Eylül

Odamdayım. Yer yatağımın üstünde. Geçen ayın son günü ile bire bir aynı yerde.

Ama hep burada değildim. Yapılacak çok iş, keşfedilecek çok yer, tanışılacak çok insan vardı. Söylemiştim. Hayat baş döndürücü bir hızla geçip gidiyordu.

Zaman. Belki şu ana kadar akışı hakkında söz sahibi olamadığımız tek kavram…

Biz de hemen durumu kavradık.

Kulağımda bu devinimi anlatan muazzam bir piyano melodisi ile beraber yavaş yavaş yerimizden kalktık.

Büyük hedefe hazırlanırken daha ayın başında bir sporu diğerine bağlayıp, çok çeşitli sızılı antremanlar keşfedecektik.

Ablaların en güzeli kısa bir süreliğine de olsa ülkeyi ziyarete gelecek ve yoğun bir günün stresini ufaklıkla beraber girilen bir küvette, suyun giderden akması gibi giderecektik.

Sonra atlarımızı hep muhteşem diyarlara sürdüğümüz o insanla, Ürgüp’ten çıkıp 90K’lık bir efor sarfederek; perilerin vadideki bacalarını, Erciyes’in ihtişamlı zirvesine bağlayacaktık. Peloton nedir ilk defa deneyecek, o kadar hızlı giderken birbirimize yanaşıp, yardım ederek rüzgarla dans edecektik.

Ardından en az benim kadar deli biriyle bu sefer deli işi rotalarda bisiklete binecek, bisiklet taşıyacak, bisikletle sürünecek; Büyükada’nın o arka tarafındaki mükemmel manzarayı, Burgazada’nın kumsalına onu da Heybeli’nin o uçtuğumuz merdivenlerine birleştirecektik. Heybeli heybeyi bana ters giydirecekti.

Aynı gün bu sefer geç kalmadığımız en önemli gemiye binecek, kesinlikle tesadüfen tanışmadığım suç ortağım ile triatlon bahanesiyle rastladığım güzel insan tenis maçı için birbirinden söz alacaklardı.

Asya’dan Avrupa’ya “koştuk, yüzdük ee ne kaldı geriye?” derken bir sene daha olmadan ama ballı börek olduğumuzdan bu sefer iki kıtayı pedalla bağlayacak, İstanbul sahillerini binlerce bisikletli ile beraber dolaşacaktık.

O günün akşamına Haydarpaşa garının karşısına geçip elimizde hiç yere dökmediğimiz çaylarla otururken, Fen lisesinden caanım yatılı okul arkadaşım ile Ankara’daki mahalle arkadaşım kendi aralarında sürekli benimle maytap geçecek kıvama gelip, İstanbul’da artık bensiz de buluşup görüşüyor olacaklardı.

Ben bu sırada bu olanları gülümseyerek izleyecek, zamanında binlerce kilometre öteden bir gece yarısı yardımıma yetişen hiç tanımadığım biriyle karşımızda duran soyadındaki gibi bir bulutta kaç ton su olduğunu tartışacaktım.

Ve o yattaki insanlar bizden mutlu olamayacaklardı ve gittiğimiz her yer ardımızdan belediye görevlileri tarafından yıkılacaktı.

Biraz bu ülkede bisiklet kullanmaya çalıştığımızdan olacak, başımıza kötü olaylar gelecek ama buna da şükredip, yılmadan yolumuza devam etmesini bilecektik.

Bremen’in mızıkacıları ünlüymüş “anam ne de küçükmüş” derken bir köprü altında gırnatacısına aşık olacak, akşamına çok Aleman bir masada enteresan insanlarla ülkeye gelen mültecilerden bahsedecektik. Dünyanın adaletsizliğine rağmen burada da yardımsever birkaç insan tam zamanlı çalışıyor olacaktı.

Memleket ziyaretlerinde iki arada bir derede buluşmaya çalıştığımız Eindhovenlı bir güzelle şans eseri Hamburg’da karşılaşacak, onu yolundan alıkoyup şehri beraber keşfedecektik.

Bu sırada şehrin en büyük kilisesi bir gece yarısı korosuyla sanki özel gösterime girmiş gibi bana kapılarını açacaktı. Kovulana kadar dinlediklerimi eğer Tanrı da duyuyorsa -ki duyacaktı-, O da kendini çok şanslı hissedecekti.

Ukrayna’dan, İtalya’dan, Almanya’dan, Avusturya’dan, İsviçre’den, Türkiye’den hatta Süleymaniye’den insanlar sırf birbirlerini birkaç saat görebilmek için bir araya geleceklerdi.

Başıma gelen en güzel şeylerden biri dediğim dünyanın dört bir yanından bu insanlarla bu sefer başka bir coğrafyada buluşacak ve sanki hiç ara vermemiş gibi kaldığımız yerden devam edecektik.

Temel fıkrası tadında bir kadro ile hepimize yeni olan bir şehrin sokaklarını arşınlarken kentin falsosunu titizlikle arayıp arayıp bulamayacak, yürümekten yorulsak da parkını, caddelerini, müziklerini, limanını, dünyanın en büyük minyatür şakalarını aklımıza kazıyacaktık.

Şehrin belli bir saatten sonra hiç bir yerinden insan ve ses çıkmayacak ama Reeperbahn’da aynı saatlerde iğne atsan yere düşmeyecekti.

Yanlışlıkla bisiklet yollarından yürüyecek – çünkü bisiklet yolları vardı-, gerçekten bacağım boyumda çocukları tek başlarına caddede bisiklet sürerken görüp hayıflanacak, sabah antremanındaki koşan insan sayısını, spor yapmayan bir ülke vatandaşı olmanın olağan şaşkınlıklarıyla karşılayacaktık.

Luigi’lerin gözleri birbirlerini görünce hep parlayacak ve hep gülecekti. Çok farklı hayatları, hayatlarında çok farklı zorlukları, hayata çok farklı bakışları vardı ama birbirlerine baktıklarında hissettikleri yine aynı güzellikte, yine aynı samimiyette olacaktı.

Ordan bir koşu eve dönüp yatılı okul yıllarına uzanan bir muhabbette bir zamanlar bütün günümüzü paylaştıklarımla özlem giderecek, biraz da Katar’daki hayattan bahsedecektik.

Sırf ahlaki ve biraz da fevri sebeplerden rakamları çok güzel görünen bir teklife hayır diyebilecek, kendi küçük çapımızda dünyanın daha kötü bir yer olmasına katkıda bulunmadığımız için sevinecektik.

Dünyalar avucuma sığdı sanki bu ay.

Ve şimdi yine küçük odamdayım. Aynı yerde, yer yatağımın üstünde.
Ben yine aynı basitlikte, sıradan bir insanım.
Ama artık avucumda dünyalar var.

Şimdi biraz ekim zamanı, ektiklerimizi biçim zamanı…

Hadi rastgele,
Esenlikle,
uee