz, onay mercilerinin hiçbirini iplemezsin. Mutlu musundur? hayır. Ama eyvallahsız olmanın da bir karşılığı vardır; içinde buruk, öfkeli, kesintisiz bir ahmak ıslatan yağmurla gezersin. Hiç durmadan “şirinlik” yapmak sana daha zor geliyorsa “eyvallahsız” olmayı seçersin. Bu “kaybeden” olmak, “tutunamamak” değildir; bu, oyunu daha başından bırakıp gitmektir. Kazanmayı bile reddetmektir. Kaybedenler “oyunu” hiç değilse bir kez oynamıştır; ama eyvallahsızlar oyuna hiç dahil olmamıştır.”

ece temelkuran

Stone Cutter

Once upon a time there lived a stone cutter, in a small village. All day long he worked hard, cutting the hard stones and making the shape which were needed by his customers. His hands were hard and his clothes were dirty.
One day he went out to work on a big stone. It was very hard to work and the sun was very hot. After spending several hours cutting the stone, he sat down in the shade and soon fell asleep.
After sometime, he heard sound of somebody coming. Walking up he saw a long procession of people. There were many soldiers and attendants and in the middle, in a palanquin, carried by strong people at the king .
How wonderful it must be to be the great king thought the stone cutter . How happy I would be if i were the king instead of a poor stone cutter.
As he said these words, a strange thing happened. The stone cutter found himself dressed in silk clothes and shining jewels. His hands were soft and he was sitting in a comfortable palanquin.
He looked through the curtains and thought, How easy it is to be a king, these people are here to serve me.
The procession moved on and the sun grew hot. The stone cutter ,now the king ,became too warm for comfort. He asked the procession to stop so that he could rest for some time .
At once the chief of the soldiers bent before the king and said Your Majesty, only this morning you swore to have me hanged to death if we did not reach the palace before the sun set.
The stone cutter felt sorry for him and ordered the procession to go on its way again.
As the afternoon wore on, the sun grew hotter, and the king became more and more uncomfortable.
I am powerful, it is true, but how more powerful the sun is, he thought I would rather be the sun than a king.
At once, he became the sun, shining down on the earth.
His new power was hard to control.
He shone too strongly, he burned up the fields with his rays and turned the ocean into vapour and formed a great cloud which covered the land.
But no matter how hard he shone, he could not see through the clouds.
It is obvious that the clouds are even stronger and more powerful than sun said the stone cutter, now the sun, I would rather be a cloud.
Suddenly he found himself turned into a huge dark cloud.
He started using his new power. He poured rain down on the fields and caused floods. All the trees and houses were swept away but a boulder, which once he had been cutting when he was a stone cutter was unmoved and unchanged.
However much he poured down on the stone it did not move.
Why that rock is more powerful than I am said the stone cutter now a cloud. Only a stone cutter could change the rock by his skill. How I wish I were a stonecutter.
No sooner he said the words that he found himself sitting on a stone with hard and rough hands.
He picked up his tools and set to work on a boulder, happily.

Jolene

Jolene esasında bir dolly parton şarkısı. Bence bir kadının bir kadına yazdığı en güzel şarkılardan biridir jolene. Üstelik öyle lezbiyence hislerle yazılmış bir şarkı da değildir. tam bir çaresizlik öyküsüdür.

dolly (esas kadın) sevgilisine delicesine aşıktır. mutlu giden ilişkileri, jolene isimli bir kadın* tarafından sallanmaya başlamıştır. dolly, sevgilisinin artık jolene’den hoşlandığını, onun için kendisini terketmek üzere olduğunu düşünmektedir. haklıdır da.. çünkü jolene her erkeğin hayallerindeki gibi neşe dolu, muhteşem bir güzelliğe sahip, tüm erkekleri etkileyebilecek kadar cazibeli ve egzotik bir hatundur. dolly bu hatunu tasvir ederken şöyle diyor “gülüşün bahar tazeliği, ses tonun yumuşacık bir yaz yağmuru gibi. ben ise seninle yarışamam bile”

“your smile is like a breath of spring
your voice is soft like summer rain
and i cannot compete with you, jolene”

adam artık sırılsıklam jolene’e aşık olmuştur. geceleri dolly ile birlikte yatıyor ama rüyalarında sadece jolene’i görüyor, uykusunda onun ismini sayıklıyordur. üzüntüsünden uyuyamayan dolly ise bu olanlara şahitlik ederek çaresizlikten ağlama noktasına gelmiştir. ama malesef bu durumu değiştirebilmek için yapabileceği hiçbir şey yoktur.

“he talks about you in his sleep
there’s nothing i can do to keep
from crying when he calls your name, jolene”

dolly gerçeklerin farkındadır. jolene gibi kusursuz bir kadın, sevgilisini ayartabilmek için her türlü donanıma sahiptir. istediğin her erkeği baştan çıkarabilirsin, ama benim sevdiğim adamı bana bırak. çünkü ben bir daha asla başkasını sevemem diye yalvarır dolly ve jolene’e şöyle seslenir: onun benim için ne demek olduğunu bilmiyorsun.

“and i can easily understand
how you could easily take my man
but you don’t know what he means to me, jolene
you could have your choice of men
but i could never love again
he’s the only one for me, jolene”

dolly artık jolene ile konuşmaya karar verir. mutluluğu ona ve onun vereceği karara bağlıdır çünkü.

“i had to have this talk with you
my happiness depends on you
and whatever you decide to do, jolene

jolene sana yalvarıyorum, benim erkeğimi alma.
yapabilirsin biliyorum, ama lütfen yapma.

jolene, jolene, jolene, jolene
i’m begging of you please don’t take my man
jolene, jolene, jolene, jolene
please don’t take him even though you can
jolene, jolene”

White stripes coverı güzeldir. Jack white ağlamaklı bir ses tonuyla söylediği şarkının nakarat kısmında seyirciye arkasını döner, davulun önündeki mikrofona geçer ve meg’in gözlerine bakarak jolene diye haykırır.

Orjinali:

Çok konuşulan white stripes yorumlaması:

Benim orjinali ile birlikte favorim:

Esenlikle,

uee

Remember, 5th of Nowember

İngiltere’deki büyük isyanın günü. Her yıl  5 Kasımda, V for vendettayı tekrar seyrederim, en azından bir parçasını. Ne güzel filmdir. Ama sana filmden bahsetmek degil amacım. Ne de isyandan…Bu filmin müziği konu olan.

Karşılıksız bir aşkı anlatan İsveç türküsüdür Herr mannelig…En beğendiğim iki versiyonunu seninle paylaşıyorum.

Hikayeyi kısaca özetlemek gerekirse:

Genç ve yakışıklı herr mannelig’i gören trol kızı aşık olur ve aşkını anlatır ona.tabi zavallı kız bilmez insanların dünyasında; erkek milleti sevmez kadının ilk adımı atmasını ilişkilerde…

Bu manneligin bir de kendi köyünde* görüştüğü bir kız da vardır (ki zaten kendisi genç kızların sevgilisidir, her kız iç geçirerek bakmaktadır, gerek cesareti gerek yakışıklılığı dillere destandır).

Ama trol kızı bilmez, o dağların kızıdır, ne bilsin medeni hayatı.

Trol kızı cesaretini toplar karşısına çıkar bu yakışıklı adamın ve der bozuk isveçcesiyle ” herr mannelig benimle evlenmez misiniz? sizin için herşeyi göze alırım, nolur evet veya hayır deyin.benimle evlenir misiniz , evlenmez misiniz?”.cevap bekler trol kızı, bu sırada evlenmeyi kabul ederse ona nasıl hediyeler verebileceğini anlatır.

Herr mannelig dinler tüm bunları, çıkarmaz sonuna kadar sesini ki trol kızı anlatsın, egosunu okşar tabi bunca sevilmek.bitirince herr mannelig cevaba başlar “bu hediyeleri kabul etmekten onur duyardım ancak…” .trol kızı bu “ancak” kelimesine takılmadan heyecanla bekler cevabı.”…ancak…siz hristiyan değil kötü bir trolsunuz evlenemem sizinle der”

Bunun üzerine trol kızı ağlayarak ve sanki cevabı duymamış gibi tekrar sorar “herr mannelig benimle evlenir misiniz?evet veya hayır bir cevap verin.evlenmez misiniz benimle?”…

O sırada atını başka yere sürmüştür bile herr mannelig, kızı arkasında bırakmış, boynu eğik ,kalp kırmanın verdiği huzursuzlukla köyüne doğru ilerler…

Trolkız hemen mağarasına kaçar bu üzüntüyle, o kadar büyük bir acı duyar ki kalbinde, öyle bir çığlık atar ki bu acıyla…tüm dağ sarsılır, ağaçlardaki tüm kuşlar uçar, hatta bu kuşlar trolkızın yanına gelir onlar da ağlarlar…ama kimse dindiremez bu troll kızın göz yaşlarını…

Herr mannelig ise muhtemelen düğün dernek yapıp, bi düzine çocukla aptal hayatına devam eder.

Haggard ise kendine göre yorumlamış ama bence çok güzel yorumlamış. İsyanı anlatmış. Trolün o çığlığını duyurmak için tekrar bestelemiş resmen.

Umarim sen de beğenirsin…

Esenlikle

uee

Summıts of my life

Pencere

Belki tavladan farketmişsindir. ‘Penc’ derler ya. İşte ‘Pencere’ farsçadaki ‘penc’ ten yani ‘beş-5-‘ten gelirmiş. Kelime anlamı “beşinci yol” sözlükten direk çevirince…

…İşte dört duvarın arasında sıkışanlara beşinci yol olmus hep bu pencere. İlginçtir herkes bir söze mecaz katar,  diğer sözlere benzetmeye çalışır şiirlerde şarkılarda… Teşbihlerin en beliğlerini yapmaya çalışırlar. Hâlbuki pencere de durum tam tersi. Asıl anlamı beşinci yol. Diğerleri ise sadece yan ya da yanlış kullanımı.

Bu kadar etimoloji bu hikâyeye yeter. Yoksa pencereden atlayabilirsin. İşte bugün bizden bir şarkı var. Çok başarılı bence. Bilmemen mümkün değil de hatırlatmak istedim sadece.

Bazen bağıra bağıra söylemek için birebir.

Foto ise çok tatlı bir italyan penceresi. Eski ama çok estetik durmuyor mu?

Bugün hikâye kısa ama basit.

Dört duvar arasında kaldığını hissettiğin o anlarda hep bir penceren olması dilegiyle…

Esenlikle,

uee

Davet

“Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor. Özlediğin, arzuladığın şeylerin hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini, bilmek istiyorum.

Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor. Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için, aptal gibi görünme riskini göze alıp alamayacağını bilmek istiyorum.

Saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye çalışmadan kederlerimizle yüzleşip yüzleşemeyeceğini bilmek istiyorum.

Yüreğin doğanın ritmi ve yaşama sevinciyle dolu bir sevdanın sınırlarına vardığında, o sınırları feda edip edemeyeceğini bilmek istiyorum.

Anlattığın hikâyenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Kendi ruhuna ihanet etmemek için bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratmayacağını bilmek istiyorum. İhaneti göze aldığın her seferinde, sonuçlarını ayakta karşılayıp karşılayamayacağını bilmek istiyorum.

‘Güven’ kelimesinin senin için ne ifade ettiğini bilmek istiyorum. Bazen sana karanlık gibi görünse bile, gelen günün içindeki o büyülü ışığı görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum.

Hatalarımıza fırsat verip vermeyeceğini, bir gölün kenarında durduğumuzda ‘gümüş ay´a benimle birlikte “EVET!” diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede yaşadığın ya da neye sahip olduğun beni ilgilendirmiyor. Keder ve umutsuzlukla geçen bir gecenin ardından, kırılmış, yorgun ve bitap, ayağa kalkıp kalkamayacağını; ‘çocuklar’ için yapılması gerekenleri yapıp yapamayacağını bilmek istiyorum.

Kim olduğun, buraya nereden ve nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor. Birlikte bir ateşin ortasında düştüğümüzde, gerektiğinde yanmayı göze alıp alamayacağını bilmek istiyorum.

Yalnız kalmaya katlanıp katlanamadığını bilmek istiyorum. İçinde yüreğinden başka tutunacak hiç bir şeyin kalmadığında, o amansız varlığını sevmeye devam edip edemeyeceğini bilmek istiyorum.

Bugüne kadar ne öğrendiğin, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor. Diğer her şey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum…”

Oriah Mountain Dreamer – “İnvitation”

Leaving Olympia

We are all born and someday we’ll all die. Most likely to some degree alone. What if our aloneness isn’t a tragedy? What if our aloneness is what allows us to speak the truth without being afraid? What if our aloneness is what allows us to adventure – to experience the world as a dynamic presence – as a changeable, interactive thing?

If I lived in Bosnia or Rwanda or who knows where else, needless death wouldn’t be a distant symbol to me, it wouldn’t be a metaphor, it would be a reality.

And I have no right to this metaphor. But I use it to console myself. To give a fraction of meaning to something enormous and needless.

This realization. This realization that I will live my life in this world where I have privileges.

I can’t cool boiling waters in Russia. I can’t be Picasso. I can’t be Jesus. I can’t save the planet single-handedly.

I can wash dishes.

By Rachel Corrie — January 20

Kuş ve Uçuş

 

Afrika’da bir zenci kabilesinde geleneksel olarak daha çocuk doğmadan ona bir şarkı atfederlermiş. Daha doğrusu anne çocuk sahibi olma kararını verdiği zaman onun için bir şarkı seçermiş. Bebek doğduğu andan itibaren o şarkıyı kulağına ismi gibi fısıldanır, sonra da herkes bebeği bu şarkı ile bilirmiş. İnsanlar özellikle kabilenin yaşlılari bebeğe hoşgeldin demek için seçtikleri bu şarkıyı ona söyler dururlarmış.

Öyle ki kişi artık ergenliğe geldiğinde kabiledeki herkes o şarkiyi ezberden bilirmiş.

İşte bu kabilede doğan çocuk önemli bir olay yaşadığında kaza, reşitlik, okula başlama vb. gibi herkes bu şarkıyı söyleyerek hayatındaki bu dönüm noktasını ona hatırlatırmış. Bu zamanla insanların birbirini onore etme şekli haline gelmiş.

Hatta ve hatta kabileden birisi suç işlediğinde, kabiledeki hemen herkes toplanır, suç işleyen insanı bir daire içine alır ve hep bir ağızdan o adamın geldiği şarkıyı söylermiş. Böylece cezalandırmanın aksine sevgi ve o kişinin kimliğini hatırlatmakla onu bir daha böyle birşey yapmaktan vazgeçirirlermis.

Şarkıyı duyan kişi, eski günlerini, çocukluğunu, eski masumluğunu, kim olduğunu ve bütün o çevresini hatırlar, yaptığı suçtan utanır ve bir nevi kendi kendine herhangi bir ceza olmadan rehabilite olurmuş.

Evet, biz belki afrika kabilelerinde yaşamıyoruz. Türkiye’nin başkentindeyiz. Modern denilen ama bazı ilkel dediğimiz kabilelerden bile öğrenilecek şeylerimiz olduğunu düşündüğüm bir dünya burası. Çok hızlı değişen bir dünya.Fıldır fıldır hızla değişen hayatta, hepimizin en azından bir ya da bir kaç şarkısı olsa mesela. Yolumuzda giderken aslında kim olduğumuzu hep hatırlasak.

Yine o kadim kıtadan bir şarkı var işte yukarıda…

“Kuş ölür, sen uçuşu hatırla!”

Esenlikle,

uee

 

A Story for Tomorrow

Ben gezmesini severim. Gördüğün gibi salak çocuktan salakça bir giriş daha… Kim sevmez ki? Ama ben boş boş gezmesini de severim. Tek başına çoğunda. Bilmediğim şehirlerde, ülkelerde, sokaklarda…Saçma sapan. Dağ bayır. Arka Sokak,ön cadde.  Börtü böcek (serbest çağrışım: kertenkelelerJ). Bazen tüm bu betondan yığınından kaçarak. Bazen velespitle…

Şu işin-gücün-toplumun atadığı bütün kıdem ve sıfat ve etiketlerden ayrılarak.  Son senelerde bir şekilde yapabildim bunu. Şimdi ise derin bir sükunet.

İşte onun oje şarkısı var bugün aklımda. Bedenim tutsak, aklım hala firarda…

Şarkı bilindik esasında. Eddie Vedder’dan “society”. Sözlerini bir dinlersen (belki çoktan dinledin), her kelimesini nakkaşlar işlemiş ve modern dediğimiz insan bence halen şu basit sorunun cevabını verememiş:

“There’s those thinking more or less less is more but if less is more how you keeping score?”

Bu şarkı soundtrack’ini yaptigi “Into the wild” film ile ünlü oldu. Belki bilirsin. O da her zamanımın filmlerindendir. Çok sordun ya düşüncemi hemen beyan etmek istedim. Filmle bütünleşti aslında parça. Bir baktım ki şarkının aslını çok daha önce başka bir abimiz söylemiş: Seninle orjinalini paylaşıyorum.

Her seyahat edişimde aklıma düşer…

Son olarak da bir klip gelsin:

 

İnsan basit bir klibi bin kere izler mi? Ama bak bu yarın icin bir hikâye.

Bak bakalim eğer istersen gerçekten… Sonra soralım kendimize:

Did you enjoy with your story?

Yolun, yol arkadaşların ve yolda karşılaştıkların güzel olsun.

Esenlikle,

uee

Zıtlık

 Zıtlık

Depresif etkileri olabilen bir haftasonu akşamı basit ama büyük vecizelerden biri ile oje albümümüzün başındayım.

“Her şey karşıtı ile bilinir.”

Sadeliğine hayranım bu sözün. O kadar doğru ki karşısında durup “-yok öyle olmayabilir” deme ihtimali bile yok. Hadi aslında öyle olmadığını bir düşünelim. Bu seferde yine karşı bir teori atarak-öyle olmadığını düşünerek- sözün kendisini doğrulayacağız. Çaktın mı dalgayı. Çürütmeye çalışmamız bile sözün doğruluğunu ispat ediyor. Allahım sana geliyorum…

Haydi siz sayın oje insanına bir güzellik yapalım, bu sözü çok yanlış bir “Depeche Mode” şarkısı ile anlatalım. Evet, şarkının adı “wrong”. Ne zaman dinlesem neşvesine kapılır giderim.

Bu kadar “yanlış”ın bir o kadar “doğru” kullanımıdır bu parça. Dört yanlışın bir doğruyu götürdüğü eğitim sistemimize inat, altmış yanlış bir doğruyu getirmiş. Evet 60 kere “wrong”geçiyor şarkıda..

O yüzden “wrong” vücut bulmuş, tez, antitez, sentezdir. Yin-yangdir, kötü çocukların da çok iyi şeyler yapabileceğinin belgeli kanıtıdır zannımca.

Ritmiyle, enstrumanlarıyla, sözleriyle insan eli değmiş en doğru işlerden bence.

Şimdi doğruya doğru derler ya, yoksa “yanlışa mı doğru?”

Dinleyip karar veriyoruz:

Okuduklarınız da hayatın kadar renkli olsun,

Ya da tam tersi…

Güzel renkler,

uee

Jezebel

Jezebel güzel ve kötü bütün kadınların sembolik temsilcisidir. Özellikle girizgahı ve hikayesi ile farklı bugünkü şarkımız:

Efendim gelelim hikayesine:

“…jezebel tevrat’ın krallar bölümünde hikayesi anlatılan, Tevrat ve İncil’de adı geçen en kötü yürekli ve günahkar kadın olma sıfatlarını elinde bulunduran kişidir. Jezebel sidonia kralı ethbaal’ın kızı ve israil kralı ahab’ın karısıdır, israil kraliçesi olmasına rağmen bir putperesttir ve o yörelerde popüler bir tanrı olmaya bir şekilde devam etmekte olan baalın kuludur. tüm israil’i baal’e tapmaya ikna etmeye çalışır, bu alanda türlü işkenceler uygular, daha da ileri gidip başkent samaria’da kendisine güzel bir tapınak inşa eder. israil kralı olarak bütün bunlara dur demesi beklenen ahab ise karısının işlerini sallamamaktadır. (sonra çok pişman olacaktır) tanrı bu bozacı ile şıracı ilişkisindeki çifti lanetler. önce ahab bade olur. bir savaşta düşmanın ortaya atmak maksatlı attığı ok şans eseri kralı bulur ve şans eseri tam da zırhının birleştiği korunaksız bölgeden tutturur. ahab güneş batana kadar kan kaybından ölür. kanlarını köpekler yalar. (köpek ayrıntısı önemli, devam edelim) jezebel başkötü olduğundan sona kalmıştır, jehu’nun üç adet eunuch’u tarafından yüksek katlarda yer alan bir pencereden atılır. akabinde yoldan geçmekte olan atlar tarafından paralanır ve cesedini köpekler yer. (söylemiştim köpekleri) kafatasını, ellerini ve ayaklarını ise bırakırlar. Bu kısım renkli ayrıntıyı elijah’a borçluyuz.

Bir inanışa göre kadınlar hala jezebel’in günahlarını ödemektedirler…”

Sakin günler

uee

Kutsal Aile

 

Evet efendim. Gaudi dedik.Subliminal bir sekilde alttan çaktırmadan dedik. Çünkü  Barcelona demek Gaudi demekti. Gaudisiz bir Barcelona’yı kimse düşünmemiştir herhalde. Ben düşündüm, Mimar Sinan’sız İstanbula benziyordu. Neredeyse Ankara olacaktı ki uyandım kabustan. Belki bilirsiniz Gaudi’nin hikayesini. Hocasının deli mi dahi mi yakında görecegiz derken bahsettigi çocuk Antonyo Gaudiymiş. Sonra ilk olarak katalanların simgesi gibi olan o sokak lambalarını yaptığında hangisi olduğunu konuşmadan anlatmış. Evet ilk eseri sokak lambalarıymış. Son eseri de La Sagrada familia. Aristokrasinin kol gezdiği, zenginlerin kendisinden boy boy ev siparişi verdiği yüzyılda baslangıcı (sokak lambaları) ve sonuyla (sagrada familia) aslında kimin için çalıştığını göstermiş. Bizim Ankaradaki garip heykelleri göz önüne getirince sokakta halk için yaptıklarının kadimliği ve zerafetini daha bir anlıyor insan. Zamanının çok ötesinde yaşamış o da Sinan gibi, Tesla gibi, Heisenberg gibi…Düşüncelerinin parlaklığı yıllar sonra farkedilmiş ki ona sonra geleceğim. Antisosyalmiş aynı zamanda biraz da onlar gibi. Öyle ki yaşamının son dönemlerinde kendini sadece Sagrada familia’ya adamis. Bir şeye kendini adamak nasıl bir ruh halidir bunu hala çözebilmiş değilim. Çözdüğümde sana da söylerim. Ama her zaman gerçekten o tutkuyla bağlanacağim şeyi merak ederim. İste bizim Antonio da tutku derecesinde eserine ve dinine bağlı imis. Senin bildiğini düşündüğüm kısımları burdan anlatıp cok bilmişlik yapan sıkıcı ve aptal olarak algılanmak istemiyorum. Sadece aptal olmayı tercih ederim. Ha ne diyorum. Bizim Antonyonun tutkulu olduğu bir şey daha varmis. Tamamen doğa hayranıymış bizim mimar. Hatta bir kac güzel vecizesi var ki aslında bu yazı o kelimelere istinad eder.

Bunlarin hepsi bence bizimle ilgili, yasam tarzimiz ile ilgili, onun icin sirayla yaziyorum en hosuma gidenleri:

  1. “özgünlük kaynağa dönüş ile meydana gelir.”

la originalidad consiste en volver al origen.

Bir söz sade olduğu kadar mı güzel olur. Basit güzeldir zaten. Bütün günlerimizin birbirimizinkine hızla benzediği bu çağda herhalde menbağımıza dönup bakmadıkca bır koyun sürüsünden farkımız olamayacağı ve farklı bir şey de yapamayacağımız kaygısındayım.

  1. Doğanin dili ile hersey konuşulabilir.

Evet, casa mila, pedresa, sagrada familia.. Hepsinde farketmişsindir doğayı zaten. Her şeyi doğadan kopyalamaya calışmı. Leonardo gibi doğanın çözümleri ile mimari problemleri eşleştirmiş. İşte en sonunda da bugünkü çevre, kaynak, kirlilik, mimari, şehirleşme sorunlatına karşı rovaşata mahiyetinde şu sözün altına imzasını atmış:

“gelecegin mimarlari dogayi taklit edecekler. Bu mimarinin en dogru, rasyonel ve ekonomik kullanimi olacaktir”

Evet bildigin gibi, bir tramvay yolunun kenarinda biraz acıklı ve kimsesiz bir vefati

Ama hem yaptiklari hem de bu son dedigi rovaşatavari sözlerin ardından şimdi eğer bir yerden bizi görüyorsa, “bu da mi gol degil!!” diye bağırıyordur eminim.

Bu arada sana oje şarkısı olarak yine onun için yazılan bir şarkıyı gönderiyorum. Çok çarpici olmamasına rağmen değişik bir melodisi olduğunu kabul etmek gerek. Hele hele başındaki konuşma biraz tüyler ürpertiyor:

“In recent times, there is no one at all

Who can approach Antonio Gaudi

He started a new cathedral, in Barcelona

It is called La Sagrada Familia or the Holy Family

The sad thing is they could try to finish it

But I don’t think they will do it

~There is no one at all, who can approach Antonio Gaudi.~”

Cok büyük sözler bunlar, bırak ulaşmayı kimse yaklaşamadı diyor muhterem.

Zamanı gelince,değer verdiğim birinin ağzından çıkan cümlede böylesine büyük bir sözün öznesi olmak dileğiyle.

Esenlikle,

uee

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı

Aslında felsefeye giriş kitabıdır  Zen ve motosiklet bakım sanatı. Yazarın Amerika’da çıktığı uzun bir motosiklet yolculuğunda maceralarını ve yolculuk sırasında kaleme aldıklarını anlatır. Bugünkü hikaye ve şarkı iki tekerle alakalı. Kitabın arkasında yazan şu yazı sanki kafamın özetidir:

…“Pirsig’e göre dünyayı politik programlar oluşturarak düzeltemezsiniz, bunlar ancak temeldeki değerler sisteminin doğru olması durumunda işe yarar.  “Dünyayı düzeltmenin yeri önce kendi yüreğimiz, kafamız ve ellerimiz ve onlardan çıkan iştir.” Bu yüzden de insanoğlunun yazgısını düzeltmekten değil, motorsikletin nasıl onarılacağından söz eden bir kitaptır bu.”…

Kitapta adsız yazarımız arkadaşı  John’ ile seyahat eder. John’un motorsikleti, hikayeyi bize anlatan adsız kahramana göre daha pahalı ve yeni bir araçtır. John pahalı motorsikletine güvenmektedir ve sorunsuz bir performans bekler. Yol boyunca baş gösteren arızlar nedeni ile hayal kırıklığına uğrar. John hayata daha romantik açıdan bakar. Onun için sadece motorsiklet vardır. Nasıl çalıştığı ile, karşılaştığı sorunları nasıl çözebileceğiyle veya ayarları ile ilgilenmez.  Arkadaşı isimsiz kahraman anlatıcımız ise, daha klasik bir bakış açısına ve eski model bir motorsiklete sahiptir. Motorun bakımından anlar. Karşılaştığı sorunları basit akıl yürütmeyle çözebilmektedir. Gerekli ayarları bilir, ufak sorunları öngörerek bunlardan sakınabilir. O şeylerin işleyişini merak etmekte, işin iç yüzünü bilmeye istekli, meraklı biridir.

Bence aynı hayata bu iki  motosikletçi gibi de bakılabilir.

Ben hep ikinci olmayı seçtim,

Hep merak edeceğim,

Sence sen hangisisin?

Anlar

“eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,

ikincisinde daha çok hata yapardım.

kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.

neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar.

çok az şeyi ciddiyetle yapardım.

temizlik sorun bile olmazdı asla.

daha çok riske girerdim,

seyahat ederdim daha fazla.

daha çok güneş doğuşu izler,

daha çok dağa tırmanır,

daha çok nehirde yüzerdim.

görmediğim bir çok yere giderdim.

dondurma yerdim doyasıya,

daha az bezelye.

gerçek sorunlarım olurdu

hayali olanların yerine.

yaşamın her anını gerçek ve

verimli kılan insanlardan olurdum.

farkında mısınız bilmem, yaşam budur zaten.

anlar, sadece anlar, siz de ‘an’ ı yaşayın.

hiçbir yere, yanına: termometre, su, şemsiye ve

paraşüt almadan gitmeyen insanlardanım ben.

yeniden başlayabilseydim,

ilkbaharda, papuçlarımı atardım.

ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayakla.

bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,

çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer…

ama işte, 85′ imdeyim ve biliyorum…

ölüyorum…”

Jorge Luis BORGES

 

Yürümeyi Öğrenmek

Hepimizin yaşadığı; ama unuttuğu bir bilgi :

“Dünyanın neresinde olursa olsun bir bebek yürümeyi öğrenene dek ortalama 200 kez düşer.”

Başarı üzerine pek çok kitap okudum, film izledi

m, iş yerinin düzenlediği eğitimlere gittim. hiçbiri bünyemde bu cümlenin yarattığı etkiyi yaratmadı.

Hayatımı düşünüyorum, sanırım yürümeyi öğrenmek dışında; yapmaya karar verdiğim hiçbir eylemi 200 kere başarısız olmaya sabredecek kadar denemedim.

Peki bir bebek yürümeyi öğrenirken çevresindeki insanlar ne yapar? bebeğe var güçleriyle destek olur, o yere her düştüğünde coşkuyla kaldırır, hoppidi hoppidi tekrar denemesi için teşvik eder.

Fiziksel bir engeli yoksa hiçbir bebek yürümeye çalışmaktan vazgeçmez ve istisnasız hepsi de başarır. doğduğunda oturmayı bile beceremeyen bir canlının iki ayağının üzerinde dengeli şekilde yürümeye başlaması üniversite sınavını kazanmaktan, iş yerinde terfi almaktan daha zor bir eylemdir.

Düşmek başarısızlık hissinin yanısıra fiziksel olarak da can acıtan bir şey. şu an 20 kere poponun üstüne düş kalk desem 4.’de düşmeyi bırakırsın. bizler bir kez aşk acısı yaşayınca bile tekrar sevmeye tövbe edebilen insanlarız. ya bebekler de bıraksa ve bir şekilde yürüyemeyeceklerine inansa? çoğu şeyde buna inandırmıyor muyuz kendimizi?

Bizim çevremiz çocukluk aşamasına geçtikten sonra yapmaya karar verdiğimiz eylemlerde bizleri ne kadar destekler? bebekken yürümeye teşvik ettikleri kadar destekleselerdi o eylemlerin sonucu ne olurdu?

Bazen sırf vazgeçmen için daha henüz karar aşamasında bile insanlar olumsuz konuşmaz mı? en basiti “her gün spor yapacağım” dersin, “işten geç geliyorsun, soğuk havada üşenirsin ıdı bıdı” bir ton olumsuz cümle sarf eden çıkabilir. bazen sadece bakışları bile yeter… aile de hiçbir başarısızlık eyleminiz için yürüme evresinde size gösterdiği sabrı göstermez.

Bizler büyüdükçe daha en başından çok iyi bildiğimiz “başarının sırlarını” unutmuş oluruz. tekrar öğrenebilmek için debelenir dururuz. dünyadaki milyonlarca insan da asla tekrar öğrenemeden ölür gider. ve kapasitesinin çok çok altında işler, hobiler yapmış olur…

Belki ailenin, çevrenin yürüme teşviğindeki en büyük sebebi; kendilerinin de o yoldan geçip başarmış olması ve denerse bebeğin de başarabileceğini bilmeleri. bu yüzden canla başla elinden tutarak yürütmeye çalışırlar. hayattaki diğer kararlarda ise bu tür tecrübeleri olmadığı için iki başarısızlıkta “galiba olmayacak bırak istersen” şüphesiyle yaklaşırlar. karar verdikten sonra çevreye kulak asmadan 200 kez yılmadan ve aynı azimle denersek sonuca kendimiz bile şaşırıp büyük bir keşif yaşamış oluruz.

Belki de bir şeyden vazgeçmeden önce sormak gerek “200 kez denedim mi?”

Hamuş ve Bişrev

~yangın yerine bak!.. ateşten, külden, kordan ne var elinde!.. pervane değilsen yaklaşma sakın ateşe!… can’ı canan’a teslime hazır değilsen “ben aşk’ım” deme kimseye… aşk gelmesin seninle dile… incinmesin ne mecnun ne leyla ne gül ne de diken seninle!.. ayağıma diken batacak diyorsan düşme çöle… ah u zar ederim diyorsan çekme gözüne sürme!.. talipsen kara bahta kör talihe…dinle!

gel, gel ne olursan ol yine gel!… diyorsan, hamuş!…” ol sen de… sonra da “bişrev!…” de en sevilene!…

ve semaya dursun yürekler aşk’ın önünde…~

mesnevi

Perfect

Why are humans constantly striving for improvement?

Much of our ambition is driven by our large Prefrontal Cortex.

Which is why we’re in this classroom and not in the jungle eating bananas.

Every day, we dream about new technological advancements…

Upgraded cellphones, faster computers, new medical techniques.

Science seems to have unlimited potential.

And many of these advancements really do make our lives better. But sometimes I think…

In our striving for improvement, we lose sight of something just as important. Maybe we should try to accept what’s.

And not everything needs fixing. Mozart’s music is 200 years old.It doesn’t require any upgrade.

It’s perfect just the way it is…

Camaron

Bu oje seansında sana endülüsten seslenecegim. Camaron İspanya’nın güneyinden bütün yeryüzüne armağan “Cadiz”li bir çingenedir. Benim için bu dünyada bir şopar’ın ulaşabileceği belki en yüksek manevi mertebeyi temsil etmektedir. Cadiz’in dar sokakları vardır. Nerdeyse her biri bir şekilde okyanusa açılır. O dar sokaklarından sahile açılan sokağın köşesinde çaldığı gitarının sesi bir süre sonra sadece güneyin değil tüm İspanya’nın atmosferine kısa zamanda yayılmış, duyanları flamenkonun ritmiyle dans alemlerine sürüklemiştir. Aslında çalmaktan çok söyler, ağlar, ağlatır Camaron. İnsanın kulağından başka yerlerine uğradığı söylenir sesi için…Öyle ki ölümü üzerine İspanya’da genel yas ilan edilmiş, okullar tatil edilmiş, 5 milyon insan Madrid sokaklarına akın ederek göz yaşı dökmüş. Diğer müzisyenler konserlerini iptal etmiş,bütün kanallar yayınlarını kesmişler… İşte böyle bir çingenedir Camaron. Rivayete göre o topraklara üflenen ruhun sesidir. Mısır için Ümmü Gülsüm, Lübnan için Fairouz, orta anadolu için Neşet Ertaş, ege için Kazantzidis kimse endülüs için camaron de isla odur. Sol eli uzerinde bir davud yildizi ve hilali iceren dovmesi taşırmış bi de. İspanya tarihinin en cok ayrımcılığa ve katliama uğramış üç toplumunun (Yahudiler, Müslümanlar ve çingeneler) biri -cingenelerin uyesi- olarak diğer ikisine de sol eliyle Turist Ömer selamını çakmış. 1992’de ölümünden önce bir konseri sırasında doktorundan lenf kanseri olduğunu ögrenmis sonra sahneye geri dönüp hayat “la vida” diye haykırarak v bitireceği şarkiyi soylemeye başlamış. Sonra da hıçkıra hıçkıra ağlayarak sahneyi terkettiği söylenir. Evet

Efendim, budur Camaron. Bu arada Camaron lakabıdır. “Küçük karides” demektir. Gelmiş geçmiş en büyük “küçük karides”tir. İspanyaya gitmeden önce Türkiye’de keşfetmiştim Camaron’u. Orada Endülüs’ün sularında yüzerken, Cadiz’in sokaklarinda cirit atarken de hep pencereden çıkıp bakacak, yanındaki çicekleri bile ona bakabildigi için kıskanabileceğim bir “rosa maria” hayal ettim. Halen de arada şarkılarını dinlemeye devam ederim.

Neden efsaneler erken olur? İşte oyle hızlı yaşamiş genç ölmüştür.

Neyse…

Endülüse…

Esenlikle,

uee

 

Sevgili

~Arayanlar sevgiliyi bulmak çabasıyla binbir yolda dolaşır durur,
Duaların, ilahilerin arasında sorup soruştururak kaybolur.
Danslar, seremoniler, mücadele ve ızdırap…
Oysa sevgili dostum şu çiçeklere bak,
Ve söyle bana:
Böylesine güzel çiçek açmak için goncalar ne yaparlar?~ Rumi Luigibook page 1211

Çavdar Tarlasındaki çocuk

~Her neyse, hep büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk…Başka kimse yok ortalıkta -yetişkin hiç kimse,- benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgın bir şey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim.~ Çavdar tarlasındaki Çocuklar Luigibook page 108

Şu da dursun kenarda: “the mark of the immature man is that he wants to die nobly for a cause, while the mark of the mature man is that he wants to live humbly for one”

Zor

Nedir zor? Nedir zor olmayan? Nedir gerçekten başarmak? Kim o ego denilen düşman?

Yer: Kapadokya, Mesafe: 90 K, Yükselme: 2000+ metre,

Ben, Gökhan ve atlarımız…

Ürgüp merkezdeyiz. Sabah sabah formalarımızı giymiş, jeller, pekmezler, barlar popomuzun hafif üstündeki ceplerde. Herkes en fiyakalı bisikletini getirmiş. Belli ki tüm ekipmanlar görücüye çıkmadan gıcır gıcır parlatılmış. Biz de gece yatmadan pırıl pırıl parlattık. Herkes pek janti. Diyorum ki bu bisiklet gerçekten fiyakalı adamların işi…

Ben işin zorluğunu merak ediyorum. Kafamda düşünceler. Bu benim ilk bisiklet yarışım. Eskiden de aslında yarışırdım. Daha çocukken. Mahallede arkadaşlarla bisikletlerimizi alıp Tepebaşında arabalarla yarışırdık. Şimdi olsa yapamam. O derece tehlikeli. O zamanlar cesurum tabi. Sonra bir gün duran arabaya çarpınca korkudan altıma işediğimi hatırlıyorum. Gerçek anlamda. Ardından yarışmayı bıraktım. O gün bugündür kimseyle yarışmam. Yarışma konusuna tekrar dönücem. Sonra Stockholm’de de Como’da da neredeyse tüm ulaşımımı bu iki tekerlek, iki bacakla sağlamıştım. Tabi pek maddi durum yok o zaman. 2. Dünya savaşından kalma kullandığım bisikletler (ama inanılmaz güzel) Ya da süpermarketlerin sattigindan (Bennet). Velhasıl, bisikletle ilişkimiz eskidir…

Uzaktan Erciyes’in puslu silüetini görüp, huzuruna çıkmadan kendi kendime antreman gibi bir strateji belirliyorum: “65K Warm-up (ısınma), 25K Climb-up (tırmanma)”.

Rapor değil benim yazacağım. Yanlış anlaşılmasın. Yarış raporu okumasını severim de yazmasını pek beceremem. Daha ziyade ne kadar mükemmel, ne kadar azimli ve dayanıklı insanlar gördüm onlardan bahsedeceğim. Bu zor gibi görünen neden o gün benim için daha kolaydı onu söyleyeceğim:

Yarışın daha başlarında rastladığım ayna-kolu çalışmayan, muhtemelen bundan dolayı benden yaklaşık %10-%15 fazla enerji harcayan bir kadın bisikletçi vardı yanımda pedallayan. Kilometrelerce beraber gittik. O halde, bozuk vitesle yarışı bitirdi. Hem de birinci oldu. Belli ki ayna-kol çalışmıyor ama baldır-bacak çalışıyordu. Benim yarışım şüphesiz vitesleri düzgün çalışmayan birinden daha zor değildi.

Finişe gelenlerden birisini gördüm sonra vites kolu kırılmış. Bütün Erciyes’i sadece 2 vites kullanarak tırmanmak zorunda kalmış. Nasıl bir azimdir aklım almıyor. Çoğu insan bırakır gider bisikletini oracıkta. Beni buradan alırlar der oturur olduğu yere. Adam o halde gözümün önünde finişten geçti. Benim yarışım vitessiz Erciyes’i tırmanan o abiden daha zor değildi.

Tırmanırken yanından geçtiklerime selam veririm genelde. Bir tanesini surat ifadesi fena acı içindeydi. Ne oldu dedim. Her yerime kramp girdi diyordu. Biraz rahatlatmaya çalıştım, birkaç yöntem gösterdim. Ama pedallamaya devam etti. Bence durmayı hiç düşünmedi bile. Benim yarışım o bacağına kramplar giren arkadaştan zor değildi.

Katılımcıların ortalamasından biraz daha iyi bir sürede bitirdim. Bitişte baktığımda 4 saate yaklaşıyordu. Ama kafamda hep o gerçek vardı. Bu dayanıklılık isteyen bir yarış. Değil 4 saatte, 5 saatten fazla sürede bitirmek daha kolay yapmaz böyle yarışları. Maratonlar ve ultralar için de aynısını söylerim hep. Tam tersine 3 saatten sonra daha uzun sürmesi demek bir taraftan da sonra ağrının, kas katılığının, acının da daha uzun sürmesi demek. Zamanında bitmeyen projelere benzetirim ben bunu. Onun için ben ve önümdekiler bir tarafa, arkadan gelip de bitirenler bence çok daha fazla alkışı hak etti. Benim yarışım arkamdan gelenlerden daha zor değildi.

Organizasyon ekibi, Türkiyenin ilk Gran Fondo’ sunun yaratıcıları, sponsorları… Kim bilir, bu ülkede böyle şeyleri organize etmek için ne zorluklarla uğraştılar. Ne bürokratik işlerle boğuştular, ne engellere takıldılar…Benim için birkaç saatlik katılımım olan yarışı hazırlamak onlar için aylar sürdü. Hepsinin ellerine sağlık. Mükemmel bir organizasyondu. Benim birkaç saatlik yarışım onların aylar süren çabasından zor değildi.

Ve organizasyon gönüllüleri. Bize istasyonlarda su veren, istasyonlarda can-hıraş yardım eden o güzel insanlar. En kısa sürede pit-stop’umuzu yapıp yola devam etmemiz için koşuşturanlar. Biz birkaç saniye onlara temas edip, yardım alıp, belki teşekkür bile edemeden sularımızı doldurup yanlarından geçtik. Onlarsa 40 derece sıcağın altında saatlerce beklediler. Şimdi hepsine yine teşekkür ederim. Benim yarışım orada o sıcağın altında saatlerce bizi bekleyen insanlardan zor değildi.

Yolda görüp, alkış tutanlar, bizi görünce kornaya asılanlar, bizim için yol kapatıp her geçişte selam veren polisler, jandarmalar…Yandaki evin çatısından tezahürat eden çocuklar, Erciyes’e doğru yol ayrımı olmasa da nereye gideceğimi gösteren o tatlı teyzeler, İl sınırında kayseriye hoşgeldiniz diye bekleyip beşlik çaktığımız abiler, Elinde hortumuyla bizi bekleyip, geçerken üzerimize buz gibi suyu tutan yardımsever amcalar,”hakikatli tırmandığımı, “maşallahım olduğunu” söyleyip bana o yokuşlarda inanılmaz moral veren dedeler… Ben o çöl sıcağından sadece bir kaç saat tadıp geçtim. Onlarsa hayat boyu o coğrafyada yaşam mücadelesi veriyorlardı. Eminim benim yarışım onların hayat mücadelesinden daha zor değildi.

Peki nedir zor?

Bence sevdiğin şeyleri ve sevdiğin kişileri bulmak zor olan. Sonrası kolay. Hangi köprüyü yıkacağına, hangisinden geçeceğine karar vermek zorluğun aslı. Bir kez o kararı verdin mi, bir kere o insanları buldun mu (ya da onlar seni buldu mu); bence gerisi acayip kolay, gerisi tamamen halay…

Eski bir arkadaşım yazmış mesela fotoğrafımın altına. “Sen yaşamak için ne yapıyorsun?” diye. Merak edenlere açıklayayım. Ben burada bir avuç çok yetenekli ve güzel insanla Türkiye’nin en büyük enerji santrallerinden birini yapıyorum. Rakamlarla yazıyım, Ankara’nın enerji ihtiyacının %60’ını Türkiye’nin ise %2’sini karşılayacak kapasitede bu bahsettiğim proje. Nükleer felan da değil merak etmeyin:) Milyar dolardan bahsediyorum yani. Dediğim gibi öyle çok insan değiliz bu taşlın altına elini atan. Feysbukta genelde göremeyeceğiniz, burada yazılmayacak kadar ciddi işler bunlar. Elektriğini de verdik yeni, hayırlısıyla devreye alıyoruz seneye. Dolayısıyla benim birkaç saatlik yarışım, haftanın her günü mesai harcadığımız, orada her gün kat kat yükselen o güç santraline harcanan binlerce saatlik emeğin yanında zor değil.

Yani hayata dair güzel şeyleri, güzel insanlarla yapmak için gece gündüz çalışıyorum kısaca. Ondandır ailem ve etrafımdaki insanlar bu yaşımda sayfalarca yazabileceğim tecrübe (kariyer) kazandırdılar bana. Başarılı bulmuşlar demek ki 4 farklı ülkenin en iyi üniversitelerinden toplamda 5 diploma verdiler. Hele dünyanın her yerinden çok güzel arkadaşlıklar edindim ki buna ne kadar şükretsem az gelir…Yani ben çok çalıştım hala da çalışıyorum. Sadece sporda değil, hayata dair sevdiğim her yerde, her alanda çalışıyorum…Genelde biraz daha fazla yaşamak için normal bir insandan daha erken kalkıp, daha geç yatacak kadar deli-dolu ama çok emek harcayarak yaşıyorum.

O yokuşlar öyle tırmanılıyor, o dağlar öyle aşılıyor, o boğazlar öyle geçiliyor, o güç santralleri öyle kuruluyor yani… Hiçbirini ama hiçbirini öyle mükemmel yapamıyorum. Yapıyorum desem esas yapanlara haksızlık olur. Yapıyorum desem gelişme hemen durur. Yaparken belki sayısız hata yapıyorum, tökezliyorum, düşüyorum. Ama deniyorum. Hiç vazgeçmiyorum. Herkes de denediğimi biliyor. Bunun kısa yolu, hilesi yok. Varsa da ben onu bilmiyorum. Bilmek istemiyorum. Benim bildiğim şey, mükemmel insanlarla çevrili olduğum. Sevdiğin insanlarla, sevdiğin şeyleri yapabildiğin basit bir hayat. Basit bir hayat güzeldir. Hayatı basitleştirmekse zor…

Dolayısıyla benim yarışım o gün kimseninkinden daha zor değildi. Ama hayatım, hayatı sadece izlemeyi tercih edenlerin çoğundan çok daha zor.

Yazının başında da bahsettim. Bu bir yarış değil. Hiç bir zaman olmayacak. En azından benim için. Sadece sevdiğin şeyi sürekli yapmanın ovasında yeşillenip, büyüyen ağaçlar bunlar. Dün Everest benim için evin oradaki tepeydi, şimdi Erciyes, yarın Alpler ve belki bir gün gerçek Everest. Dün 3 kilometre koşuyordum şimdi 50. Dün suda çeşitli çırpınışlar sergiliyordum şimdi 10 kilometreden bahsedebiliyorum. Bunun için sanılanın aksine her geçen gün daha fazla zaman harcamıyorum. Hobilerimle ölüp, onlarla da yaşamıyorum. Sadece hevesle başlayıp zorluğunu görünce hemen bıraktığımız şeylerin aksine hiçbir zaman sevdiğim şeyi bırakmıyorum o kadar. Soğuk, sıcak, yokuş, asfalt, ıslak, kuru, viraj, dalga fazla farketmiyor. Bir şeyi icra ederken yaptığım şeyin sırlarını bana açmasını bekliyorum. Bir gün hiç beklemediğim bir anda sırlarını bana açacak o, biliyorum. Bunun süreklilik dışında pek az formülü var. O da süreklilik sağlamak için teknik-destek formüller. Gittikçe büyüyor pabuçlar, yollar büyüyor. Ama doğa gibi azar azar ve kendi kendine. Güzel ve sakince. Bazen çevremize doğru, bazen kendimize…

Dolayısıyla, buradan çıkardığımız bazı önemli kazanımlar var:

Bunu benim gibi anayasa kabul edenlerle her gittiğimiz yerde yavaş yavaş acele ederken her zaman “en çok öğrenen, en çok keşfeden, koşarken Eyfel’i de gören, en çok eğlenen” kürsülerini biz aşındıracağız.

Bazen o yolları tırmanırken, ya da o sularda yüzerken kendi deliliğimize gülerek, kadehlerimizi o anları yaşayabilen çok az insandan biri olma şerefine kaldırıp, mürdüm eriği ile marine edilmiş bir güveç sofrasında, o akşam hayatın bize bahşettiği bütün tatlarını yudum yudum yudumlayacağız.

Tüm enerjimizi tüketsek de şükürlerle uyuyup, sevdiklerimizle uyanacağız. Eğer onlar yanımızda değillerse o gün bir şekilde, bütün o yorgunluğa rağmen sırf biraz daha vakit geçirmek için yüzlerce km gidip yine yanlarına sokulmasını bileceğiz. Bunu yapanlara saygı duyacağız. Hiç olmadı koşup, yaşadıklarımızı ve salaklıklarımızı güle güle anlattığımız en güzel sofraları yine biz kuracağız.

Çevremizde gerçekleşen olaylara inat, sevdiğimiz işe, insana, ilgi alanına, her ne ise ona sıkı sıkı sarılacağız. Her şey geçince, geride yine biz bize kalacağımızı bileceğiz. Hepsinin kıymetini bilip, kimseye “acil durumlarda camı kırıp, kullanılacak” muamelesi yapmayacağız.

Yolumuzu kaybettiğimizde, düştüğümüzde, akıntı bizi bir şeklide başka yere sürdüğünde; yani bir şekilde hayatta işler istediğimiz gibi gitmediğinde doğa ve insanla savaşıp bir şeyleri yıkmak yerine, kendimize ve başımıza gelenlere gülerek elimizden geleni yapıp, kendimizi o durumdan bir şekilde kurtarıp “kahır ve küfür”lerle değilde, “bunu da öğrendik” ve “buna rağmen”lerle başardık diyebileceğiz.

Müptezeli hiç sevmedik, hiç sevmeyeceğiz. Az ve özün peşinde, biz bize özel olan ne ise, zor gibi görünse de o sırrın peşinden gideceğiz.

Masallar her ne kadar bizi rahatlatsa da, biz aynı o maraton macerasında olduğu gibi hayatın acılı bütün gerçeklerini kabul edeceğiz,

Onun içindir ki hayatta ve sporda “yokuşları, düz yollara” ve “ne öğrendin’i, kaçıncı oldun” lara hep tercih edeceğiz.

Öyle deli işlere girişeceğiz ki bazen, usludan yeğ olacak hep deliliğimiz.

Emektir kısaca bunun adı.

Usul usul en yaramaz yolculuga emek’leyecegiz.

“Emek”lemek çok mu zor?

2015 Kapadokya Bisiklet Festivali Granfondo Anısına,

Esenlikle,
uee

Luigibook page 1301

Umut

Uğruna uçurumdan atlayabileceği umutları olmalı insanın. Gerçekleştirmek için çabayı sarf, güvenli limanı terk etmeye hazır olduğu umutlar… Öyle ki, bir gün ansızın kapıyı çaldıklarında “ama benim daha kanatlarım çıkmadı, benim paraşütüm bile yok, hiç hazır değilim, atlayamam ben!” dememeli.

Çünkü çoğu zaman fırsat apansız ve bir defaya mahsus çıkar karşımıza. Kaderin ağları, kozmosun kumaşı bizim algılayabileceğimizden çok daha farklı örülmüştür. Tereddüt etmemeli. Belki kanatlarımız biz havadayken de çıkacak ve gelişecek; öğrenmeli. Hem tek seferlik bir atlayış için paraşüt gerekmez. Olmazsa tekrar yaparım garantisiyle paraşüt beklememeli.

Azıcık cesaret, az biraz yetenek ve çok büyük gayret…

Umutla beslenmeli, korkuları yenmeli.
Yalnız bir tane, yaşamasını bilmeli.
Umutlar ölmeden önce bu diyardan göçmeli…

Luigibook page 0608

Kızılkum Efsanesi

Efsaneye göre evvel zaman içinde kalbur saman içinde Buhara’da bir bilge yaşar. Herkes ona gelip danışır, derdine derman ararmış.

Bir gün, zengin bir tüccar olan Aldar’da bilgenin ününü duyar ve yardım ister. Aldar’ın her şeyi vardır ama mutlu değildir. Bilgeye mutluluğun sırrını sormaya gider.

-“Mutluluğu bulmak öyle kolay değildir.” der bilge. “Kızılkum çölünde dikeni olan ama can yakmayan kırmızı bir çiçek var. Onu bul, bana getir.”

Aldar hemen yola koyulur. Çöle gider. Pek çok kırmızı çiçek görür. Ama kiminin dikeni yoktur, kiminin de vardır ancak can yakmaktadır. Yani istediği gibisini bulamaz. Böylece aylar, yıllar geçer. Perişan olur. Bu arada karısı kendisini terk eder. Sonra işçileri. Serveti sıfırlanır. İtibarı kalmaz. Yorgun, bitkin ve umutsuz bir halde geri döner.

-“Elimde, avucumda bir şey kalmadı. Mutluluk bunun neresinde?” diye bilgeye dert yanar Aldar.

-“İşin sırrı da burada.” Der bilge. “Mutluluğun sırrı, aslında var olmayan o kırmızı çiçeği bulmakta değil, elindekinin kıymetini bilmektedir.”

Hiç Kızılkum’a gitmeden Sevdiklerimizin; bu topraklar çöle dönmeden Cumhuriyetin değerini bilmemiz dileğiyle,

uee

AĞAÇLAR

Bir türküye üç yıl çalışan Ali Ekber Çiçek’in makamında,
Geceleri saatlerce şut atan “Majeste”lerinin üç saniye koridorunda,
Sağırken titreşimleri hissettirmek için bacakları kesilen bir Beethoven piyanosu kuyruğunda,
İnsanlık daha buna hazır diyerek çalışmalarını yaktığı sırada Tesla ile aynı odada,
Senna’nın saatte 280 km hızla ile giderken almaya çalıştığı o Imola virajında,
Baldıranı içmeden hemen önce bile saz çalmayı öğrenmeye çalışan Sokrates’in savunmasında,
Vücudun “yeter” dediğinde ona devam etmesini öğretirken Kouros’un zihninde,
Çiğ Yunus’u pişiren Taptuk’un dergahında,
Giro d’italia’yı bitirirken yalnız ve tek kadın Alfonsina’nın yanında,
Camaron ile birlikte her gün 8 saat aşkla gitarının tellerini parlatıp, parmaklarını parçalayan Paco’nun karşı kaldırımında,
Perslere karşı yardım çağırmak için 1,5 gün koşan Pheidippides yolda Pan’a rastladığında,
Penceresinden baktığı manzarayı 3000 gün 3000 farklı şekilde tasvir edebilen Balzac’ın odasında,
İlk Vahiy gelirken Hira mağarasında, ihanet açıklanırken son akşam yemeğinde,
Sonra Leonardo son akşam yemeğini çizerken Santa Maria Della Grozia’nın yemekhanesinde,
Kırık bilekleri ile etap bitiren Froome’un ve kırık tibia ile 20K yokuş tırmanan Contador’un selesinde,
Siddhartha bağdaş kurmuş Buddha’ya uyanırken o incir ağacının altında,
Susan taşın, konuşan hacimlerin şairi “fakir-ül hakir” Sinan’ın aşk-ı sermayesi Mih-rü mah’ın minaresinde,
Honnold’ın yaşama isteğinden başka hiçbir şeye bağlı olmadan tırmandığı sırada El capitan’ın zirvesinde,
Campanella’nın öğrenebilmek için; içtiği şarapların iki katı kadar kullandığı yağın kandilinde,
Kubarını çalışırken Phelps; 61 altın madalyasının süslediği odasında,
Kapılarını kapatmış, günlerce meşk ederken Şems ile Mevlana’nın divanında,
Büyük İskender’i yetiştirirken Aristo’nun sınıfında,
Duvarlarını ilmek ilmek işleyen nakkaşlarla El-hamra’nın kızıl orta avlusunda,
Bildiklerinden vazgeçmemek uğruna derileri yüzülürken Hallac’ı Mansur’un,
ve istiridye kabuklarıyla etleri kemiklerinden ayrılırken güzel Hypatia’nın ayağının dibinde,
Alessandro Volta atarken Como sahilinde,
Sinek gibi uçup, arı gibi sokmak için, sevmese de nice koşucudan hızlı koşan Muhammed Ali’nin köşesinde,
“I have a dream” derken Luther ile Georgia’nın kızıl tepelerinde,
Gaudi ile bitiremeyeceğini bile bile ölene kadar kendini yapımına adadığı Sagrada Familia’nın kulesinde,
Hiç kıpırdamadan kendini feda eden Thick Quang Duc’ın yanan ateşinde,
Akademide kurduğu Cumhuriyet düşünü gerçekleştirdiği gece Atatürk’ün rakı masasında,
Referanssız-alıntısız “zur elektrodynamik bewegter körper” makalesindekileri düşünürken Einstein’in yanıbaşında,
Aynı günde Beşiktaş’a 2 gol atıp ardından Cimbom potalarına 36 sayı bırakan Sinyor Can ile o gün soyunma odasında,
Salgından kaçtığında çiftlikte Newton’la Principia üzerine bir çay saatinde,
Dakar’da Kemal abiyle birlikte motosiklette,

Ya da sevdiğimle bir ağaç gölgesinde,
Kadim bir ağaç gövdesinde,

Bir katre olsun hissedebilmek,
Bir tutam olsun sırlarına ortak olabilmek için,

Oturmak isterdim.

Esenlikle
uee

 

 

Düşmek

~Yüksekten düşmek öldürmez, aniden durmak öldürür.~

Çanakkale Geçilir

Bu sefer bir başka geçide gidiyorum. Bu kez geçmek için çiğnenmek gerekene…

Mitolojideki Zeus’un oğlu Dardanos’un denizi’ne, Helle’nin ölümden kaçarken; uçan altın postlu koçundan denize düştüğü o yere…

Pers hükümdarının tarihteki ilk boğaz köprüsünü yaptırdığı ve yıkılınca yapımındaki herkesi kılıç ve sopalarla cezalandırdığı o asi denize…

Büyük İskender’in geçidi ele geçirince bütün bölgeye senelerce hükmettiği şehre…

Ve 1. Dünya savaşında tarihin belki en kanlı cephelerinden binlerce kişinin canını feda ettiği o geçide.

“Dur yolcu, buradan sonrası geçilemez!” denilene. Bir devrin battığı yere…

O kadar harp görüp, onca bedeni derinliklerine gömse de Çanakkale;

“Savaş”tan çok, bir “seviş” efsanesi benim ilgimi çeken. Sestos ve Abydos’un aşıkları Hero ile Leander’in hikayesi…

Efsaneye göre Leandros, tapınakta bir törende karşılaşıp aşık olduğu Hero’yu bir kaç saat olsun görmek için, o benim şimdi geçmeye çalışacağım boğazı yüzerek geçer. Her gece ama her gece, karanlıkta yavuklusunun gösterdiği ışığın izinde dalgalarla boğuşarak birbirlerine kavuşurlar. Kimi rivayete göre kral söndürmüştür o ateşi, kimi söylenceye göre fırtına… Sebep ne olursa olsun, Hero’nun yaktığı o sevda ateşi sönene kadar da “seviş”meleri devam eder…

“İnsanı daha az sevdiğim söylenemez, ama doğayı daha fazla.” diyen tek ayağı aksak İngiliz şair Lord Byron ise yıllar sonra, sırf Leander ile Hero’nun şerefine, Nara Burnu’ndan Eceabat’a kadar yüzerek boğazı geçer:

~
Ne o aşka yol gösteren deniz feneri tesadüftü
Ne yollar aşıp sana gelmek geceler boyu;
Hero’nun kalp ağrısıyla bekleyişiyse seninkisi,
Benimkisi leandros’un dalgalarla boğuşması;
Yollar usanır, dalgalar susar, kıyılar yine kavuşur
Bilmez misin ki yar; aşık olan hep ölmeyecekmiş gibi konuşur…
~

Kim bilir kaç gece geçmiştir o boğazdan Leander, kim bilir kaç gece aşk yolunda o dalgalarla çiğnenmiştir…

Bilir ki “insanın kanadı, gayretidir.”

Şimdi yola düşme zamanı.
Düşmanca geçilmeyeni kardeşçe geçmeye,
Leander gibi hissetmeye gidiyorum.
Lord Byron gibi ağır aksak yüzüp,
Sonunda hep selam veren,
Hero’ya gülümsemeye…

Hadi bakalım;
Öykü içinde öykü biriktirmeye,
Biraz da gayret etmeye,
Keyifle çiğnenmeye…

Esenlikle,
uee

Arıların Zaferi

Ege’nin en güzel sesi, arkadaş kahkahalarıyla karışık dalgalı ağustos böceğinin sesiydi.

Bir Akdeniz akşamında, yıllar sonra kurulan dost sofrasında perseid’e bakarak sızılan “bakın nerede olursak olalım beraberiz” klişesiydi.

İnsanlar bitip, Ölüdeniz sahiden öldüğünde sadece birbirimizden çıkan kulaç sesleriydi.

Dalaman çayında “korkaklar” adında bir rafting seferi,

İztuzu’nda zıplayıp hoplayan akşam olunca izsiz-ıssız koşulan tuzlu bir gün batımı iziydi.

Sarıgerme’de ada’nmış yüzerken kuytudan bakan pırıl pırıl mağara, gülümsemeye sebep ani bir yağmur serpintisiydi.

Göcek’in koylarında,sanki yıllar önce Como’da kulağımıza çalınan bir italyan ezgisiydi…

En sıcak yaz günlerinden birinde soğuk nehirden kah yüzerek kah tırmanarak ama hep gülerek kaynağına çıktığımız bir Gürleyik şelalesiydi.

Çorak topraklarda, yazdan kalma bir kuş cenneti ya da çölde çay filmiydi.

Kah saatlerce pedal çevirdikten sonra tokuşturulan buzlu bira bardağı, kah bir İncek köyünde rastladığımız biz ballı böreklere yakışır asırlık dut bahçesiydi.

Eymir’de gün doğumuna şahit pamuk tüylü bir tavşan neşesi,

Tatil gününde bile seher vaktinde beni yataktan çaprazlar yapıp kaldıran, rüyalarımı uyanıkken yaptıran o biraz daha yaşama hevesiydi…

Anka’sıyla, dostlarıyla, sporuyla, deniziyle ve hiç bitmeyen sürprizleri ile,

Bir de sonundaki tuzu, balığı ve sohbeti hala damağımdaki boğaz geçişiyle,

Ağustos; biz eşek arılarının, deplasmanda o ayın kendi böceklerine zaferiydi!

Yazarken farkettim, ne güzel geçmiş yine…

Haydi yeniye, şimdi Eylül’e…

Esenlikle,
uee

ip

“İnsan bir iptir, Hayvan ile üst insan arasında gerilmiş- bir ip ki uzanır bir uçurumun üzerinde.İnsanı büyük yapan bir amaç değil, bir köprü olmasıdır.İnsanın sevilebilecek tarafı bir öteye geçiş ve bir batış olmasıdır.”

“Şüphe değil, kesinliktir insanı deli eden” okurken bu geldi, aynı kalemden…

İlginçtir, nietsche (adını hiç doğru yazamadım) gibi ateistin önde gideni birinden, tam da kutsal kitaplarda bahsi geçen bir insan açıklaması gelmiş.

Kuran’a göre insan aşağıların en aşağısı, rezillerin en rezili (esfel-i safilin) ile yücelerin en yücesi, mahlukatların en şereflisi (ala yi illiyin) mertebelerinin arasındadır. Hangisi gibi bir mahlukat olduğuna kendisi karar verir.

Herhalde şans eseri doğada bu besin piramidinin en tepesinde kendimizi bulduğumuzdan, bir şekilde en dominant tür olduğumuzdan bu seçim gücüne diyelim sahibiz. Peki bu bizi diğerlerinden üstün kılmaya yarar mı?

Yarar diyenlerin arasında ve dünyasında yaşamamak adına…

Üst-alttır işte bu yüzden. ip-insandır.”
alıntıdır
Geometrı

 

….denekleri mutlak karanlık bir odaya yerleştirip bir ışık kaynağından ışık yayan ve deneklerden ışık kaynağının kendilerine ne kadar yakın olduğunu tahmin etmeleri istenen bir deney vardı. yanlış hatırlamıyorsam hiçkimse doğruya yakın tahmin yapamıyordu.

Bilinmedik bir şeyin fotoğrafı çekilirken yanına bilinen bir nesne konur ki eşyanın hacmi ortaya çıkabilsin.
Arapça kökenli olan akıl sözcüğü deveyi bir yere bağlamak için kullanılan iptir. ya da nesneleri birbirine bağlama anlamındadır. akıl etmek de haliyle iki şeyin arasında bağlantı kurmak ve buradan bir bilgi oluşturmak demek.iki nokta arasındaki en kısa mesafeyi doğru olarak adlandırmışız. bir ”doğru” elde edebilmek için iki noktayı birbirine en kısa mesafeden bağlamak gerek.
öğrenmenin temeli ”bir”dir. bir şeye ad verdikten sonrası çabucak gelir.mesela bir köpeğieğitecekseniz yapacağınız en zor şey ona ”bir” şeyi öğretebilmektir. gerisi kendiliğinden gelir. köpeğe belirli bir mekanda bulunan tek bir nesneyi alıp getirmesini öğretebilmişseniz sonrası çok daha kolay olur. ilk nesnenin adı öğrenildiğinde o nesnenin yanına ikinci bir nesne koyulur ve talimat verilir: onu bana getir. köpek iki nesnenin bulunduğu yere gider, nesnelerden birini zaten öğrenmiştir. sahibinin söylediği o değildir, başka bir şey, hiç duymadığı bir şey. ama o anda ikinci nesnenin adını da öğrenmiş olur çünkü ortada başka bir nesne yok.
Her şey o tek şeyin bilinmesiyle, üretilmesiyle, ona bir isim verilmesiyle başlar. dünyanın bütün bilgisi, insan ilk nesneye ad verdiğinde, onu tanımsız olmaktan kurtardığında, onu sabitlediğinde başladı, ondan sonra hiç durmadan devam etti. sonsuza kadar da sürecek. tam da bu sebeple bilgi bir bütündür, birbirine bağlanmış sayısız noktadan oluşan bir bütün. ayrık bilgi diye bir şey yoktur. ayrık, tanımsız noktalar vardır ve insan bu zamana kadar birbirine doğrularla bağladığı noktalardan o ayrık noktaya en yakın olanını fark edip doğruyu çizdiğinde artık ayrık, tanımsız olan nokta da bilgiye dönüşecek ve o sonsuz ağa katılacaktır.
noktanın geometrik tanımı neydi, yoktu. nokta tanımsızdır.
doğru neydi? iki tanımsız nokta arasındaki en kısa mesafe.
platon ne demişti? geometri bilmeyen akademiye giremez.
Alıntıdır

vardır

“Yaşanacak bir yaşam vardır.
Binilecek bisikletler vardır.
Yürünecek yaya kaldırımları
ve Tadına varılacak güneş batışları vardır.”

Küçük Turuncu Balık

Fransız ressam Henri de Toulouse-Lautrec, sevdiği insanlar için yemek yapıp, uzun sofra muhabbetlerine dalmayı çok severmiş. Misafirleri gelmeden önce Lautrec, sürahilerin içine, akvaryumdan ödünç aldığı turuncu japon balıklarından atarmış. Görüntüsü ne kadar hoş olursa olsun, sofraya oturanlar, içinde turuncu balıkların yüzdüğü bu sürahilerden su içmekten çekinirlermiş…. Lautrec, susayan dostlarının, kaçınılmaz olarak şarap içmelerini sağladıkça keyfe gelir, herkesi çakırkeyif edene kadar da dostlarının susuzluklarını şarapla giderirmiş…

Etrafımı eğlendirmeye bayılan biri olarak, turuncu balıkları bulmaya gitmiştim bu hafta. Türlü türlü hikaye biriktirmeye. Balık tutamadım ama oltaya gelen balığı iki kilodan küçük diye suya geri atan bir çocuğa şahit oldum. Adanın en güzel şarabı, likörün emekle yoğrulmuş en lezzetli haline karıştı. İşine, hobisine gönül veren insanların neler yapabileceğini şaşkınlıkla izledim. Masaya “doyduysaniz, Golden shot gönderiyim”,”siz kaç kişi olduğunuzu söylerseniz, masayı biz tasarlıyoruz” diyen hukukçu bir kahvaltıcıya dünyanın hiç bir yerinde rastlamamıştım.

En önemlisi, her birinin hikayesi farklı, hayatı farklı, gerçeği farklı ama birbirimizden ne eksik, ne fazla olduğumuz çok güzel insanlar tanıdım yine.

Dönüş yolundayim. İçkiden değil de gülmekten çakırkeyif olmuş halde Kürkçü dükkanına dönerken aniden elime tutuşturulan rulodan bu resim çıktı. Küçük turuncu balık…Bütün sene geze geze hepinizin suyuna atmak ve keyifle izlemek istiyorum…
Şerefe 🍻

Yolculuk

~belki Ege’de bir yerlerde, daha iyi olmanın ve iyi etmenin yollarına düşeceğim. Lodos mu? Eserse essin. Deniz mi? Tutarsa tutsun. Kar mı? Yağarsa yağsın… Turuncu balıkları bulmaya gidiyorum.~